Bölüm anahatları

  • 3.         Hafta                          Çarlık Rusya’sının Kafkasları İşgali

    Konular:  Kabardey, Çeçen beylerinin ve Kakhet Çarının Moskova’ya yardım için müraciatı; Petronun Kafkasya seferi; Rus askeri taktiği; Rusya-Osmanlı ve Rusya-İran savaşları; Şeyh Şamil hareketi (1836-59).

     Temel Okumalar:    

    -         Kezban Acar, Kafkasya'da Rus İstilası ve Direniş Hareketleri - https://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=356212&/Kafkasyada-Rus-%C4%B0stilas%C4%B1-ve-Direni%C5%9F-Hareketleri-/-Dr.-Kezban-Acar-

    -      Tarihsel Açıdan Kuzey Kafkasya,

                http://www.bilgesam.org/incele/998/-tarihsel-acidan-kuzey-kafkasya/#.WME3339-u-c    

    -           Ufuk Tavkul, Kafkasya Gerçeği, s.85-118;

    -           Wikipedia’dan uygun makaleler;

    -           Youtube’dan değişik videolar.

    Ders Notları:

    On dokuzuncu yüzyılda Kafkasya farklı etnik grupları ve Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Çerkesya, Mingrelia, Dağıstan, Osetya, Abhazya ve Karakalpakların, Çeçen ve İnguşların topraklarını içine alan geniş bir bölge idi. İlkçağlarda Romalıların-İskitlerin-Perslerin, Ortaçağlarda Bizanslılar-Sasaniler-Hazarların hakimiyet mücadelesine sahne olan bu bölge, 19. yüzyılda da İranlılar-Osmanlılar-Ruslar ve daha sonraları İngilizlerin etki ve mücadele alanı haline geldi. Bu derste, 19. yüzyılda Rusların Kafkasya'yı hangi amaçla ve nasıl işgal ettikleri ve onlara karşı gelişen direniş hareketlerinin özellikleri ve gelişimi açıklanacaktır. Bu yapılırken, bir anlamda Rus emperyalizminin Kafkasya'da yayılışının ana safhaları verilecektir.

    Rusların Kafkasya'ya ilgilerinin başlangıcı 16. yüzyılın yarısına kadar gider. Birçok modern tarihçi Rusya'nın 1552'de Kazan Hanlığı'nı zapt ettikten ve 1556'da Hacitarhan'ı ele geçirdikten sonra Kuzey Kafkasya'ya doğru açılmaya başladığını yazarlar. 18. yüzyılda Kafkasya'daki Rus işgali Petro ve Katerina döneminde yeni bir ivme kazandı. Petro 1722-23'te Derbend ve Bakü'yü ele geçirdi, ama bu başarılar "kısa ömürlü idi ve Ruslar İran Şahı Nadir Şah'ın baskıları sonucu buralardan geri çekilip, 1735 Gence Antlaşması ile Derbend ve Bakü'yü İran'a bırakmak zorunda kaldılar ve bu iki şehir Ruslar tarafından ancak 1812'de kesin olarak ele geçirebildi.

    Çariçe Katerina döneminde de Rusya'nın Kafkasya'nın işgaline yönelik çabaları devam etti. Ruslar Kabartayları ele geçirerek Kafkasya'daki merkezi geçitler üzerinde hâkimiyet sağladılar. Her ne kadar Osmanlı Devleti Rusların bu ilerleyişini 1768-74 Savaşı ile durdurmak istedi ise de başarılı olamadı. "Çerkesler ile Çeçenleri Kafkas hattına gönderme çabaları başarıya ulaşamadı. Ruslar, Daryal geçidini ilk defa, hem de bir araba yolunu inşa ederek aştılar ve Gürcü İmareti Krallığı'nın başkenti olan Kutayis'i (Kutais) ele geçirdiler." Osmanlı Devleti daha sonra bu bölgedeki Rus ilerleyişini kesmek için ve kendi ekonomik ve stratejik çıkarlarını korumak için 1781'de Karadeniz'in Asya kıyısında Anapa Kalesi'ni inşa ettirdi. Bu nokta Osmanlı'nın bölgede etkili olmasını sağlıyordu.
    Dağlılar arasında Rusya'ya karşı tutum içinde olan feodaller buradan destekleniyor, akınlar düzenlemek için gerekli hazırlıklar buradan yapılıyordu. Anapa aynı zamanda köle ticaretinde de önemli bir merkezdi. Burası Osmanlı tacirleriyle yerli feodaller arasında ticari işlemlerin yapıldığı yerdi. Anapa İslam'ın yayılması ve propagandası açısından da önemli bir yerdi.

