Bölüm anahatları
-
Ortaçağ’da Astronomi ve Astroloji
Ortaçağ Astronomisi, Ptolemaiosçu (Batlamyusçu) Yer-merkezli Evren Sistemi’ne dayanmakla birlikte kuramsal ve kılgısal bakımlardan önemli gelişmeler kaydetti.
Yer-merkezli Evren Sistemi’nde Cosmos, Ay Feleği ölçüt alınarak Ay-üstü Âlem ve Ay-altı Âlem olmak üzere iki kısma ayrılmış ve Ay-üstü Âlem’in eterden, Ay-altı âlem’in ise, aşağıdan yukarıya doğru Toprak, Su, Hava ve Ateş’ten oluştuğuna inanılmıştı.
Ay-üstü Âlem astronominin, Ay-altı Âlem ise fiziğin konusuna giriyordu.
Astronomi, Ay, Merkür, Venüs, Güneş, Mars, Jupiter, Satürn olmak üzere yedi gezegen yıldızlar (kevâkib-i seyyâre) ile bunların üstündeki felekte bulunan çok sayıda sabit yıldızların (kevâkib-i sâbite) hareketlerini gözlemleme ve geometrik-mekanik modellere indirgeyerek anlamlandırma ve açıklama gayreti içindeydi.
Kopernik gelinceye kadar göksel cisimlerin dizilimlerinde ve Uranüs gezegeni keşfedilinceye kadar da göksel cisimlerin sayılarında herhangi bir değişiklik yapılamayacaktı.
Kuramsal Astronomi’deki bir tartışmanın sonraki çağlar için oldukça önemli olduğu anlaşılmaktadır. Buna göre, Müslüman Astronomlar’dan bazıları Platoncu Evren Tasavvuru’nu benimseyerek Cosmos’un mükemmel bir matematiksel modellemesi için uğraşırken, Aristotelesçi Evren Tasavvur’unu benimseyen Müslüman Astronomlar ise Cosmos’un mükemmel bir fiziksel modellemesi için uğraşmışlardı. Özellikle İbnü’l-Heysem’le başlayan ve Ali Kuşçu ile süren ikinci eğilim, kanaatime göre sonradan Batı’da teşkil ve takviye edilecek mekanik evren anlayışının temelini teşkil edecektir.
Diğer önemli bir katkı ise, eksantrik ve episikl gibi Yunan Astronomisi’nden miras alınan küre veya daire temelli matematiksel düzeneklerle astronomik rasatlar sonucunda derlenen yeni verilerin uzlaştırılması ve uylaştırılması yolundaki kuramsal çalışmalardan çıkmıştır. Öyle ki bu çalışmalar, bir süre sonra Ptolemaiosçu Astronomi’nin, “Cosmos’un merkezinde Dünya bulunur” ve “Ay-üstü Âlem’de bütün devinimler eksantrik ve episikl düzeneklerle açıklanabilir” gibi bazı temel postülalarının (koyutlarının) sorgulanmasıyla sonuçlanacaktır.
Meselâ Nasîrüddin-i Tûsî’nin, “Tûsî Çifti” olarak anılan düzeneğinin astronomik açıklama olanaklarını daha da geliştirmiş olduğu söylenebilir.
Bir araştırma kurumu olarak rasathanenin Ortaçağ İslâm Dünyası’nda kurulduğu savlanabilir. Müslüman Astronomlar, ampirik bilginin önemini kavramışlar ve Yunan ve Hint Astronomları’ndan miras aldıkları gözlem verilerini dakikleştirmek için gözlem araçlarının boyutlarını büyütmüşler ve sayılarını arttırmışlardı. Bu durum, söz konusu ekipmanın “dârü’r-rasad” (gözlem evi) olarak adlandırılan yapılarda korunması ve kullanılması mecburiyetini de beraberinde getirmişti.
Bilinmektedir ki bu türden bir araştırma kurumu için gerekli olacak harcamaların karşılanabilmesi için beytü’l-mâl denilen hazineden veya vakıflardan düzenli olarak para aktarmak gerekiyordu; acaba, sultanları ve vakıf sahiplerini bu hususta özendiren etmenler nelerdi?
