Bölüm anahatları

  • Ortaçağ’da Doğa Tarihi (II)

     

    Nebâtî Nefs’ten sonra gelen Hayvânî Nefs’in iki kuvveti vardır:

     

    (1) “Hareket Ettirici Kuvvet”: Bu kuvvet iki çeşittir:

     

    (a) “Şehevî Kuvvet”: Canlı, bununla güzel gördüğü şeyleri elde etmeye çalışır.

     

    (b) “Gazap Kuvveti”: Canlı, bununla kötü gördüğü şeylerden kaçınmaya çalışır. Bu Hareket Ettirici Kuvvet, beş dış ve beş de iç duyunun hizmet ettiği İdrak Ettirici Kuvvet üzerinde itici bir güç gibi rol oynar.

     

    (2) “İdrak Ettirici Kuvvet” (Kuvvet-i Müdrike): Dış ve İç Duyular’dan oluşur.

     

    Beş dış duyu şunlardır:

     

    (a) Dokunma

    (b) Koklama

    (c) Tatma

    (d) İşitme

    (e) Görme

     

    Beş iç duyu ise şunlardır:

     

    (a) Ortak Duyu (Hiss-i Müşterek): Hiss-i Müşterek, beş dış duyu tarafından dışarıdan toparlanan bütün duyumların alıcısıdır; bu bakımdan, içine beş nehrin döküldüğü bir göle benzetilmiştir. Bunun yeri, toplam üç tane olan beyin hücresinden, en baştakinin önünde bulunmaktadır.

     

    (b) Hayâl: Hayâl, Hiss-i Müşterek tarafından toplanan algıların deposudur. Nitekim bir nesne bizim önümüzde bulunduğu müddetçe sûreti Hiss-i Müşterek’te akseder; ancak önümüzden kaldırıldığı zaman nesnenin sûreti, ortak duyudan çekilerek hayâle gönderilir. Hayâl, öndeki beyin hücresinin arka tarafında bulunur.

     

    (c) “Vehmetme Kuvveti”: Bu kuvvet, bir dosta duyulan sevgi ve bir düşmana duyulan nefret gibi, bireylerde kendini gösteren, fakat dış duyularla algılanamayan ahlâkî nitelikleri idrâk eden melekedir. Ortadaki beyin hücresinin arka tarafında yer alır.

     

    (d) “Saklama Kuvveti”: Hafıza, Kuvvet-i Vâhime tarafından alınan izlenimlerin deposudur; yeri arka beyin hücresindedir.

     

    (e) “Tasarruf Etme Kuvveti”: Merkezde bulunan ve orta beyin hücresinin ön tarafında yer alan bu kuvvet, her iki taraftan da izlenimler alır ve bunları dilediği şekilde birleştirir veya ayırır. Bu bizim “Muhayyile” (imagination) dediğimiz şeye eşittir, gümüş selviler ve yakut dağlar gibi, şâirlerin hayâlî icatları bunun işidir.

     

    Son olarak Nefs-i Nâtıka ise, iki husûsî meleke ile diğerlerinden ayrılır:

     

    (a) “Bilme Kuvveti”: Bu kuvvet, Kuramsal Felsefe’nin (Hikmet-i Nazariyye) anlaşılmasını sağlar.

     

    (b) “Yapma Kuvveti”: Bu kuvvet ise, Kılgısal Felsefe’ye (Hikmet-i ‘Ameliyye) uygun olarak davranılmasını sağlar.

     

    Sadece “Nefs-i Nâtıka” genel sonuçlar çıkarabilir ve soyut kavramlar oluşturabilir.

     

    “Nefs-i Nâtıka”, kavramları doğrudan idrâk eden, bedende kuvvetler aracılığı ile görev yapan, “basît” ve “gayr-i cismânî” bir “cevher” olarak tanımlanır. Nefs-i Nâtıka’nın, “cevher” (töz) olduğunun veya “‘araz” (ilinek) olmadığının kanıtı, ‘arazları, yani aklî ve zihnî izlenimleri almaya muktedir olmasıdır; bir ‘arazın başka bir ‘arazı alması mümkün olmadığına göre, Nefs-i Nâtıka bir cevherdir.