    Osmanlı'nın bu ve benzer çabaları Rus ilerleyişini durdurmaya yetmedi. Özellikle Kuzey Kafkasya'da Ruslar önemli başarılar elde ettiler.

    Başarılarında askeri işgallerini birtakım sosyal, ekonomik ve siyasi politikalarla desteklemelerinin önemli bir rolü vardı. Bu politikaların başlıca özellikleri şunlardı: a) Kafkas topraklarına Kazak askerleri ve köylülerinin yerleştirilmesi ve stanitsaların kurulması b) Kafkas halkları içindeki sınıfsal anlaşmazlıklardan yararlanarak bazı ödüller ve imtiyazlar karşılığında eşraf ve feodal beyleri kendi taraflarına çekmek c) İslam dininin ve din adamlarının Kafkas toplumları içindeki etkisini azaltmak. Bu politikaları Ruslara Kafkasya'yı işgallerinde yardımcı oldu. Ama yine de Rusların Kafkasya'yı fethi çok kolay olmadı. Özellikle 19. yüzyılın başından itibaren görülen Kafkas direniş hareketleri Rusya'nın karşısına çıkan engellerden biri idi. Buna rağmen 1804-1810 yılları arasında Ruslar Kafkasya'da özellikle General P. Sisianov'un Kafkasya komutanlığı döneminde önemli kazanımlar elde ettiler.

    Sisianov) Karabağ, Şirvan, Şeki ile kolayca anlaşma imzalandı. Bu anlaşmalar uyarınca, hanlar iç işlerinde tamamen serbest olacaklar ve hanedanlar veraset haklarını koruyacaklardı. Karşılık olarak Rus garnizonlarını kabul edecekler, nakdi ve ayni haraç verecekler, daha da önemlisi, "Pax Russica"ya razı olacaklar, yani savaş ve dış siyasete ilişkin haklarını Rusya'ya teslim edeceklerdi. Buna yanaşmayan hanlıklar, Sisianov tarfından güç kullanılarak ikna ediliyorlardı. 1804'te Cevad Han'ın destani direnişine rağmen Gence işgal edildi. İki yıl sonra Derbend ile Kuba alındı...Ruslar ertesi yıl (Bakü'yü) kuşattılar ve çok geçmeden de zapt ettiler. Böylece 1810 yılına doğru Dağıstan ile Kuzeybatı Kafkasya dışında kalan yerler tamamen Rus hâkimiyeti altına düştü.

    Rusların Kafkasya'da ilerleyişi Kafkas halklarının direnişini de birlikte getirdi. Örneğin 1804'te Zolka denilen yerde Rus-İran Savaşı'nı da bahane eden Çerkesler yaklaşık 7000 kişilik bir kuvvetle Ruslara saldırdılar. Ama savaştan sayıca ve silahça üstün olan Ruslar galip çıktı. Benzer şekilde, 1809-1810 yıllarında Kaberdey köylerinde Ruslara karşı isyanlar çıktı ama bu isyanlar da Ruslar tarafından bastırıldı. Bu ve benzeri isyanlar, özellikle 1830'larda başlayanlar, Rusların Kafkasya'yı işgalini önleyemedi, ama büyük oranda zorlaştırdı ve geciktirdi.

