Tanzimat'tan sonra ortaya çıkan Yeni Türk edebiyatı bütün türleri ve önde gelen temsilcileri ile tanıtılır. Metin çözümleme yöntemi hakkında bilgi verilir. Seçilen örnek metinler incelenir.

TANZİMAT DÖNEMİ TÜRK EDEBİYATI

 

19. yüzyıl ortalarından itibaren Türk edebiyatının hem şekil özelliklerinde, kurgusunda, tekniğinde, dilinde, üslubunda hem de içeriğinde konularında ve konulara yaklaşım biçiminde eski Türk edebiyatına göre bazı farklılıklar görülmeye başlar. Bu farklılıklar, 1839 yılında resmen başlayan siyasi, ekonomik, hukuki, kültürel ve diğer alanlardaki Batılılaşma hareketlerinin edebiyata da yansımasından kaynaklanır. Aşağı yukarı 1860’dan günümüze kadar gelen Türk edebiyatında batı uygarlığının ve düşüncesinin etkilerini belirgin biçimde görmek mümkündür.

 

Tanzimat Dönemine Genel Bir Bakış

“Tanzimat”, “tanzim” kelimesinin çoğuludur ve “düzenlemeler, ıslahat, yeniden yapılanma, reformlar” gibi anlamlara gelir. 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti, Batının bilimsel, teknolojik, ekonomik, askerî ilerlemeleri karşısında geri kalmıştı. Savaşlarda yeniliyor, yapılan anlaşmalarda ciddi anlamda toprak kaybetmeye başlıyordu. Osmanlı Devleti’nin her alandaki bu zayıf durumundan yararlanmak isteyen emperyalist Batılı devletler, özellikle İngiltere, Fransa ve Rusya, Osmanlı Devleti’ne bağlı Müslüman olmayan unsurları tahrik ediyordu. Onları himayesi altına alıyor ve Osmanlı Devleti’nden ayrılıp bağımsız birer devlet hâline gelmeleri için her türlü oyunu oynuyordu. Bu doğrultuda Batı dünyası, ya da Hristiyan Batı, “hasta adam” olarak gördüğü Osmanlı Devleti’ni bölüp parçalamayı; sonra da bu parçaları kendisine sömürge yapmayı planlamıştı. Nitekim bu plan doğrultusunda çalışıyordu.

Osmanlı Devleti’nin Batı dünyası karşısında her alandaki gerileyişini durdurmak için Türk siyasetçileri, bürokratları ve aydınları çare aramaya başladılar. Bunların önde gelenlerinden birisi olan Mustafa Reşit Paşa, Dışişleri bakanı iken “Gülhane Hatt-ı Hümayunu” diye bilinen Tanzimat Fermanı’nın metnini hazırladı. Bunu devrin padişahı Abdülmecid’e kabul ettirerek 3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilmesini sağladı. Bu fermanla Osmanlı Devleti, bir bakıma resmen batılı bir yola girmeye başladı. Devlet işlerini ve siyasetini düzenlemeler paketi olan bu fermanda başlıca şu maddelere yer verildi:

1. Müslüman olsun veya olmasın her vatandaş, kanun önünde eşittir.

2. Bütün vatandaşların can, mal ve namus güvenliği sağlanacaktır.

3. Vergiler, adaletli bir şekilde alınacaktır.

4. Mahkemede yargılanmadan kimse suçlu sayılıp cezalandırılamayacaktır.

5. Askerlik süresi herkes için eşit olacaktır.

6. Devlet işlerinde rüşvet alıp vermek kesinlikle yasak olacaktır.

Başlıca bu ve bunlara benzer hükümlerle Osmanlı Devleti’nde yeni bir devir açılmıştı. Batılı anlamda yeni bir yönetim anlayışı ve yeni bazı kurumlar oluşmaya başladı. Bu yenilikler arasında Türk edebiyatının yenileşmesi de vardı. Şimdi bu yeniliklerin neler olduğuna bakalım.