     

    Kavramları doğrudan idrâk ettiğinin kanıtı ise şudur: Nefs-i Nâtıka, kendi varlığını idrâk etmektedir [Yalnız düşünmekte olduğunu kavramak, Descartes gibi, düşündüğü için varolduğunu kavramaktan farklıdır; acaba bu iki “farkındalık” arasındaki düşünsel mesâfe ne kadardır?], çünkü bir nesne ile bu nesnenin kendi varlığı arasında bir vâsıtanın aracılık yapması imkânsızdır. Bundan dolayı filozoflar, bilmek, bilinen ve bilenin aslında bir olduğunu söylerler. Nefs-i Nâtıka’nın Fiziksel Âlem ile temasının, duyulanlar aracılığıyla olduğu hususu ise aşikârdır ve kanıta ihtiyacı yoktur.

     

    “Basît” oluşu veya “Mürekkeb” olmayışı, yani bölünemez ve ayrışamaz oluşu ise şöyle kanıtlanabilir: Nefs-i Nâtıka, “vahdet” gibi kesinlikle “basît” olan çeşitli şeyleri bilmeye muktedirdir; bilgi, bilinen şeyin izleniminin, bilenin zâtına karışıp onun bir parçası hâline gelişinden ibaret olduğu için, bunun bir sonucu olarak, “basît”i bilenin, mutlaka kendisi de “basît” olmalıdır.

     

    Gayr-i cismânî oluşunun kanıtı ise şudur: Cevherler ya cismânî ya da gayr-i cismânîdir; eğer dış duyularla idrâk edilebiliyorsa cismânî, edilemiyorsa gayr-i cismânîdir. Nefs-i Nâtıka, dış duyularla idrâk edilememektedir, öyleyse gayr-i cismânîdir.

     

    Son olarak Nefs-i Nâtıka’nın ölümsüz oluşu, onun bir “cevher” olmasından veya “‘araz” olmamasından çıkarılmıştır; çünkü sadece ‘araz ve sûret gelir geçer, cevher ise ebedîdir.

     

    Hayvanlar Âlemi’nin hükümdarı “İnsan” olduğu gibi, beşeriyetin pâdişâhı da “İnsân-ı Kâmil”, yani “Olgun İnsan”dır. Bütün Varlıklar (Mahlûkât), bilinçli veya bilinçsiz olarak, Birinci Akıl’ın (Akl-ı Evvel) Saf Düşünce’sine “tefekkür” ve “fazîlet” ile dâhil olabilen “İnsân-ı Kâmil” mertebesine erişmeye çabalarlar. Nefs, bu noktaya eriştiği zaman, arayışına yıllar önce çıktığı bu muhteşem varlığın sinesine dönmeye hazırdır. Bu yolculuğa, “Varlık Döngüsü” (Deverân-ı Vücûd) adı verilir. İlâhî Nûr’un veya Açılımcı Varlık’ın kıvılcımı, Nefsler’den, Felekler’den ve Unsurlar’dan geçerek aşağı yöndeki en alt nokta olan Yeryüzü’ne ulaşıncaya değin iner. Bu en alt nokta, “Tarîk-i Mebde’” (Mebde’ Yolu) veya “Kavs-i Nüzûl”dür (İniş Yayı). Bundan sonra Nefs’in, maden, bitki, hayvan ve insandan geçerek “İnsân-ı Kâmil” mertebesine erişinceye kadar sürecek olan yukarı yöndeki yolculuğu başlar; Nefs, burada ilk hareket noktası olan Birinci Akıl’a (‘Akl-ı Evvel) yeniden kavuşur. Bu yöndeki yolculuğa ise “Tarîk-i Me‘âd” (Me‘âd Yolu) veya “Kavs-i ‘Urûc” (Çıkış Yayı) adı verilir. Bu başarıldığı zaman yolculuk tamamlanmış olur.

     

    Kaynak: Remzi Demir, Philosophia Ottomanica, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde Türk Felsefesi, Cilt 1, Ankara 2005, s. 209-215.