    Bununla birlikte, Rusya'nın Kafkasya'yı işgalinde, özellikle 19. yüzyılın ilk yarısında, en belirleyici etken Kafkas-Rus ilişkilerinden çok Osmalı-Rus ve İran-Rus savaşları idi. Osmanlı Devleti ve İran'ın güç kaybetmesi Rusya'nın bölgede daha da güçlenmesi anlamına geliyordu. Rusya'nın bu iki devlete karşı aldığı her başarı onun Kafkasya'da biraz daha yayılması demekti. Örneğin, Rus-İran savaşları sonucunda yapılan Gülistan Antlaşması (1813) ile Rusya "Gürcistan, Guria, İmeretya, Mingrelya ve Abhazya, Dağıstan ve Azerbaycan'ın kontrolünü ele geçirdi." 1828'de İran'la imzaladığı Türkmençay Antlaşması ile ise İrevan da dahil olmak üzere Aras'ın kuzeyindeki bütün topraklarını ele geçirdi ve daha sonra da Kabartaylar, Osetler ve Gürcülerle yaptığı anlaşmalar sonucunda Daryal Geçidi'nden Orta Kura'ya indi. İmeretler ve Mingrelilerle olan dostluğu sayesinde de Rion Havzası'nı ve Suram Dağlarını kontrol eden Rusya, Kafkasya'daki kontrolünü sağlamlaştırmak istiyordu, çünkü bu bölgeyi Akdeniz'e, Hint Okyanusu'na ve Orta Doğu'ya geçişinde bir üs olarak kullanmak istiyordu. 

    Rusya bu yönde 1828-29 Osmanlı-Rus Savaşı sonucunda imzalanan Edirne Antlaşması ile yeni kazançlar elde etti. Antlaşmaya göre: Osmanlı Devleti Kuban ötesinde Adığe toprakları üzerindeki bütün haklarını kaybederek buraları Rusya İmparatorluğu'nun yönetimine bırakıyordu. Ayrıca Ahıska bölgesinin (Batum dışında) savaş tazminatı olarak Rusya'ya bırakılması, İran'ın da Revan'ı Rusya'ya bırakmak zorunda kalması Kafkaslar'da Rusya egemenliğini kesin biçimde ortaya koyuyordu.

    Rusya'nın Kafkasya'da kontrolünü sağlamlaştırmak istemesinin stratejik nedenleri dışında çok önemli ekonomik nedenleri de vardı. Kafkasya'nın fethi ile Rusya'nın asıl amacı, "I. Petro'nun belirlediği Hindistan'a ve ötesine uzanan ticaret yollarını ele geçirmekti." Diğer bir ifade ile Rusya'nın hedefi Kafkasya değildi; Kafkasya üzerine kurduğu konrol sayesinde İran ve Osmanlı topraklarına uzanmak ve ordan da sıcak denizlere ulaşmak istediği çok açıktı. Belki bu nedenledir ki, Rusya 1829 Edirne Antlaşması ile Kafkasya'da önemli kazançlar elde ettikten ve 1833 Hünkar İskelesi Antlaşması ile Boğazlarda kontrolü sağladıktan sonra, İngiltere Hindistan'da kendi çıkarlarını tehdit altında gördüğünden Rusya'ya karşı muhalif bir politika izlemeye başladı.

    Rusya'nın ekonomik amaçları ile bağlantılı olarak, Kafkasya'da, özellikle Çerkesya'da, otoritesini kurmak istemesinin bir diğer nedeni de Çerkesya kıyılarında devam eden kaçak Osmanlı-İngiliz ticaretini önlemekti. Ali ve Hasan Kasumov'un verdiği bilgilere göre, Çerkesya kıyılarındaki kaçak ticaret 1830'larda oldukça büyük bir boyuta ulaşmıştı. Kaçakçılık yapanların Çerkesya'ya sattıkları başlıca emtia silah, cephane ve tuz idi. Bölgeden kaçak olarak götürülen başlıca mallar ise tarım ürünleri idi.

    Sadece 1830 yılında Çerkesya kıyılarına kaçak olarak Anadolu'dan yaklaşık 200 Osmanlı ve İngiliz gemisi yanaşmıştı. Osmanlı ve İngiliz tüccarları kaçakçılığa ilaveten Osmanlı ve İngiliz yanlısı siyasi propaganda da yapmakta idiler. Bu nedenle Rus Çarı I. Nikola hem kaçak Osmanlı-İngiliz ticaretini önlemek hem de onların Rus aleyhtarı propagandalarını önlemek için Çerkesya'yı işgal planlarına hız verdi. Rusya'nın Kafkasya'da genişlemesi ile doğru orantılı olarak, Rus işgaline karşı direniş hareketleri de arttı.

