Bölüm anahatları
-
Ortaçağ’da Beşerî Bilimler (Tarih, Siyaset ve Sosyoloji)
Ortaçağ’da, yöneticilere [yani sultanlara, başvezirlere, vezirlere ve diğer memurlara] devletin yapısını ve işleyişini anlatan siyasetnâmeler veya yöneticilerin uymak mecburiyetinde bulundukları ahlâkî ve dinî kuralları hatırlatan nasihatnâmeler kaleme alınmıştır; bunlarda karşılaşılan siyaset felsefesinin veya en azından öğretisinin kaynakları, yönetim sanatına ilişkin insanlığın müşterek birikimidir ve bu nedenle Yunan, Hint, İran ve İslâm Dünyaları’nın siyasî görüşlerinden ve deneyimlerinden derin izler taşır; buna karşın, bir Platon’da veya bir Fârâbî’de görüldüğü ölçüde “theoria”da incelmeyi değil, “praxis”de yetkinleşmeyi hedefler; bu yüzden azamî ölçüde “ütopia”lara kapalıdır; yeni bir siyaset geleneği teşkil etmeyi değil, eski siyaset geleneğini tekmîl etmeyi tercih eder; “monarşi”yi yüceltir ve sultanın veya padişahın [şahlar şahının = imparatorun] mutlak otoritesini zafiyete uğratacak herhangi bir tertibe veya tedbire müspet bakmaz; çünkü iktidarın paylaşılmasının “Nizâm-ı ‘Âlem”in bozulması ve “Kutsal Devlet”in yıkılması ile sonuçlanacağına inanır.
Daha önce tanıttığımız Organik Evren Tasavvuru, beraberinde Organik Toplum Tasavvuru’nu da getirir.
Nizâm-ı ‘Âlem, yönetenler ile yönetilenlerin, yani “Erkân-ı Erba‘a” (Dört Sınıf) olarak adlandırılan Âlimler, Askerler, Zanaatkârlar ve Çiftçiler’in yerlerini ve görevlerini bildikleri ve buna uygun olarak davrandıkları bir Cosmos’tur; eğer yönetenlerden birisi, “hadd”ini [sınırını ve dolayısıyla tanımını] aşarsa [ki bu vakit zâlim olur], yöneten ile yönetilen arasındaki denge bozulur ve toplum hastalanır; bu durumda “cumhur”, toplumun tedavisi için, yöneteni “adâlet”e davet eder; yöneten, bu davete icabet ederse, yerini korur, etmezse yerini [ve elbette başını] kaybeder; eğer yönetilenlerden bir veya birkaç “rükn” (sınıf), “hadd”ini aşarsa, [tıpkı Dört Hılt’tan birinin azalması veya çoğalması sonucunda insan bedeninin hastalanması gibi] Nizâm-ı ‘Âlem yeniden bozulur ve toplum hastalanır; hastalığın tedavisi için, yönetenin “hadd”ini aşan rükn’e veya birkaç rükn’e yeniden “hadd”ini, yani sınırını ve tanımını bildirmesi gerekir.
En tanınmış siyasetnâmelerden birisi de Nizâmü’l-Mülk’ün Siyâsetnâme’sidir. Osmanlı Yöneticileri tarafından da ilgiyle okunulan ve yararlanılan bu eser, monarşik bir devletin yönetimi için gerekli olan temel idarî ve ahlakî bilgilerin takdimi maksadıyla yazılmıştır.
İbn Haldun’un Mukaddime’si ise, özellikle sosyoloji tarihi açısından büyük bir önem taşımaktadır; çünkü burada serimlenen “etvar-ı hamse” (beş tavır) nazariyesi, [ki toplumların, tıpkı bunları teşkil eden bireyler gibi gelişme duraklama ve çökme aşamalarından geçtiklerini savlamaktadır], tarihsel-toplumsal olayları kuramsal bir çerçeveye oturtarak anlamlandırmak istemiştir. Bugün organizmacı olarak adlandırılan bu toplum ve tarih felsefesi, özellikle Osmanlı Tarihçileri üzerinde oldukça etkili olmuştur.
