Bölüm anahatları

  • Ortaçağ’da Bilgi Algısının Oluşumu ve Dönüşümü (II)

     

    Ortaçağ Bilgi Tarihi’nin önceki aşamaları, İlim, Hikmet ve Marifet’ti; bu hafta son aşama olan Bilim’e göz atacağız.

     

    III. Üçüncü Kırılma: Science veya Bilim İle Tanışma:

     

    Osmanlılar Dönemi’nde Türkler’in öncülük yaptıkları Üçüncü Kırılma, Batı’dan aktarılmaya başlanan “Science”ın [yani bir yerde “Kâfirler”in biliminin], yerleşik ilim anlayışını sarsacak ve Âlimler’i ve [artık Hakîmler’i de içlerinde eritmiş] Mutasavvıflar’ı uyandıracak belirli bir yeğinlik ve yoğunluğa ulaşmasından sonra başladı; Türkler, Doğu Avrupa’da zaten Hıristiyanlar [Katolikler ve Protestanlar] ile yoğun bir temas hâlindeydiler [hatta Ortodokslar başta olmak üzere hükümranlıkları altındaki birçok Hıristiyan topluluklarıyla bir arada yaşıyorlardı] ve Orta ve Batı Avrupa’daki Hıristiyanlar ile mücadele edebilmek için, bazı bakımlardan onlara benzemek mecburiyetinde olduklarını giderek daha iyi anlıyorlardı.

    Ancak bu defa “İlim” ve onun İkinci Dönem’deki uzantısı “Marifet”, çok daha donanımlıydılar ve Birinci ve İkinci Kırılma Dönemleri’nde edinmiş oldukları deneyimlerden yararlanmak hususunda çok daha kararlıydılar; uzun bir yoldan gelmiş ve büyük bâdireler atlatmışlardı; dolayısıyla asırlar içinde kazandıkları mevzileri direnmeden terk etmeyeceklerdi; ancak bu arada beklenmeyen bir gelişme olmuştu; askerî yenilgiler giderek artmıştı ve Osmanlı Yönetimi, bu hayatî meselenin üstesinden gelebilmek için, Avrupaî Tedbirler (!) almak mecburiyetinde kalmıştı; [Medrese Sistemi’ni dışlamayan ama süreç içerisinde nüfûzunu kıran] askerî mektepler açmaya ve buralarda yarının subaylarına Modern Bilimleri ve Becerileri öğretmeye başlamıştı; yani bir yerde Geleneksel İlim Anlayışı’nın mümessilleri olan İslâm Âlimleri’nin “ilm”ini ve İslâm Mutasavvıfları’nın “marifet”ini, sınırlamaya ve Bilgi Toplumu üzerinde sağlamış oldukları nüfûzlarını kırmaya çalışmıştı. 

    Dolayısıyla Yeni Bilgi’nin taraftarları [ki başlangıçta Âlimler’den, Hakîmler’den ve Mutasavvıflar’dan yeterince farklılaşmamışlardı], Geleneksel İlim Anlayışı açısından sorun çıkarmayacak ve Osmanlı Yönetimi tarafından desteklenecek bilimlerin nakline öncelik verdiler; aslında söz konusu süreç, sanılandan çok daha eski çağlara uzanıyordu; meselâ daha XVI. yüzyılda, Türkler, yönetimleri altındaki Müslümanlar’ı yeni coğrafî bilgilerle tanıştırdılar; Pîrî Reis, Seydî Ali Reis ve Emîr Mehmed Efendi gibi yazarlar, İspanyol, Portekiz ve İtalyan denizcilerinin okyanuslardan ve yeni kıtalardan derlemiş oldukları bilgileri Türkler’e aktardılar ve onların Eski Dünya’ya yönelik mevcut bilgilerini genişlettiler.

    XVII. yüzyılın İkinci Yarısı’nda Kâtib Çelebi, açıkça Aklî İlimler’in önemini savundu ve Aklî İlimler olmadan Naklî İlimler’in yapılamayacağını, hatta dinî vecibelerin bile tam olarak yerine getirilemeyeceğini söyleyerek burada anılan geleneksel yaklaşıma karşı çıktı; kendisi bilgin değildi; ama bilimin [ve bu arada Batı’daki Science’ın] önemini çağdaşlarına nisbetle çok daha iyi kavramış ve Müslümanlar’ın yaşadıkları sıkıntıların, son asırlarda Aklî İlimler’i boşlamalarından kaynaklandığını belirterek fikrî bir uyanışın temellerini atmıştı.