    Kafkaslıların Rusya'ya karşı direniş hareketlerinin organize edilmesinde ve etkili olmasında en önemli rolü müridizm hareketinin öncüleri İmam Gazi Muhammed ve daha sonraları da Şeyh Şamil oynadı. "Kafkasya'da sosyal ahlakı geliştiren, kabileler arasındaki anlaşmazlıkları kaldırıp birlik ve beraberlik duygularını yerleştiren, hırsızlık, kan davası, cinayet gibi suçların ortadan kaldırılmasını sağlayan 'Müridizm'in hedefi 'din uğruna cihat yapıp hür ve müstakil yaşamak' idi. Bundan da anlaşılacağı üzere Müridizm hem dini hem de siyasi bir nitelik taşımakta idi. Müridizm hareketi en çok Dağıstanlılar ve Çeçenler arasında ilgi gördü. Ama Kafkasya'nın diğer halkları da direnişe katılmak da gecikmedi.

    1840'larda Karadeniz kıyısı halkları, özellikle Adığeler, Rusya ile sıkı bir mücadele içine girdi. Mücadelenin bu dönemde yoğunlaşması ve güç kazanmasının en büyük sebebi 30'lu yılların sonunda inşası biten Karadeniz kıyı hattının inşasının sona ermesinden sonra Adığeler üzerinde artan Rus baskısı ve konrolü idi. 1840'ta ürünün düşüklüğü ve soğuk kış yüzünden hayvanların telefatı sonucu kuban bölgesinde baş gösteren korkunç kıtlık da direniş hareketlerini alevlendiren bir diğer sebep idi. Dağıstan ve Çeçenistan'da olduğu gibi, Kuban bölgesinde de mücadeleye güç kazandırmak ve bütün kuban halkını birleştirmek için, Hacı Muhammed gibi liderler müridizm hareketini yaymaya başladılar. Bahsi geçen liderler Kafkas direniş hareketinde önemli roller oynadılar ama Kafkas halklarının Rusya'ya karşı verdiği mücadelede en önemli isim hiç kuşkusuz Şeyh Şamil idi.

    Rusya'ya karşı cihad ilan eden Şeyh Şamil 1836'dan 1859'a kadar Kuzey Kafkasya'daki Çeçenler, Dağıstanlılar ve İnguşlar gibi Müslüman halkları liderliğinde bir araya getirmeyi başardı. Her ne kadar Rusların yaptığı hatalar da Çeçenistan'ın fethini ve böylece Kafkasya'nın işgalinin tamamlanmasını ertelemişse de, araştırmacılar Kafkas direniş hareketini birleştiren Şamil'in liderlik özelliklerinin de çok önemli rol oynadığı konusunda anlaşırlar: Şamil doğuştan lider, kumandan, diplomat ve politikacı idi. Rusları savaşlarda, entrikalarda ve yapılan görüşmelerde defalarca alt etmeyi becerdi. Rus propagandasının aksine, Şamil kör fanatisizmden uzak birisi idi. Elindeki gücü en iyi şekilde kullanmayı ve hem içerdeki rakipleri ile hem de Ruslarla mücadeleyi başardı. Üstelik bir yandan sürekli savaşlarla, entrikalarla ve görüşmelerele uğraştı, bir yandan da çok sayıda kabileyi bir araya getirdi ve onları bir devlet çatısı altında topladı.

    Şamil'in liderlik özelliklerine rağmen Kafkas direniş hareketi 1860'lı yıllarda, özellikle Şamil'in 1859'da tesliminden sonra, çöktü. 1853 Ekimi'nde Rusya ile Osmanlı Devleti arasında patlak veren, daha sonra 1854'te Fransa ve İngiltere'nin de Osmanlı'nın Sinop donanmasının Rusya tarafından yakılmasından sonra katılımı ile genişleyen Kırım Savaşı, Kafkas halkı için Rusya'ya karşı mücadelelerinde önemli bir fırsat idi. Ama Osmanlı ve İngilizlerin Kafkas direnişini kendi çıkarlarına alet etmek istemeleri ve Şamil'in buna izin vermemek istemesi sonucu bu fırsat olumlu yönde kullanılamadı.

