Bölüm anahatları
-
Günümüz devlet kavramına göre devletin oluşabilmesi için şu unsurların bir arada bulunması gerekmektedir; ülke, millet, siyasi hakimiyet ve teşkilatlanma. Türkler en eski çağlardan beri bu unsurları esas alan pek çok devlet kurmuş ve yaşatmıştır. Gerek İslam öncesi olsun, gerek İslami dönemde olsun kurulan her Türk devleti birbirinin devamı niteliğindedir. Çünkü, devletlerin adı veya coğrafyası farklı da olsa, Türk devlet anlayışı umumi hatlarıyla hep aynı kalmıştır.
Daha önce de belirttiğimiz gibi Türk devlet anlayışı cihan hâkimiyetini esas alan ilâhî kaynaklı bir hâkimiyet esasına dayanır. Tanrı yönetme yetki ve gücünü Türk kağanına vermiştir. Kitabelerde bu durum; "kutum var olduğu için, tanrı yarlıgadığı için özüm kağan oldu." şeklinde sık sık geçmektedir.
Dolayısıyla Türklerde kağan olabilmek için üç unsur gerekmektedir;
1-Kut Sahibi olmak; Tanrının devlet yönetme yetki ve gücü
2-Yarlık Sahibi olmak; Tanrının emretme ve bağışlama yetkisi
3-Ülüg Sahibi olmak; İyi şans, talih ve kadere sahip olmak.
Bu özelliklere sahip olduktan sonra hükümdar “ün” sahibi de olur.
Tanrı, Türk'ün yeri suyu ıssız kalmasın diye kağanlık görevini tevdi etmektedir. Hâkimiyetin ilâhî menşeli olduğu bu anlayış, İslâmî döneme girildiğinde de nispeten devam etmiştir. İslâmî dönemde de aleme nizam verme ülküsü "gaza ve cihat" yoluyla sürdürülmüştür.
Kağan olduktan sonra bir hükümdarda bulunması gerekli özellikler ise şunlardır;
1-Alplik
2-Bilgelik
3-Erdem
İslami dönemde, eski Türk devlet anlayışında görülen ve geçiş sürecinde Kutadgu Bilig’de sisteleştirilmeye çalışılan, alplik, erdem ve bilgelik gibi kavramlar, mahiyet itibariyle biraz daha islamileştirilerek sürdürülmüştür. Buna ilave olarak Türklerdeki mevcut anlayışa “adalet” kavramı, daha ağırlıklı olarak girmiştir. Törenin yerini adaletin alması, hukuk kavramının tek taraflı olarak algılanması anlayışını biraz daha kuvvetlendirmiştir. Bu nedenle, İslami müesseseler Osmanlı dönemine kadar adalet kavramı dışında pek etkili değildir. Siyasetnamede devlet protokolünün ve işleyişinin daha sağlam olması gerektiğine dair öneriler bu açıdan değerlendirilebilinir.
Türk devlet anlayışına göre devlet hanedanın ortak malıdır ve sonuçlarına katlanmak şartıyla hanedan üyeleri taht üzerinde hak iddia edebilirler. Bu anlayış da Osmanlı tarihine kadar bütün Türk devletleri tarafından korunmuştur. Ancak batıda olduğu gibi yönetme yetki ve kudreti babadan oğula süren ve soy asaletine bağlı olan bir anlayışla açıklanamaz. Aksine Türklerde hükümdarlık "liyakat" ile kazanılır. Kutadgu Bilig'de devlet yönetiminin esasları açık bir şekilde ortaya konmuştur.
Kut, doğrudan doğruya tanrının bir kişiye devlet yönetme güç ve yetkisini vermesidir. Zaman içerisinde bu kavram doğrudan doğruya devletin kendisini ifade eder olmuştur. Yarlıg da umumiyetle kut kavramı ile beraber kullanılmıştır. Kelime anlamıyla bu söz, tanrının emir ve bağışlamasını ifade eder. Tanrının devlet yönetme yetkisini vermesi, bu görevi bahşetmesi de yeterli değildir. Bu özelliklerin yanı sıra kağanın iyi talih ve kadere sahip olması yani ülüg'ünün de bulunması gereklidir. Bütün bu özellikleri şahsında toplayan kağan kül yani şan ve şöhret sahibi olabilir.
Merkez-Çevre İlişkisi
Bu ifadeden de anlaşılacağı gibi, Türk kağanı ilahi bir menşeden yani Tanrıdan devlet kurma ve yönetme yetkisini (kut) almaktadır. Kut sahibi kağan, dünyayı yönetme gibi ağır bir mesuliyeti üslenirken, insanoğlunun huzur ve refahını ön planda tutmak zorundadır. Dolayısıyla, batıdaki “imperium=imparatorluk” kavramı ile Türklerdeki devlet kavramı özünde birbirinden farklıdır. Batıda imperium anlayışı her hal ve şartta ceberrut bir “hükmetme” ve “kazanma” esasına dayanır. Bu anlayış, çok uluslu bir imparatorluğun zaman içerisinde, diğer milletleri “sömürge” olarak görmesine yol açmıştır. Türk tarihinde ise bu anlamda hiç bir “imparatorluk” yoktur. Çünkü Türk devletinin temel felsefesinde, “almak” değil “vermek” esastır. Devlet kelimesinin “saadet, huzur” anlamında kullanılması dahi bunu gösterir. Türk devleti adalet içerisinde, töreye bağlı olarak bütün zenginliğini halkına dağıtır. İşte bu sebepledir ki Türklerde zengin yani “bay” kişi, malı mülkü çok olan kişi değil, onu halkıyla paylaşan kişidir. Bey olmanın gereği budur. Türklerin kısa zamanda devlet kurmalarının ve başka milletlerin de bu devlete itaat etmelerinin özünde bu anlayış yatar.