Tanzimat Dönemi Türk Edebiyatının Genel Özellikleri

Tanzimat dönemi Türk edebiyatı, kabaca 1860-1896 yılları arasında ortaya konan Türk edebiyatının genel adıdır. 1860 yılında ilk özel Türk gazetesi olan Tercüman-ı Ahval yayın hayatına atıldı. Yeni Türk edebiyatı ürünleri bu gazetede görünmeye başladı. 1896 yılında Servet-i Fünun dergisinde bazı yazar ve şairlerin farklı tarzda bir edebiyat yapmaya başlamasıyla Tanzimat dönemi Türk edebiyatı sona ermiştir.

Tanzimat döneminde Türk edebiyatına daha önce bizde bulunmayan roman, tiyatro, eleştiri, makale, çeviri gibi yeni edebî türler girmiştir. Ayrıca hikaye, şiir gibi bazı türler de batılı anlamda yeni bir mahiyet kazanmaya başlamıştır.

Türk edebiyatı, bu dönemde tamamen batılılaşmamıştır. Geleneksel Türk edebiyatı anlayışından batılı anlamda yeni edebiyat anlayışına bir geçiş süreci olmuştur. Yani bu dönem Türk edebiyatı ürünlerinde hem geleneksel Türk edebiyatı özelliklerine hem de batılı edebiyat özelliklerine birlikte yer verilmiştir. Ancak Tanzimatçılar, Divan edebiyatında görülen soyutluğa karşı somut gerçeklere dayanan bir edebiyatı amaçladılar. Buradan hareketle diyebiliriz ki Tanzimat edebiyatı, genel anlamda Divan edebiyatına bir tepkidir. Bazı yazarlar Divan edebiyatını millî bir edebiyat olmamakla suçlamışlardır. O yüzden yapacakları edebiyatın millî bir Türk edebiyatı olmasına çalıştılar. Bu bağlamda halk edebiyatından yararlanmayı, hatta eğitimli, kentli edebiyatçıların seçkin edebiyatlarının halk edebiyatıyla birleşmesini önerdiler.

Yine bu dönemde edebiyatın bireysel konular yanında toplumsal ve siyasi konulara da yer vermeye başladığını görüyoruz. Şair ve yazarlar, devlet yönetimiyle ilgili sorunlara ve halkın eğitim ve medeniyet seviyesinin yükselmesine ilişkin konulara yer veriyorlardı. Edebiyatçılar, eserlerinde Batı medeniyetine ait bazı ögeleri aktarıyorlardı. Ayrıca aslında İslam’da olmayan ama cahil halkın uydurduğu bir takım hurafelere ve ürettikleri taassuba karşı da mücadele verdiler. Tanzimat yazarlarının başlıca amaçlarından biri, halkın okuma yazma seviyesini yükseltmek, bilgili, kültürlü medenî bir toplum oluşturmaktı. Özellikle gazete yoluyla  halkın devlet karşısındaki hak ve sorumluluklarının bilinmesini de istiyorlardı. Edebiyatı düşüncelerin gelişmesinde ve halkın eğitilmesinde kendisinden yararlanılacak bir kurum olarak görüyorlardı.

Dolayısıyla sadece birey için değil, aynı zamanda toplum için de edebiyat yapılmaya başladı. Genel olarak bakıldığında Tanzimat edebiyatı toplumsal faydayı ön plana alan bir edebiyattır.

Ağır, ağdalı, anlaşılması zor, Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalarla dolu olan Osmanlı Türkçesinin sadeleştirilmesi, halkın anlayabileceği bir dil seviyesine getirilmesi çalışmaları başladı. Yazı dilini konuşma diline yaklaştırmaya çalıştılar. Çünkü daha önce yazı dili, konuşma dilinden uzak halkın anlayamayacağı kadar ağır bir dildi.

Bu dönem Türk edebiyatında daha çok Batıdan Klasisizm ve Romantizm akımlarının etkisi görülür. Ayrıca Realist ve Natüralist roman anlayışları da hem tanıtılır hem de bu akımlara uygun örnekler verilir.