    Şamil'in Rusya'ya karşı mücadelesinde sonuç olarak başarısız olmasının diğer ve daha önemli bir sebebi de Şamil'in kurmuş olduğu İslam devletinin değişik bölgelerine, özellikle Adığe bölgesine atadığı naiblerinin başarısız olması idi. Müridizm hareketinin liderlerlerinin kendi aralarındaki rekabetinin yanı sıra, İslam'ı kullanan Kafkas halkı zenginlerinin köylü halkı sömürmesi ve böylece halkın Müridizmden soğuması da naiblerin başarızıslığına etki etti.

    Bununla birlikte, Kafkas direnişinin başarısız olmasının en büyük sebebi Şamil'in 1850'de Ruslara boyun eğmek zorunda kalması idi. Bu) Kafkaslı Dağlı halkların direnişinin çöküşünü de birlikte getirdi. 1865 gibi Kafkasya'daki bütün halklar ya pasifize edildi ya da sürgün edildiler. Bütün bunlar Rusya'nın Kırım Savaşı'ndan sonra başlattığı kararlı ve sistematik askeri harekatların bir sonucu idi.

    Edward Allworth ve Helene Carrere d'Encausse'nin belirttiği gibi, Kırım Savaşı'ndan sonra Rusların Kafkasya'da dahil olmak üzere bütün Orta Asya'yı işgal süreci hız kazandı. 1860'lardan 1880'lere kadar Rusların Orta Asya'daki fetihleri hakkındaki makelesinde, d'Encausse Kırım Savaşı'nda alınan gurur kırıcı yenilginin Rusya'nın Orta Asya'ya olan ilgisini arttırdığını yazar. Balkan ve Yakın Doğu politikalarında hüsrana uğrayan Rusya, Orta Asya'da gerçekleştireceği fetihler sayesinde yara alan imajını yenilemek ve yıkılan ekonomisini güçlendirmek istiyordu. "Rakipsiz pazarı ve zengin ham maddeleri" olan Orta Asya'nın ekonomik önemi Rusya'nın Orta Asya'ya yayılmasında önemli bir rol oynadı.

    Özellikle Rusya'nın Amerika'dan pamuk ithalini sekteye uğratan Amerikan iç savaşı Rus hükümetinin pamuk üretimi açısından zengin Orta Asya bölgelerine ilgisini arttırdı.

    Daha önce belirtildiği gibi, Şamil'in Rusya'ya boyun eğmesinden sonra Kafkas direnişinin çöküşü ile birlikte, Rusya Kafkasya'yı kontrol altına almayı başardı. Askeri harekatlar dışında, Rusya Kafkasya'da hakimiyetini sağlamak için 'güvenilmez ve potansiyel tehdit' olarak gördüğü birçok Kafkas halkını sürgün etti. Sürgün edilen halklar arasında Abhazlar ve Çerkesler başta gelmekte idi. Kuzeybatı Kafkasya'nın verimli topraklarında yaşamaya alışan Çerkesler göçe zorlandı:(Sistematik fetihler sonucu Rusların 1864'te Kafkasya'nın kontrolünü ele geçirmesinden sonra) Ruslar Çerkeslerin yurtlarında kalmasını imkansız hale getiren baskı ve bir tür saldırı hareketi uygulamaya başladılar. Köyler yağma edildi ve sonra yıkıldı. Büyük baş hayvanlar ve hayatta kalmak için gerekli her şey ellerinden alındı. Rusların yaptığı daha sonra Kafkasya'da ve Balkanlar'da sık sık tekrar edilecek olan -evleri ve tarlaları yakmak ve açlık ve kaçmaktan başka hiçbir şans bırakmamak şeklindeki- klasik zorla göç methodu idi.

    Göç ettirilmeyip pasifize edilenler arasında İnguşlar ve Karakalpaklar da vardı ki zaten Karakalpakların çoğu Rusya ve İran arasında imzalanan 1828 tarihli Türkmençay Antlaşması'ndan sonra Türkiye'ye göç etmişti. Öyle gözüküyor ki, Ruslar Kafkasya'yı fetihlerine ve halklarını pasifize temelerine rağmen, Kafkasya'da hiçbir zaman tam olarak hakimiyet ve kontrollerini kuramadılar. Ne zaman bir fırsatını -ya bir iç karışıklık ya da bir dış savaş- buldular ise, Kafkas halkları Rusya'ya karşı onun düşmanları ile, özellikle Osmanlı Devleti ile, ittifak etmekten geri kalmadılar.

