Bölüm anahatları

  • Kültürel Yapı ve Bilim

     

    Ortaçağ Kültürü, hiç şüphe yoktur ki dinî bir kültürdür; ancak bu durum, felsefe, bilim, ideoloji ve edebiyat gibi entelektüel kültürün diğer alanlarının tamamen tanrı-merkezcil bir bakışla biçimlendirildiği anlamına gelmez.

     

    Bir kere din, süreç içinde güçlü gelenekler oluşturmuş farklı mezheplere ayrıldığı ve dünyevî gelişmelere bu mezheplerin penceresinden bakıldığı için düşünsel yapılar da az-çok farklılaşmış ve kendine mahsus nitelikler kazanmıştır. Meselâ, Sünnîliğin felsefeye bakışı, Şiiliğin felsefeye bakışından farklıdır.

     

    Yine dinî akideleri temele alan, farklı teoloji ve teosofi mektepleri bulunmaktadır. Mutezile Mezhebi, “akıl-vahiy tartışması”nda önceliği akla vermişken Eşariye Mezhebi, vahye vermiştir; bu tercihler, elbette Kuran Ayetleri’nin yorumlanmasına ve kelâmî sorunların çözümlenmesine farklı biçimlerde yansımıştır.

     

    Yeni Platonculuğun İslâmî teosofik görünümü olan Tasavvuf’un ise, malum olduğu üzere, Ortodoks ve Heterodoks yorumları vardır ve bu yorumlar, birbirlerinden ak ile karanın farklı olması kadar farklıdır; Ortodoks Yorumlar, her türlü aklî bilginin olanağını reddederken [ve bilgiyi Tanrı’nın sezgisel bilgisi ile tahdit ederken], Heterodoks Yorumlar, mistik bilgi kadar rasyonel bilgiyi de önemsemektedir.

     

    Dolayısıyla “dinî bilgi”deki bu farklılıkları göz önünde bulundurmadan toptancı bir yaklaşımla Ortaçağ Kültürü’ne bakmak büyük bir hata olacaktır.

     

    Benzer farklılıklar felsefe alanı için de geçerlidir: Bugüne değin İslam Felsefe Tarihi, İşrakîler (Platoncular) ve Meşşâîler (Aristotelesçiler) olmak üzere umumiyetle iki baskın grup üzerinden okunmaya çalışılmıştır; ancak bu yaklaşımda da ciddi sorunların bulunduğuna dikkat çekmek gerekir. Bir kere çoğu filozofta bu ayrım oldukça silikleşebilmekte ve hatta “philosophia” ile “teosophia” arasındaki farklılıklar kaybolabilmektedir; meselâ İbn Sînâ’nın yaşlılık dönemi eserleri için bu hükme varılabilir.

     

    Buna karşın, Platoncuların Matematiksel Bilimler’le Aristotelesçilerin ise Fiziksel Bilimlerle ilgilenmeleri ve daha ziyade bu alanları geliştirmeleri bir tesadüf değildir; benimsemiş oldukları farklı ontolojik ve kozmolojik öğretilerin bu tercihlerin şekillenmesine yol açtığı düşünülebilir.

     

    Diğer taraftan Tabîiyyûn (Natüralistler) ve Dehriyyûn (Materyalistler) gibi din-dışı öğretilere sahip bilgi toplulukları ise görmezden gelinmekte ve adeta felsefe tarihinden dışlanmaktadır; ancak şurası bilinmelidir ki bu türden akımları ihmal eden yaklaşımlar, bilim ve felsefe tarihini çarpıttıkları için genel olarak bilginin gelişimini doğru bir biçimde anlamamızı güçleştirmiştir; çünkü bu öğreti sahiplerinin Doğa Bilimleri’yle daha sağlıklı ilişkiler kurabildikleri anlaşılmaktadır.  

     

    Müşterek bir İslâm Edebiyatı’ndan söz etmek mümkün müdür? Bilmiyorum. Arap Edebiyatı, Fars Edebiyatı ve Türk Edebiyatı, birbirlerini derinden etkilemiş olmalarına karşın, farklı mecralardan akmışlar ve tarih boyunca farklı aşamalardan geçmişlerdir.

    Selçuklu ve Osmanlı Edebiyatı ile bilimlerin ilişkileri oldukça sınırlı kalmıştır; Havas (Üst Sınıf) Edebiyatı’na dâhil edebileceğimiz bazı manzum eserlerin, coğrafya, astronomi ve tarih gibi alanlarla ilgili oldukları gözlenmektedir; ancak bunların kullandıkları dilin yüksekliği, halk tarafından ve özellikle de Avam tarafından okunmalarını ve anlaşılmalarını güçleştirmiş olmalıdır.