SERVET-İ FÜNUN EDEBİYATI (1896-1901)

Tanzimat’la birlikte Osmanlı toplumu, genel anlamda hemen her alanda batılılaşma sürecine girmişti. Bu bağlamda Türk edebiyatı da bunun dışında kalamamış ve Batı edebiyatından hem biçimde anlamda hem de içerikte yeni öge, özellik ve motifler almıştır. Dolayısıyla Tanzimat’tan itibaren Divan edebiyatından farklı, batılı anlamda modern bir Türk edebiyatı ortaya çıktı. Bu anlayışın en gelişmiş biçimi, Tanzimatçılardan sonra Servet-i Fünun topluluğunun ortaya koyduğu edebiyattır. Aşağı yukarı 1859-1896 yılları arasındaki dönemde Türk edebiyatı, hem geleneksel Doğulu hem de yeni Batılı ögeleri birlikte barındırır. Ancak 1896’da Servet-i Fünun dergisinin bir edebiyat dergisi olmasıyla birlikte radikal anlamda batılı bir edebiyat yapılmaya başlanır. Bu bakımdan 1896-1901 yılları arasında Servet-i Fünun dergisi etrafında oluşan edebiyat, tamamen denilebilecek ölçüde batılı bir edebiyattır.

Radikal batıcı edebiyatçılar, sadece edebiyat yapma konusunda batılı değillerdir. Bunlar, aynı zamanda yaşam biçimi, giyinme, eğlenme tarzı bakımından da batılıdırlar. Batılılar gibi şık giyinirler, onlar gibi davranıp konuşurlar ve yine onlar gibi bir sosyal hayat ve ev düzeni kurarak alafranga bir hayat sürerler. Kendileri için seçtikleri toplumsal hayat mekânı da batılılaşmanın merkez üssü olan Beyoğlu çevresidir.

Akımın Adı: Servet-i Fünun edebiyatı, II. Abdülhamit dönemi Türk edebiyatının bir koludur. Türk edebiyatını kökten batılılaştırmak isteyen bir grup edebiyatçının Servet-i Fünun dergisi etrafında ürettikleri edebî hareketin adıdır. Bu harekete “Edebiyat-ı Cedide” adı da verilmiştir. Ancak Tanzimatçı yazarlar da kendi edebiyatlarına “Edebiyat-ı Cedide (Yeni Edebiyat)” diyorlardı. Kimi Servet-i Fünun yazarları, aradaki farkı belirtmek için zaman zaman kendilerine “Yeni Edebiyat-ı Cedide” adını verdiler. Ancak bu hareket, hemen hemen dergiyle özdeşleştiği için “Servet-i Fünun Edebiyatı” demek daha uygun bir adlandırma olacaktır.

Servet-i Fünun Dergisi: 27 Mart 1891’de Ahmet İhsan (Tokgöz) tarafından yayınlanmaya başlayan Servet-i Fünun dergisi, önceleri Batıdan çevirilerle dolu bir fen, magazin ve genel kültür dergisiydi. Ancak yeni edebiyatçıların öncüsü olan Recaizade Mahmut Ekrem, eski edebiyat yanlılarına karşı Batıcı yeni edebiyat yanlısı gençleri bir çatı altında toplayıp örgütlü bir mücadeleyi gerekli gördü. Bunun için Mekteb-i Mülkiye (Siyasal Bilgiler Okulu)’den öğrencisi olan Servet-i Fünun dergisi sahibi Ahmet İhsan’ı dergisini bir sanat ve edebiyat organı hâline getirme konusunda ikna etti. Bunun sonucunda Ekrem, Galatasaray Lisesi’nden öğrencisi olan Tevfik Fikret’i derginin yönetimine getirdi. Tevfik Fikret, derginin başyazarı (7 Şubat 1896, S. 256) olduktan sonra yenilikçi genç edebiyatçıları dergide topladı ve dergi, 1896’dan 1901’e kadar bu topluluğun edebiyat ürünlerinin sergilendiği bir yayın organı oldu. 