    1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı Müslüman Kafkaslıların Rus kontrolünü sona erdirmek için kullanmak istediği fırsatlardan biri idi. Örneğin, Karakalpaklar Muhtar Paşa kumandanlığındaki Osmanlı'nın Doğu Anadolu ordusuna katıldı ve Ruslara karşı savaştı.30 Benzer şekilde, bir grup Kafkas gönüllü Şamil'in hayattaki en büyük oğlu olup daha sonra bir Osmanlı Generali olan Gazi Muhammed'in liderliğinde bir araya gelip Rusya'ya karşı mücadele verdi. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı dönemine ait entelektüel ve askeri yazılarda kendisini gösteren Ruslar ve Kafkaslar arasındaki karşılıklı gerilim ve güvensizliği göze önüne alarak, Ruslara boyun eğen Kafkas halklarının bile Rus yönetimine direnişlerini devam ettirdiği ileri sürülebilir. Onlar direnişlerini ya silahlı bir ayaklanma ile ya da Rus ordusunda savaşmayı reddederek ifade ettiler.

    "1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Kuzey Kafkaslar'ın bazı bölgelerinde (Dağıstan, Çeçenistan, İnguşistan) ve Abhazya'da halk ayaklanmaları ve isyanları meydana geldi. Bunlar, 19. yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan ve genelde sömürgeciliğe karşı olan en kuvvetli halk hareketleri idi." Rus askeri personeli ve savaş muhabirlerinin cephedeki Kafkas askerleri ile ilgili gözlemleri de isyana katılmayıp Rus ordusuna alınanların bile Rus otoritesini kabul etmediklerini gösterir.

    Aristokrat kökeni ve Severnaia Pchela, Moskovskii Vedomosti ve Russkii Vestnik gibi muhafazakar gazetelerdeki yazılarına rağmen, Rusya'nın Kafkas Cephesi'nde görev yapan Prince Vladimir Petrovich Mescherskii Kafkas Dağlı halklarının, özellikle Çeçenlerin, Kafkasya'daki Rus otoritesini kabulden çok uzak oldukları gerçeğini ifade eder. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ile ilgili anılarında, Mescherskii bölgenin şefi olan General-Svustunov'un "dağlıları daha yakından gözetmek ve onların Çeçenistan'da başlayan ayaklanmadan etkilenmelerini önlemek için bir süre daha Grozni'de kaldığını" yazar. Ayrıca, Mescherskii ayaklanmanın "kısa bir süre önce bastırılan yerel halkın yaşadığı Terskii bölgesinin tamanına yayılabilecek nitelikte olduğunu, ama Terskii bölgesinde sürekli bulundurulan Rus birlikleri sayesinde sadece Çeçenistan'la sınırlı kaldığı"nı belirtir. Ayrıca, yazar, "Kafkas eyaletlerinde Kafkaslı dağlıların genel bir ayaklanması olacağına ve bayrama kadar bütün Hıristiyanların katledileceğine dair genel bir beklenti olduğunu" ifade eder. Mescherskii daha sonra asilerin disiplinsiz davranışları ve aul adı verilen Kafkas köylerini baskınlar yaparak ve köylülerin hayvanlarını çalarak yerli halkı kendilerinden soğuttuklarını ve bu nedenle de ayaklanmanın gerçekleşmediğini yazar. Beklenen ayaklanma gerçekleşmese bile, asilerin varlığı Kafkasya'daki Rus yönetiminin tam oturmadığını gösterir.