Osmanlı Düşünürleri’nin “praxis”e yönelik tutkusu [yalnız bu tutkuyu iyi tanımlamak gerekir: praxis’ten kasıt, günlük siyasî sorunların çözümüne yönelik bir öneriler-ağı veya kuram geliştirmeye yönelik bir yaklaşım içinde bulunmaktır ve bu yönüyle praxis’in “theoria”dan tamamen ilintisiz olduğu söylenemez], XVI. yüzyılın son çeyreğinden itibaren, siyasî gelişmelere bağlı olarak daha da yoğunlaşmış ve siyaset felsefesi ile siyaset bilimi arasında salınan ıslahatnâmeleri kaleme almalarıyla sonuçlanmıştır. Islahatnâmelerin [ki bazıları düpedüz maliyede, askeriyede ve diğer alanlarda karşılaşılan sorunları çözmeye yönelik bilimsel raporlardır] temel problemi, bozulan Nizâm-ı ‘Âlem’i yeniden kurmak veya bunun yerine Frenkler’in bilgilerinden ve deneyimlerinden yararlanarak Nizâm-ı Cedîd’i (Yeni Düzen) aktarmak için alınması gereken uygun tedbirleri belirlemektir; söz konusu tedbir önerileri, çoğu kere bugün de kullandığımız bazı yöntemlerle derlenen emprik verilere [meselâ nüfus, maaşlar vs.] dayanmaktadır ve bu yönleriyle oldukça “çağdaş” bir havaları vardır [hatta denilebilir ki Türkiye’de siyaset düşüncesinin oluşumunda Osmanlı Düşünürleri’nin ve bu arada ıslahatnâme yazarlarının büyük katkısı olmuştur ve bu süreç, Avrupa’daki gelişmelere koşut olarak XVI. yüzyılın sonlarında başlamıştır]; ancak bunların, yani önerilerin bazıları felsefî bir çerçeveye oturtulduğu halde, bazıları oturtulmamıştır; bu nedenle Türk Siyaset Felsefesi Tarihi bakımından doğru bir belirlemede bulunabilmek için, başta Gelibolulu Mustafa Âlî, Hasan Kâfî el-Akhisarî, Veysî, Koçi Bey, Kâtib Çelebi, Hezârfen Hüseyin Efendi ve İbrahim Müteferrika’nınkiler olmak üzere, bütün ıslahatnâme yazarlarının eserlerini ciddî bir biçimde incelemek gerekecektir.
Meselâ bunlardan Kâtib Çelebi’nin daha ziyâde malî reformlara yönelik Düstûr el-‘Amel li-Islâh el-Halel’i “antropomorfik analoji metodu” bakımından veya İbrahim Müteferrika’nın, askerî reformlara yönelik Usûl el-Hikem fî Nizâm el-Ümem’i ise Avrupa’daki askerî gelişmeleri ve bu gelişmelerin dayandığı bilimsel ve teknolojik alt yapıyı temele alan “mukâyeseli tetkik metodu” bakımından anılmaya değerdir.
Gelecekte yaşanacak büyük siyasî dönüşümleri ve devrimleri muştulayan [ve hatta muştulamak bir yana tahrik ve teşvik eden] ıslahatnâmelerin yenileştirici ruhu, Tanzimat, Meşrûtiyet ve Cumhuriyet Dönemleri’nin siyasî kararları ve uygulamaları üzerinde dolaşmaktadır ve bu nedenle, ıslahatnâmeleri hesaba katmayan ve değerlendirmeye almayan düşünce tarihleri ve dolayısıyla siyaset tarihleri kaçınılmaz olarak eksik kalmaya mahkûmdur. Bilindiği üzere, tarihî yorumların doğruluğunu güvence altına alan şey, niceliksel ve niteliksel bakımdan tarihî verilerin yeterliliğidir; ıslahatnâmeler de söz konusu alanların doğru bir biçimde anlaşılabilmesi için önemli bulgular sunmaktadır; bunlar ihmal edilirse, tarih de tahrif edilmiş ve hakikat, bir takım sahte vizyonların ardına hapsedilmiş olur.
Kaynak: Remzi Demir, Philosophia Ottomanica, Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde Türk Felsefesi, Üç Cilt, Ankara 2005-2007.
