Bölüm anahatları
-
Ortaçağ’da Fizik ve Kimya
Müslüman Fizikçiler, Aristoteles Fizik’ini benimsemiş ve doğaya yönelik araştırma ve sorgulama çalışmalarını, bu fizik üzerinden yürütmüşlerdir. Buna göre, Ay-altı Âlem’de bulunan bütün cisimler, aşağıdan yukarıya doğru sırasıyla Toprak, Su, Hava ve Ateş unsurlarının (Anâsır-ı Erba‘a) muhtelif oranlarda karışımından oluşmuştur; Toprak ve Su unsurlarının baskın olduğu cisimler, Yer’in merkezine doğru, Hava ve Ateş unsurlarının baskın olduğu cisimler ise merkezden dışa doğru doğrusal hareketler yaparlar. Hızlar ivmesizdir. Kuvvet uygulanarak doğal yerlerinden kopartılan cisimler, kuvvet etkisi yok olduğunda doğal yerlerine dönerler.
Ne Ay-altı Âlem’de ne de Ay-üstü Âlem’de boşluk vardır; unsurlar her yeri kaplar; bu nedenle, bütün oluş ve yok-oluşlar mekanik bir biçimde gerçekleşir.
Müslüman Fizikçiler arasında adı anılmaya değer olanı İbnü’l-Heysem’dir. “Deneysel Yöntem”in oluşumuna büyük katkıda bulunan İbnü’l-Heysem (965-1039), Eukleides’ten beri savunulagelmekte olan “Göz-ışın Kuramı” (ışık ışınlarının gözden çıkarak nesnelere ulaşması sonrasında görmenin oluştuğunu savlayan kuram) yerine “Nesne-Işın Kuramı”nı (ışık ışınlarının nesneden çıkarak göze ulaşması sonrasında görmenin oluştuğunu savlayan kuram) koymuş ve optiğin yansıma ve kırılma gibi alanlarında yapmış olduğu deneylerle görüşünü kanıtlamıştır.
İbnü’l-Heysem’in bu alandaki çalışmalarını Kemâlüddîn el-Fârisî ile Takiyüddin ibn Maruf sürdürmüştür. El-Fârisî, gökkuşağının oluşumunu doğru bir biçimde açıklamayı başarmış, Takiyüddin ise eserinin sonunda bir dürbün imal ettiğinden bahsetmiştir.
Sultan II. Bayezid Dönemi’nde (1481-1512) Şiraz’dan İstanbul’a gelen âlimlerden Hasan ed-Dihlevî, Risâle-i Mirâtiyye adlı Farsça çalışmasında aynalara ilişkin bilgiler vermiş ve bir yerinde Horasan ve Hindistan beldelerinde bazı yolcuların ellerinde Frengistan’da gelen değişik bir ayna gördüğünü belirtmişti .
Takiyüddin de, “ilm-i menâzır” (optik) ile ilgilendi ve 1574 yılında Nevru Hadîkati’-Ebsâr ve Nûru Hakîkati’l-Enzâr (Görüş Bahçesinin Çiçeği ve Göz Hakikatinin Işığı) adlı eserini yayımladı. İbnü’l-Heysem’in Kitabü’l-Menâzır’ı (Ölümü 1040 civarı) ile aslen onun şerhi olan Kemâlüddin Ebu’l-Hasan el-Fârisî’nin (Ölümü 1320 civarı) Tenkîhü’l-Menâzır’ına dayanan bu çalışma, üç bölümden oluşmuştur: Birinci Bölüm’de doğrudan görme, İkinci Bölüm’de yansıma ve Üçüncü Bölüm’de ise kırılma konuları ayrıntılı bir biçimde incelenmiştir. Bu inceleme esnasında deneysel çalışmalar da yapılmış ve meselâ yansıma ve kırılma deneyleri sırasında açı-ölçümü işlemleri için geliştirilmiş aletler vasıtasıyla kanıtlama yoluna gidilmiştir.