Geleneksel Türk edebiyatından hemen hemen bütün bağlarını koparıp tamamıyla Batılı anlayışta bir edebiyat ortaya koymaya çalışan bu topluluk, tercümeler yaptılar. Ayrıca şiir, hikaye, roman, eleştiri gibi ürünler verirken bir yandan da sanat anlayışlarının teorisini yapıp, muhalifleriyle kalem mücadelesini sürdürüyorlardı.

Topluluğun Dağılması ve Hareketin Sona Ermesi: Topluluk üyeleri, bir dönem eski edebiyat anlayışına bağlı olanlarla mücadele ettiler. Ancak bir süre sonra kendi aralarındaki sanat ve mizaç ayrılıkları gündeme gelmeye başladı. 1900 yılında Servet-i Fünun topluluğu yazar ve şairleri kendi içlerinde görüş ayrılığına düştüler. Özeleştiri yaptılar. Birbirlerini ve edebiyat hareketlerinin genel gidişatını eleştirmeye başladılar.

Ahmet Şuayp, Servet-i Fünuncuların sadece ferdî konuları işlemelerini eleştirdi. Ali Ekrem de benzer eleştiriler getirdi. Ali Ekrem, eleştiri yazısının dergide tam olarak yayınlanmaması üzerine Servet-i Fünun’dan ayrılıp yazısını eski edebiyat taraftarlarının dergisi olan Musavver Malumat’a verdi. Bu arada Fikret, dergi sahibi Ahmet İhsan’la anlaşmazlığa düştü ve yazı işleri sorumluluğunu bıraktı. Ondan sonra dergi yönetimini Hüseyin Cahit devraldı.

Topluluktan önce 27 Aralık 1900’de Ali Ekrem ve sonra Ahmet Reşit ayrıldı. 1901 yılı başlarında da dergi sahibiyle aralarında çıkan bir sorun yüzünden Tevfik Fikret ayrıldı. Bu arada Hüseyin Cahid’in Fransızcadan çevirip yayınladığı “Edebiyat ve Hukuk” (16 Ekim 1901, S. 553) adlı yazı, II. Abdülhamit yönetimi tarafından kamuoyunu kışkırtıcı mahiyette bulundu. Makalede Fransız devriminden bahsedilmesi suç unsuru olarak değerlendirildi ve dergi kapatıldı. Saraya göre bu yazıda, II. Abdülhamid’e karşı bir devrim yapılması gerektiği ima ediliyordu. Buna tepki olarak Hüseyin Cahit görevini bıraktı. Bunun üzerine topluluk üyeleri ya İstanbul’dan uzaklaştılar ya da eski heyecanlarını kaybettiler. Böylece Servet-i Fünun edebiyat akımı sona ermiş oldu. Altı hafta sonra (5 Aralık 1901) dergi açıldıysa da artık bir edebiyat dergisi değildi. Ahmet İhsan, Saraya tehlikeli yayınlar yapmayan ve mevcut yönetime aykırı olmayan yazılar yayımlayacağı sözünü verdi. Böylece dergi, 553. sayısından itibaren daha çok teknik yazıların yer aldığı bir fen ve kültür dergisine dönüştü.


Millî Edebiyat Akımının Başlıca Özellikleri Şunlardır:

*Tepkisel Tavırları: Millî Edebiyatçılar, Divan edebiyatının Doğuyu ve özellikle de İran’ı, Servet-i Fünun ve Fecr-i Aticilerin de Batıyı, özellikle de Fransa’yı taklit etmelerine büyük bir tepki duydular. Türklerin Doğu ya da Batıyı taklit etmek yerine kendi yerli ve millî yapılarına dönmeleri gerektiğini söylediler.