    Yine bu yüzyılın İkinci Yarısı’nda Tezkireci Köse İbrahim Efendi, Ebû Bekr ibn Behram el-Dımeşkî astronomide ve coğrafyada, XVIII. yüzyılın Birinci Yarısı’nda Ömer el-Şifâ’î tıpta, Yirmisekiz Mehmed Çelebi ile İbrahim Müteferrika coğrafya, astronomi ve fizikte, İkinci Yarısı’nda ise Osman ibn Abdülmennân coğrafyada ve eczacılıkta, Kalfazâde İsmail Çınarî astronomi ve matematikte, Şekerzâde Feyzullah Sermed, Gelenbevî İsmail Efendi, Hüseyin Rıfkı Tâmânî matematikte, Türk Düşünce Dünyası’nı Science’ın yeni bulgularıyla tanıştırdılar; artık küçük de olsa, Geleneksel İlim Anlayışı’nın kalın gövdesinde bir gedik açılmıştı, ama bu gedik, henüz Çağdaş Bilimler’in topluca aktarılabilmesi için yeterince büyük değildi.

    XVIII. yüzyılın son çeyreğinde, Mühendishâneler ve özellikle de Mühendishâne-i Berrî-i Hümâyûn (1795) ve XIX. yüzyılın ilk yarısında ise Tıbbiye, Mülkiye ve Harbiye gibi medrese dışı eğitim ve öğretim kurumları açılınca ve bu kurumlarda yetişen [ve çoğu subay olan] şahıslar siyasî ve idarî mevkilere yerleşince, Geleneksel Bilgi Topluluğu’nu temsil eden Âlimler’in, Hakîmler’in ve Mutasavvıflar’ın karşısına Yeni Bilgi Topluluğu’nu temsil eden Bilginler çıkmaya başlamış ve böylece aşağı yukarı XVI. yüzyılda başlayan Çağdaş Bilimler’in Türkiye’ye [ve dolayısıyla İslâm Dünyası’na] aktarılması yönündeki girişimler, büyük ölçüde XIX. yüzyılın Birinci Yarısı’nda istenen olgunluğa ulaşmıştı. Modern Bilimler’in Batı’dan Doğu’ya Aktarılması Tarihi açısından bakıldığında, Hoca İshak Efendi ile Sâlih Zeki Bey’in katkıları, hakikaten de insanı hayrete düşürecek ölçüde büyüktür.

    Sonunda Âlimler’in ve [bir yere kadar Hikmet’i de soğurmuş] Mutasavvıflar’ın direnci kırılmaya başlamıştı; bütün XIX. yüzyılda ve bunu takiben XX. yüzyılın ilk çeyreğinde yürüyen çeviri etkinliği sonucunda, Batı Bilimi’nin büyük bir kısmı, Doğu’ya ve özellikle de Türkiye’ye aktarıldı ve buna bağlı olarak “İlim” alanında yapısal bir değişim gerçekleştirmek için gerekli olan entelektüel arayışlara girişildi; kısacası “İlim”, “Hikmet” ve “Marifet” [veya daha doğrusu İkinci Dönem’de artık büyük ölçüde “Marifet”e dönüştürülmüş “İlim” ve “Hikmet”], Modern Bilimler’i kapsamak ve daha önce yaptığı gibi, mümkünse soğurmak maksadıyla atağa kalktı; ancak hem “Science”ın kendisini ve hem de “Science” olarak adlandırılan bilimi fikrî yönden koruması altına alan felsefî öğretiyi, yani “Pozitivizm”i, kendi müktesebâtı doğrultusunda tadil edebileceği epistemolojik unsurlar içermiyordu [veya az miktarda içeriyordu]; Çağdaş Bilimler tamamen dünyevîydiler ve Tanrı’yı bir yana bırakalım, dünyevî olmayan en ufak bir varlığı bile içlerinde barındırmak istemiyorlardı; dolayısıyla, bazen Türkler’in “fen” olarak da dile getirdikleri bu “Science”, İslâm Uygarlığı içinde yuvalanınca, büyük bir “epistemolojik kırılma” meydana gelmiş ve “İlim”, “Hikmet” ve “Marifet”, sonradan “Bilim” olarak karşılanacak “Science”dan, kesin bir biçimde ayrılmıştı!