Gözlük ve büyülteç dediğimiz pertavsız da, Takiyüddin tarafından bilinmektedir; nitekim Üçüncü Bölüm’ün “Kırılmayla Oluşan Görme Kusurlarıyla İlgili Kısmın Sonucu” alt-başlığını taşıyan kısımda şöyle bir iadeye rastlanmaktadır:
“Diyoruz ki ortamda bulunan ışıklar eğer ortama nüfûz ederlerse ortamın yoğunluğundaki kırılma dolayısıyla, ışığın kuvvetinin artmasını gerektiren özel bir konumda toplanmış olurlar. Bu özellik, görme gücü zayıf kimselerin ışığı toplamaları sonucu ortaya çıkan kuvvetlenmeden dolayı nesneleri daha net görmelerini sağlayan billurdan yapılmış merceklerdeki özellik değildir. Bunlar çok küçük olan nesneleri de büyütürler. Öyle ki nesne ve göz arasındaki uzaklığı kısaltırlar” .
Optik Tarihi ve Astronomi Tarihi açısından asıl önemli katkı ise, hiç şüphe yoktur ki yapıtın sonunda cam bir kürede (billûr) kırılma sonrası oluşan görüntüler incelendikten sonra, Takiyüddin tarafından bir “kırılmalı teleskop”un (refracting telescope) yapılmış olduğunun açıkça beyan edilmesidir:
“Ben uzakta bulunmaları nedeniyle görülemeyen eşyayı en ince ayrıntılarıyla gösterebilen ve ortalama uzaklıklarda bulunan gemilerin yelkenlerini bir ucundan tek gözle baktığınızda görebileceğiniz ve Yunanlı bilginlerin yapıp, İskenderiye Kulesi’ne yerleştirmiş olduklarına benzer bir billur yaptım. Allah ömür ferahlığı verdiğinde yapılışını ve gözlem yöntemini anlatan bir risale yazacağım. İnşaallahu Teâlâ.”
Bu risale yazıldı mı? Bilemiyoruz; ancak şurası bir hakikattir ki burada söz konusu edilen alet, Batı Teknoloji Tarihleri’nde “monocular”, “spyglass” veya “téléscope” olarak adlandırılan bir dürbün veya teleskoptur ve bir Felemenk gözlükçüsü olan Hans Lippershey’in (1570-1619) 1608 yılında patentini almasından çok daha önce Takiyüddin tarafından yapılmış ve muhtemelen kullanılmıştır.
El-Hâzinî ise, hidrostatik ve mekanik konularını kapsayan Kitâb Mizân el-Hikme adlı eserinde (Fizik Terazisi, 1121), birçok katı ve sıvı maddenin özgül ağırlığını ölçmüş ve tablolar halinde vermiştir.
Simya veya Kimya çalışmaları da aynı ontolojik temele dayanır; ancak Yedi Gezegen’e karşılık gelen Yedi Metal’in (yani sırasıyla Altın, Gümüş, Bakır, Demir, Kurşun, Kalay, Hâr-ı Sînî’nin) birbirlerinden farklılaşmalarını kuramsal olarak açıklayabilmek için Câbir ibn Hayyân (721-815?) tarafından Kükürt-Civa Teorisi geliştirilmiştir.
Bu teoriye göre, bütün metaller [XIX. yüzyıldaki Atom Kuramı’nda elektron ve protonun yerini tuttuğunu varsayabileceğimiz] kükürt ile civanın farklı oranlarda karışmasından oluşmuştur; bu nedenle sonradan “el-iksir” olarak adlandırılacak bir katalizör aracılığıyla bu oranlarda uygun değişiklikler yapılabilir ve meselâ nitelikçe soğuk ve kuru olan kurşundan bu katalizörün de devreye sokulduğu simyevî işlemler yardımıyla nitelikçe sıcak ve yaş olan altına geçilebilir.
Esasen altın üretimine yönelmiş bu gayretlerin ne faydası oldu?
Simyanın kuramsal alt-yapısı çürüktü; simyahânelerde yapılan tecrübeler, [ki modern deneysel yöntemin temellerinin oluşumuna büyük katkıda bulunacaktır] bu hakikatin keşfedilmesine ve simyadan kimyaya geçilmesine yol açtı; bu arada gerçekleştirilen analiz ve sentez işlemleri, maddenin yapısını anlaşılmasına yardımcı oldu; yeni teknikler ve bunların uygulanabilmesi için gerekli olan yeni araçlar geliştirildi. Bu birikim daha sonra Arapça’dan Latince’ye aktarıldı ve çağdaş kimyanın temellerinin şekillenmesine katkıda bulundu.