 

*Türkçenin Sadeleştirilmesi: Genç Kalemler dergisi, Türkçenin sadeleştirilmesi davasını ortaya attı. Bu dergide çıkan “Yeni Lisan” başlıklı makalelerde millî bir Türk edebiyatının olabilmesi için önce sade, konuştuğumuz gibi yazdığımız, herkesin anlayabileceği yalın bir Türkçenin olması gerektiği tezi üzerinde duruldu. O zamana kadar yazı dilimizle konuşma dilimiz birbirinden farklıydı. Yeni Lisancılar, konuşma dilimizle yazı dilimizi birleştirmek için dilimizde bazı değişiklik ve yenilikler önerdiler. Bunlar kısaca şöyledir:

-Arapça ve Farsçaya ait dilbilgisi kurallarına yer verilmeyecektir. Bu kurallara göre yapılan tamlamalar kaldırılacaktır. Ancak kalıplaşarak yerleşmiş olanlar korunacaktır.

-Türkçeye geçmiş olan Arapça ve Farsça kelimeler, aslına göre değil de Türkçedeki söylenişine göre yazılacaktır.

-Arapça kökenli bilimsel terimler atılmayacaktır.

-Öteki Türk lehçelerinden kelime alınmayacaktır.

-Konuşma dilinde İstanbul Türkçesi örnek alınacaktır.

 

* Edebiyatta İçerik: Millî Edebiyatçılar, Tanzimat’tan önce İran’a, Tanzimat’tan sonra da Fransa’ya özenen, onları taklit eden ya da onların hayatlarına ve düşüncelerine yer veren taklitçi edebiyatlara karşı çıktılar. Artık Doğu ya da Batının taklidi değil, yerli ve millî bir edebiyat yapmak gerektiğini ileri sürdüler. Bu bağlamda edebiyatın roman, hikaye, tiyatro gibi nesir türlerinde daha çok toplumsal konuların; Türk milletinin hayatının, geleneklerinin, sorunlarının ve değişik özelliklerinin yansıtılması gerektiğini ileri sürdüler. Şiir türünde ise şairi serbest bıraktılar. Yani şair, toplumsal konuları yazmak zorunda değildir. Bireysel konulara da yer verebilir. 

 

Millî Edebiyat Akımında Edebî Türler:

Şiir

Millî Edebiyat Akımına bağlı şairler, şiiri bireysel duygu ve düşüncelerin de ifade edilebileceği şahsî, estetik bir edebiyat türü olarak kabul etmişlerdi. 

Vezin konusunda aruza bir tepki olarak Türklerin millî vezni olan hece veznini kabul ettiler. Türk halk şiirinde zaten ta başından beri kullanılagelen hece veznini kentli, eğitimli şairler de millî bir vezin olarak aldılar. Böylece halk şairi ile eğitimli kentli şairler arasındaki vezin farklılığını gidermeye çalıştılar. Dilde nasıl konuşma diliyle yazı dilini birleştirmek istedilerse vezinde de halk şiiri ile eğitimli, kentli şairlerin şiirini birleştirmeye çalıştılar. Nitekim Divan, Tanzimat ve Servet-i Fünun şairleri aruz veznini, halk şairleri ise hece veznini kullanıyorlardı. Millî Edebiyatçılar, hece veznini almakla vezin ayrılığını da ortadan kaldırmış oldular. Çünkü Türk milliyetçilerinin amacı, her anlamda millî birlik ve bütünlüğü sağlamaktır.

Millî Edebiyatçıların hece veznini almalarının asıl sebebi, hece vezninin Türkçenin yapısına, ses özelliklerine uygun olmasıdır. Aruz vezni, uzunlu kısalı hecelere dayalı ses değerine sahip Arapça ve Farsçanın yapısına uygun bir vezindir. Türkçede ise uzun ya da kısa okunan hece yoktur. Bütün hecelerin ses değeri aynıdır. O bakımdan Türkçeye aruz değil hece daha uygundur.