Osmanlı’nın bir cihan devleti haline geleceğini kerametiyle önceden bildiren Şeyh Edebalı’nın Osman Bey’e vasiyeti, Türklerin ne kadar ulvi bir anlayışa sahip olduklarını göstermesi açısından çok anlamlıdır;
“Ey oğul! Beğsin, bundan sonra öfke bize uysallık sana. Suçlamak bize, katlanmak sana. Acizlik- yanılgı bize, hoşgörmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize, adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize, bağışlama sana. Ey oğul bundan sonra bölmek bize, bütünlemek sana.”
Böyle bir örnek başka hiçbir millet ve devlete nasip olmamıştır. Türk devlet anlayışının temellerine inecek olursak, Şeyh Edebalı’nın sözlerini daha iyi anlayabiliriz.
Türklerde millet anlayışı ile devlet anlayışının diğer kavim ve devletlerden farklı olması yöneten ile yönetilen arasındaki ilişkinin yani merkez ile çevre arasındaki ilişkinin de farklı işlemesini beraberinde getirmiştir. Esas olarak fark çevre yani yönetilen kesimlerde, sosyal yapının batıdaki gibi karmaşık olmamasında yatar. Türklerde konar-göçer bir hayat esas olduğundan sosyal sınıflar batıdaki gibi oluşmamıştır. Bu sebeple çevre, boy ve uruglardan oluşan sade bir yapıdadır. Boy beyi vasıtasıyla merkez ile ilişki kurulur. Dolayısıyla çevre homojendir ve merkez ile uyumlu bir birliktelik içindedir.
Kutadgu Bilig’e Göre Merkez-Çevre İlişkisi; Kutadgu Bilig'de devlet idaresi şahıslarla sembolize edilmektedir. Eserde Gündoğdu adlı şahıs, hâkimiyeti yani hükümdarı; vezir Aydoğdu, devlet anlamında kut'u ve vezirin oğlu Öğdülmüş ise aklı temsil eder. Hükümdar devlet yönetiminde Aydoğdu ve Öğdülmüş tarafından frenlenir. Aslında bu şahıslar kağana Türk töresini hatırlatır. Çünkü Türklerde "İl gider töre kalır" felsefesi esastır. Devletin bekası ancak töreye bağlı olmasına bağlıdır.
Türk töresi üç saç ayağından oluşmaktadır; könilik, uzluk ve tüzlük. Könilik, adaletin karşılığı olarak kullanılır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi Könilik, İslam öncesi dönemle İslami dönem arasında devlet anlayışının bir geçiş noktası gibidir. Hükümdarın ve dolayısıyla devletin adil olması, adalet dağıtması şarttır. Kamu vicdanının sağlanması Türk töresinin en önemli özelliğidir. Uzluk ise akıl ve mantık demektir. Türk töresi us yani aklı ön plânda tutar. Zaten törenin kendisi de Türklerin uzun geçmişi içerisinde akıl ve irade ile şekillenen davranış biçimlerinin kurallara bağlanmış bir ifadesidir. Türkçemizde yer alan uzlaşma da insan ilişkilerinde veya devlet ile halk arasındaki münasebetlerde aklı ön plâna alarak ortak bir noktada buluşmayı anlatır. Könilik ve uzluk'un tamamlayıcısı durumunda olan tüzlük ancak adalet içerisinde uzlaşmış toplumlarda görülür. Çünkü tüzlük, eşitlik içerisinde sağlanan nizam demektir. Türk toplum ve devlet anlayışında insanlar hak ve yükümlülükleri bakımından eşittir. Düzen ve tüzük sözlerinin içerisinde aslında bu kavram vardır. Asayiş ve düzen ancak, törenin gereği olan "tüzlük" ile sağlanır. Eşitlik sözü bazı dış ideolojik akımlarda sınıf çatışmaları ve yöneten- yönetilen ya da ezen-ezilen ikilikleri üzerine kurulmuştur.
Halbuki Türk devlet anlayışı ve toplum yapılanması bu ikiliklere yabancıdır. Türk devleti sadece kendi milleti için değil, hâkimiyetine aldığı başka milletler için de Türk töresine uygun hareket etmiştir. Osmanlı Devleti'nin bugün üç kıt'aya yayılmış, üzerinde 35 devletin kurulduğu büyük bir coğrafyayı ve değişik milletleri barış içerisinde, 600 yılı aşan bir süre bir arada tutmasının özünde bu gerçek yatar.
Her şeyden evvel Türklerde kan asaletine dayanan asillik, aralarında uçurumlar bulunan kast veya sınıflar yoktur. Türklerde millet devletin devlet de milletin hizmetindedir. Soy asaletinin yerine liyakat esas alınmıştır. Meselâ Oğuz töresine göre 24 Oğuz boyu aynı atanın soyundan gelir. Dolayısıyla bir boyun ötekinden asil olması mümkün değildir. Ancak Oğuz töresi ile belirlenen ve temelde liyakatını ispat etmiş olan boylar, Oğuz yaşayışında ve teşkilâtında sivrilebilmişlerdir. Aksi olsaydı, Oğuz'un en büyük oğlu olan ve Osmanlı devletini kuran Kayı'dan başka bir boyun devlet kuramaması gerekirdi. Halbuki Oğuz teşkilât yapısında en küçük yani 24. boy olan Kınıklar Selçuklu devletini kurmuşlardır.