    Hiç kuşkusuz bu epistemolojik kırılma, Birinci Dönem’dekine benzer bir bunalımın doğmasına sebebiyet vermişti ve söz konusu bunalım tamamen giderilmeden, Müslümanlar’ın ve Türkler’in Çağdaş Batı Bilimleri’ni yürekten benimsemeleri ve geliştirmeye çalışmaları mümkün görünmüyordu; “Marifet”, Naklî İlimler ile Aklî İlimler’in arasını bulmuş ama bunu yaparken [tarifi üzerinde çok kolay uzlaşılamayan bir insanî yetenek olan Sezgi’yi temele aldığı için] Akıl’dan veya bunun bir sonucu olan Aklî Bilgi’den büyük ölçüde uzak düşmüştü; şimdi “Marifet”, Çağdaş Bilimler’in dayandığı rasyonalizmin [hiç değilse asgarî] gereklerini yerine getirecek biçimde yeniden tanımlanmaya muhtaçtı; öyle ki bu tanım, Sezgi ile Akıl’ı birbirine yaklaştırmak ve hatta mümkünse [Ortaçağ’daki tartışmalar sonucunda alınan mesâfeyi göz ardı etmeksizin] birçok Batılı filozofun yaptığı gibi, Sezgi’yi Akıl’ın içine yerleştirerek alabildiğine “aklîleştirmek” mecburiyetindeydi; böylece Âlim, Hakîm, Mutasavvıf ve Bilgin [yani İslâm Dünyası’ndaki bilgi hayatını temsil eden dört büyük aktör] bir şahısta toplanmış ve tam manasıyla bir “vir sapiens” [insân-ı kâmil değil, ama mükemmel insan] ortaya çıkmış olacaktı; ancak bu nasıl yapılacaktı [meselâ Sezgi, hem ilâhî hakikatleri ve hem de tabîî hakikatleri dolayımsız biçimde bildirecek aklî bir yeti olarak görülebilir miydi ve şayet görülebilirse, bir zamanlar küfürle suçlanan Hükemâ-yı İslâmiyye’nin birbirinden az çok farklılıklar arz eden felsefî öğretilerinin ne kadar uzağına düşülmüş olurdu?] ve Geleneksel Tasavvuf Öğretisi, Çağdaş Bilimler’in sonuçlarını hesaba katacak bir epistemolojik müdahâle ile insanları tatmin edici bir dönüşüme nasıl uğratılacaktı?

    XIX. yüzyıl Osmanlı Düşünürleri’nden Hoca Tahsin Efendi’nin Târîh-i Tekvîn yâhûd Hilkat’i [daha çok “bilim” cephesinden] ve Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi’nin Hikmet gazetesinde yayımlanan “Tasavvuf-ı İslâmî ve Fünûn-ı Cedîde ve Felsefe”si [daha çok “tasavvuf” cephesinden] aslında bu sorunu çözmeyi amaçlıyordu; ama muhtemelen söz konusu düşünürlerin felsefî donanımlarının yeterli olmaması ve söz konusu “epistemolojik bunalım”ın böyle dört terimli bir epistemolojik denklem içerisinde çözülmesi gerektiğini yeterince iyi bir biçimde anlamamaları nedeniyle, her iki incelemede de yeterince derine inilememiş ve “İlim”, “Hikmet”, “Tasavvuf” ve “Bilim”i mükemmel bir biçimde uzlaştırarak söz konusu “epistemolojik kırılma”yı giderecek nihaî bir çözüme ulaşılamamıştı.

     

    Kaynak: Remzi Demir, “İlim ve Scientia”, Bilim ve Felsefe, İstanbul 2016, s. 13-29.