Bu dönemde Millî Edebiyat Akımının bazı ilkelerine bağlı ürün veren şairler, her bakımdan tam bir bütünlük, birliktelik göstermezler ve ortak bir çalışma ve faaliyet içinde değillerdir. Farklı kişi ve gruplar, kendi anlayışları doğrultusunda Millî Edebiyat Akımı içinde değerlendirilebilecek eserler vermişlerdir. Bu şairler, diğer şairlerle olduğu gibi kendi şiirleri arasında da konu bakımından farklılıklar gösterirler. Bir şairin hem ferdî hem de toplumsal ve siyasî konulu şiirleri olabilmektedir. Bazen Turancılığı bazen de Anadolu milliyetçiliğini ya da halkçı milliyetçiliği savunan şiirler yazabilmektedirler. Millî Edebiyat Akımına bağlı şairler sade, terkipsiz, konuşulan Türkçe ve hece (bazen aruz) veznini kullanma konusunda birleşirler, ancak konuları, izlekleri bakımından farklılık gösterirler. O bakımdan Millî Edebiyat Akımı şiirini daha çok içeriği bakımından tasnif edeceğiz.

Genç Kalemler Dergisi çevresinde toplanan şairler, şiirde konu bakımından Fecr-i Atîciler gibi ferdiyetçiliği savunuyor, şairin ferdî duygu ve düşüncelerini terennüm etmekte serbest olduklarını ileri sürüyorlardı. Ancak Fecr-i Atîcilerden ayrı olarak şiirde terkipsiz, sade Türkçe ve hece veznini kullanıyorlardı.

 

*Millî Edebiyat Kavramını Anlayışta Farklı Damarlar: Millî Edebiyat Akımı, genel bir eğilimi ifade ediyor. Bu eğilim içinde millî edebiyatın nasıl olması gerektiği konusunda farklı damarlar ortaya çıkmıştır. Millî Edebiyat Akımı genel olarak şiir türünde konu bakımından Turancılık, Anadolu Milliyetçilği, Nâyîler, Halkçı Milliyetçilik ve Ferdiyetçilik olmak üzere başlıca beş ayrı anlayış tarafından temsil edilmiştir. Bu eğilimler, milliyetçiliği ve millî edebiyat anlayışını kendilerine göre tanımlamışlar ve öyle uygulamaya çalışmışlardır.

Bunların başlıcaları şöyledir:

 

a. Turancı Millî Edebiyat: “Turan”, Hazar denizi ile doğuda Ortalık Asya dağlarının batı sıraları, güneyde İran ve Afganistan’ın kuzey dağları ile kuzeyde Kırgız stepleri arasında yer alan coğrafi alanın ismidir. Turan ülkesi, Ural Altay dil grubuna bağlı toplulukların anavatanıdır. Ancak daha genel bir anlamda Turan, bütün Türklerin yaşadığı yerlerin genel adıdır. Turancılık ise dünyadaki bütün Türklerin kendi kendilerini hür bir şekilde idare etmelerini, bir ve beraber olmalarını, kendi kültürlerini yaşatmayı sağlamaktır. Turancılık, esas itibariyle Osmanlı Devleti’ni daha önceki İslâm devletlerinin devamı kabul eden ve Türklerin İslâmiyet öncesi dönemlerini yok sayan kopuk tarih anlayışına bir tepki olarak tüm Türk tarihini bir bütün hâlinde görme eğiliminin bir sonucu olarak doğmuştur.

Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, M. Mermi gibi şairlerin temsilcisi olduğu bu anlayış, millî bir Türk edebiyatını daha çok İslam öncesi eski Türk kültürüne, mitolojisine, efsanelerine, yaşantılarına dönüşle gerçekleştirmeye çalıştı.

Ziya Gökalp, Mehmet Emin Yurdakul, Ali Canip Yöntem gibi şairler, tarihî ve coğrafî anlamda tüm Türklük idealini benimsemişler ve eski Türk tarihi, efsane ve geleneklerine bağlanmayı esas alan Turanî Türkçülüğü savunan bazı şiirler yazmışlardır.

Not: Yeni Türk Edebiyatına ait diğer dönemler, akımlar, topluluklar ve kişiler hakkında Türk edebiyatı tarihleri incelenir.