Astronomi tarihçilerinin tahminlerine göre, bu hususta özellikle iki ihtiyacın giderilmesi önemli bir rol oynadı: (1) Bunlardan biri, takvimlerdeki hataların giderilmesiydi; böylece hem ekim-biçim gibi dünyevî faaliyetlerin, hem de namaz ve oruç gibi dinî faaliyetlerin belirli bir düzen içinde gerçekleştirilmesi mümkün olacaktı. (2) Diğeri ise, gerek kişisel, gerekse kamusal sorunları çözümünde sıklıkla danışılan müneccimlerin veya astrologların tahminlerini sağlıklı bir şekilde yapılabilmeleri (!) için güvenilir astronomik bilgiler toplamaktı.
Çok sayıda rasathane inşa edildi. Aletsiz olarak gözlemlenebilen son gezegen Satürn’ün bir periyodunu tamamlayabilmesi için gereken takriben 30 senelik süreler için inşa edilen bu kurumlar arasında en meşhur olanları, Tûsî’nin Meraga Gözlemevi, Uluğ Bey’in Semerkand Gözlemevi ve Takiyüddin’in İstanbul Gözlemevi idi.
1575’de inşa edilen ve ancak 5 sene kadar çalışabilen İstanbul Gözlemevi, rasat araçları bakımından, Tycho Brahe’nin kurduğu Uraniborg Gözlemevi kadar mükemmel bir kurumdu. Bilim tarihçilerimizden Sevim Tekeli, “Nasirüddin, Takiyüddin ve Tycho Brahe’nin Rasat Aletlerinin Mukayesesi” adlı makalesinde bu gözlemevlerini birbirleriyle mukayese etmiş ve İstanbul Rasathanesi’nin astronomik çalışmalar için dönemin en uygun kurumlarından biri olduğu kanıtlamıştır.
Osmanlı Âlemi’nde çok sık karşılaştığımız muvakkithanler ise daha küçük boyutlu ve daha dar amaçlı gözlemevleri olarak nitelendirilebilir; genellikle câmilerin yanında inşa edilen bu tek odalı yapılar, muvakkit denilen ve vakit tayini ile görevlendirilen şahısların istihdamlarını olanaklı kılmıştı. Burada bulunan usturlab ve rub-ı mukantara gibi basit gözlem araçları ile bunların kullanımına dair kaleme alınmış risaleler ve bazı temel zicler (almanaklar), toplum nazarında astronominin bir bilim dalı olarak görünürlüğünü arttırmış olmalıdır.
Gözlem araçları kadar matematiksel araçların da iyileştirilmesi gerekiyordu; Ptolemaios da dahil olmak üzere bütün Yunan Astronomları, açı veya yay hesaplarını kirişler üzerinden yapmışlardı; ancak Müslüman Astronomlar, Hindistan’dan aktarıldığı belirtilen “sinüs fonksiyonu” ile bununla irtibatlı olan kosinüs, tanjant ve kotanjant fonksiyonlarının, hesaplama açısından sağlamış oldukları geniş olanakları fark ettiklerinde, sinüs ve tanjant tabloları hazırlayarak küresel trigonometriyi ve bununla irtibatlı olarak küresel astronomiyi bir üst boyuta taşımışlardı.
İslâm Astronomisi, esasen Ptolemaios’un el-Mecistî olarak bilinen Mathematike Syntaxis’ine, İslâm Astrolojisi ise el-Makâlât el-Erba‘a olarak tanınan Tetrabiblos’una dayandırılmıştı. Evet, astroloji bir sahte-bilimdi, ancak yukarıdaki açıklamadan da anlaşılacağı üzere bütün Ortaçağlar boyunca hem kozmolojik tasavvurun hem de astronomik araştırmaların gelişmesine müsbet yönde katkılarda bulunmuştu.
Osmanlı İmparatorluğu gibi güçlü örgütlenmelerde müneccimbaşılık makamı, genellikle ihmal edilen önemli bir resmî işlevin yerine getirilmesiyle yükümlü kılınmıştı: “Bilimsel Danışmanlık” (!) Gerçekten de temel atma, sefere çıkma gibi birçok kamu faaliyetleri için uygun vaktin belirlenmesine yönelik çalışmalar, müneccimbaşıları tarihin ilk bilim politikacıları haline getirmişti. Nitekim Takiyüddin’e kurdurulmuş olan İstanbul Rasathanesi’nin yıktırılması için dönemin Şeyhü’l-İslâm’ından bir fetva alınması, ulemanın ve özellikle de fukahanın bu konudaki önceliklerini kaybetmeme isteklerinden kaynaklanmış olabilir: Devlete, astroloji gibi Yunanî bir ilim değil, ama fıkıh gibi İslâmî bir ilim yön vermelidir…
