Bölüm anahatları

  • Siyasî-İktisadî Yapı ve Bilim

     

    Ortaçağ’da, iktidar monarşiktir ve dinî bir ideolojiyle meşrulaştırılmıştır; gerek imparatorluk, gerekse saltanat biçimindeki yönetsel yapılanmalarda, bütün düşünsel etkinlikler, umumiyetle muktedirlerin şahsî ilgileri ve siyasî çıkarları çerçevesinde desteklenmiş veya kösteklenmiştir.

     

    Meselâ el-Me‘mûn, Yunan Felsefesi ve Bilimi’nin, Uluğ Bey ise gözlemsel astronominin gelişebilmesi için araştırma kurumları [Beytü’l-Hikme ve Semerkand Rasathanesi] tesis etmişler ve bu yolla İslâmî-olmayan bilginin yayılmasına büyük ölçüde katkıda bulunmuşlardır; ancak onların iktidardan inmelerinden sonra, bu destek büyük ölçüde kaybolmuş ve hatta bu bilgi türüne muhalefet eden epistemik cemaatlerin baskısı yüzünden karşıt-eğilimler [yani dinsel bilgiyi savunan yaklaşımlar] benimsenmiştir.

     

    Öyleyse bilim ve teknoloji, [en azından XII. yüzyıla kadar] kurumsallaşmasını mümkün kılacak bir toplumsal destekten mahrum kalmıştır. Selçuklular Dönemi’nde Nizamiye Medreseleri’nin açılmasıyla birlikte, mevcut manzara büyük ölçüde değişime uğramış ve “bilimsel bilgi” değil, ama “ilmî bilgi” kurumsallaşarak ve kökleşerek toplumsal hayata biçim vermeye başlamıştır.

     

    Sonraki derslerimizde tartışılacağı üzere bilim ile ilimin iki farklı bilgi türüne karşılık geldiğine dikkat etmek gerekir!

     

    Unutmamak gerekir ki bürokratik yapılanma da bilim ve teknoloji hayatı üzerinde çok belirleyici olabilir; meselâ XVI. yüzyılda iyiden iyiye teşekkül etmiş olan Osmanlı Bürokrasisi, homojen bir yapı değildir; Dinî Bürokrasi ile Lâ-dinî Bürokrasi olarak iki kısma bölünmüş olduğu için, “bilimsel bilginin kaderi” bu iki farklı cemaatin benimsedikleri dünya anlayışlarının ve çıkar uyuşmazlığının bir sonucu olarak, sürekli değişmiş ve destekten kösteğe salınıp durmuştur; teknoloji ve özellikle de askerî teknoloji ise, [bilimden farklı doğasının bir sonucu olarak] her iki cemaat tarafından da umumiyetle desteklenmiştir.     

     

    Bürokrasinin çok gelişmediği ve merkezî otoritenin zayıfladığı zaman ve mekânlarda ise, düşünsel etkinliklerin daha uygun bir siyasal ortama kavuştukları söylenebilir.

     

    İktisadî Yapı ile Bilim ilişkisine gelince, öncelikle şunu belirtmeliyim ki Ortaçağ iktisadî hayatı, vergi ve ganimet gibi üretime yönelik olmayan gelir biçimleri bir yana bırakılacak olursa, esasen üç temel faaliyete dayanıyordu:

     

    Ziraat

    Sınaat

    Ticaret

     

    Temel üretim biçimi ziraatti ve hiç değilse Büveyhîler’den itibaren ziraî faaliyetler “İktâ‘ Sistemi”ne (Tımar Sistemi) göre gerçekleştirilmişti. Buna göre, toprak mülkiyeti kamuya (veya onu temsilen Sultan’a) ve işletme hakkı ise çiftçiye aitti; Saltanat’ın kısa bir süreliğine belirlediği muktiler, üretimden aldıkları belirli bir oran karşılığında, hem kendi alanlarındaki üretimi denetliyor, hem de belirli sayıda askeri teçhiz ederek savaşa hazır tutuyordu.

    Bu durum Avrupa’da olduğu gibi, büyük sermayelerin belirli zümrelerde birikmesinin ve monarşinin mutlak iktidarını tehdit edecek bir güç haline gelmesinin önünü almıştı.   

     

    Çiftçiliğin bilimin ve teknolojinin gelişimine katkısı yoktu; ancak zanaatkârların (ve bir yere kadar tâcirlerin) bilgi ve becerinin ilerlemesine katkıda bulundukları tahmin edilebilir; buna karşın zanatkârların umumiyetle okuma-yazma bilmemeleri ve zanaatlerini küçük işliklerde usta çırak ilişkisi ile kalfalarına aktarmaları, bilgi ve becerinin yazıya dökülmesini ve kurumsallaşmasını engellemiş olmalıdır.

     

    Sınaî faaliyetlere ilişkin, ayrıntılı tasvirleri ve hatta çizimleri içeren eserlerin çok az alması bu durum ile açıklanabilir.

     

    Malum olduğu üzere, coğrafî koşullar da iktisadî üretimi derinden etkiler. Jared Diamond, Tüfek, Mikrop ve Çelik (İnsan Topluluklarının Yazgıları) adlı meşhur eserinde özellikle bu etmene odaklanmış ve Yeryüzü’nün doğusu ile batısı veya kuzeyi ile güneyi arasındaki gelişmişlik farklarını coğrafî uygunluk savıyla açıklamaya çalışmıştır. Bu açıdan bakılacak olursa, meselâ düzenli ve yeterli yağış almayan Orta Doğu’da, su değirmenlerinin büyük çaplı üretimlerde yeterli enerjiyi sağlayacak tahrik kaynakları olarak kullanılması oldukça güçleşecektir.