Bölüm anahatları

  • Hukukî-Toplumsal Yapı ve Bilim

     

    Fıkıh’ın kaynakları bilindiği üzere, Kuran, Sünnet, İcma ve Kıyas’tır ve kaynakların niteliği açısından bakıldığında ilk iki kaynak ilahî, son iki kaynak ise nispeten ilahî-nisbeten insanîdir; çünkü İcma ve Kıyas’ta nisbî de olsa veya bağıl da olsa rasyonel bir faaliyet bulunmaktadır. Bu açıdan bakıldığında hilafet, saltanat, şahlık, padişahlık gibi isimler altında varlık bulmuş olan İslam Monarşileri’nin, yasalı devletler olduklarına hükmedilebilir; ancak yasalar, tamamen insanî ve/veya rasyonel değildir; temelleri itibariyle vahye dayandırılmıştır.

     

    Bu durum, toplumsal değişim ve dönüşümlere bağıl olarak yeni hükümler inşa etme faaliyetlerini büyük ölçüde güçleştirmiş veya yer yer olanaksızlaştırmış ve açıkçası, “Tanrısal hükümler tadil veya tebdil edilemediğine göre, İslam Toplumları’nın da tadil ve tebdili yollarının kapatılması gerekir” fikrinin oluşmasına zemin hazırlamıştır.

     

    Monarşiler, “Nizâm-ı Âlem” mottosu altında sosyal gelişmeleri imkânsız kılacak siyasî, iktisadî, sosyal ve kültürel tedbirleri almak suretiyle özellikle XII. ve XVIII. yüzyıllar arasındaki toplumsal durağanlaşmanın temellerini atmıştır.

     

    Bu tür bir hukuk yapılanmasının bilim ve teknoloji bakımından sonuçları neler olmuştur?

    Malum olduğu üzere, “Asr-ı Saadet” döneminden sonraki süreçte ortaya çıkan her türlü yenilik “bid‘at” olarak anılmış ve kuşkuyla bakılmıştır. Bilim ve teknoloji tarihi açısından meseleye bakılacak olursa görülecektir ki yeni teknolojiler, özellikle de ateşli silahlar, umumiyetle büyük bir sorun teşkil etmemiş ve Ümmet’e yararlı olabileceği görüldüğünde aktarılmasına ve kullanılmasına müsaade edilmiştir; ancak “İslâmî İlimler”in yani Naklî İlimler’in dışındaki ilimler için aynı şeyi söylemek mümkün görünmemektedir; tarih boyunca önce Yunan Bilim ve Felsefesi’ne, sonra Avrupa Bilim ve Felsefesi’ne, itikadî ve amelî yönleriyle Din’i bozacak endişesiyle temkinli yaklaşılmıştır; dinî yönden mahsuru bulunmayan bilgilere ve özellikle de Matematiksel Bilimler’e hiç değilse tarihin büyük bir kısmında hoş görüyle bakılmış, mahsuru bulunan bilgiler ise baskılanmıştır.

    Muktedirler, sık sık fetva müessesesine başvurmuş ve fukahanın çoğunluğu tarafından onaylanmayan bidatlerden uzak durulmasını buyurmuştur.

     

    Buna karşın elbette farklı uygarlıkların bilginleri ve filozofları, Müslümanlar arasında da temsilciler bulabilmiştir; ancak mümessiller üzerindeki yoğun hukukî baskılar, ister istemez bidat olarak anılan bilgilerin İslâmîleştirilmesi hareketlerine yol açmıştır. Felsefe’nin Yunanca’dan Süryanice kanalıyla veya doğrudan doğruya Arapça’ya aktarılması esnasında böyle bir hadisenin de yaşandığı ve muhtemelen diyalektik bir süreç içinde hikmet (tez), kelâm (anti-tez) ve tasavvuf (sentez) olarak açılıma uğratıldığı varsayılabilir.

     

    Bütün Ortaçağ boyunca toplumsal yapının temelini teşkil eden Yönetilenler’i dört sınıfa ayırmak mümkündür:

     

    Âlimler

    Askerler

    Zanatkârlar

    Çiftçiler

     

    Bir hiyerarşiyi de gösteren ve “Erkân-ı Erba‘a” olarak adlandırılan bu tasnifleme, hiç şüphe yoktur ki Platoncu Organik Evren Tasavvuru’nun toplumsal düzen boyutundaki yansımasıdır. Buna göre, toplumlar da insan gibi canlı organizmalardır ve kendilerine özgü bir sınıfsal yapılanmaları vardır.

    Bilim ve teknoloji açısından bakıldığında görülecektir ki nüfusun çoğunluğunu teşkil eden çiftçilerin bilimlerle hemen hemen hiçbir münasebeti yoktur; zirâî üretim ise umumiyetle geleneksel araçlarla ve yöntemlerle sürdürülmüş olup yenilik pek azdır; belki Endülüs’ün coğrafî özellikleri sebebiyle bir istisna teşkil ettiği savlanabilir. Buna karşın çiftçilikle, hayvancılıkla, bağcılıkla ilgili birkaç önemli eser kaleme alınmıştır.

    Meslekleri gereği zanaatkârların uğraşlarının teknolojiyle, âlimlerin uğraşlarının ise bilimle irtibatlı olduğu açıktır; fakat, siyasî ve iktisadî yapı, zanaatkârların yeni sanatlar geliştirmelerini ve âlimlerin ise yeni bilimlerle uğraşmalarını teşvik etmediği için, bu alanlardaki gelişmelere yapabilecekleri katkılar oldukça sınırlı kalmıştır.

    Bir yerde, “Nizâm-ı Âlem” ideolojisi ve değişmez İslam Hukuku bilimlerin önünde büyük bir engel oluşturmuştur ki bu durum, Ortaçağ iktidar-bilim ilişkilerinin anlaşılmasını kolaylaştırmaktadır.