    Osmanlı-Rus Savaşı'nı Otechestvennie Zapiski (Anavatandan Notlar) adlı liberal bir gazete-dergi için rapor eden N. Maksimov, Avrupa Cephesi'nde Kuban ve Terek Kazakları ile birlikte Kafkas birliğini oluşturan İnguşların savaşmaya gönülsüz olduklarını yazar. Rusya için savaşmak yerine, İnguşların "dînen kardeşleri dedikleri Türklerin" tarafını tutmayı yeğlediklerini belirtir. Maksimov Rus kumandanların onların bölükte karışıklık ve huzursuzluk çıkarmalarını önlemek için bazı "sert ve baskıcı tedbirler" uygulamalarına rağmen, bölükte onları dengeleyecek başka yabancı ögeler olmadığı için, İnguşların disiplinsiz tavırlar sergilemeye devam ettiklerini yazar. Ayrıca Türklere duydukları sempatiden dolayı ve daha da önemlisi, Kafkas askerleri arasında sebep oldukları karışıklıktan dolayı, İnguşlara güvenmenin çok zor olduğunu, bu nedenle de bölük komutanının İnguşları evlerine geri gönderdiğini belirtir.36 İnguşların savaşa karşı gönülsüz tavırları ve bölükteki uyumsuz davranışlarına dair Maksimov tarafından sunulan bu bilgiler İnguşların hâlâ Rus hâkimiyetini kabullenemediklerini gösterir.

    Savaşı Doğu Cephesi'nden bir Rus gazetesi için rapor eden A. N. Maslov ve savaşı Avrupa Cephesi'nden rapor eden Nemirovich Danchenko'nun anıları da Kafkaslıların Rus kontrolüne karşı devam eden direnişlerini gösterir. Avrupa Cephesi'ndeki Kafkas bölüğü ile ilgili açıklamalarında, Danchenko önce Abhazların Rus ordusunda cesurca savaştıklarını yazar, sonra da onları hâlâ Ruslara sadık kaldıkları için tebrik etmek gerektiğini belirterek, her an Abhazların Ruslara karşı bir tavır almasını beklediğini gösterir. Bu da Abhazlarla Ruslar arasında hâlâ tam bir güven ve anlayışın oluşmadığını gösterir.

    Benzer şekilde Maslov'un Doğu Cephesi'ndeki Kafkas ordusunun Kabordinskii bölüğünü oluşturan Karakalpaklar ve Dağıstanlılarla ilgili gözlemleri de bu halklarla Ruslar arasındaki gerginliği ve güvensizliği yansıtır. Maslov Dağıstanlıların o ana kadar "sadakatle ve cesaretle" savaştıklarını ama daha sonra ne olacağını söylemenin zor olduğunu yazar. Kabordinskii bölüğü "çaresiz ve affedilemez eşkıyalardan" oluştuğu için, onlara güvenmenin çok zor olduğunu belirtir. Kars'ta, "bazıları çoktan Rusya'ya ihanet edip, Türklerin tarafına geçti. Şimdi bu bölük hemen hemen ortadan kalktı. Onun dağıldığını söyleyenler var," diye devam eder.

    Bütün bu açıklamalar Rusya'ya karşı direniş gösteren Kafkas halklarının çoğunluğunun Müslüman olduklarını gösterir. Bu nedenle, din farkının Kafkas halkının direnişinde önemli bir sebep olduğu ileri sürülebilir. Rus askeri personelin ve savaş muhabirlerinin Kafkasya'nın gayrimüslim halkları hakkında yazdıkları da bu tezi doğrular niteliktedir. Örneğin, anılarında Rus generalleri ya da muhabirleri Gürcülerle ilgili tek olumsuz bir not yazmazlar. Aksine onları Rus ordusunun "kahraman ve cesur" askerleri olarak tanımlarlar. 19. yüzyılın başında Gürcüler kendileri Rus hâkimiyetini kabul ettikleri için, zaten bir Gürcü direniş hareketi de yoktur. Aynı şekilde Doğu Anadolu Cephesi'ne giden generaller ya da muhabirler Ermenilerden, Müslüman Kafkaslılara nisbeten, oldukça olumlu bahsederler. Her ne kadar onların Rus ordusuna sattıkları buğday fiatlarını yükseltmelerinden şikayet etseler ve özellikle genç Ermenileri eski generasyonlara göre Ruslara daha az sadık ve bencil olmakla suçlasalar da, genelde Ruslar Ermenilerden Müslüman Kafkas halklarından söz ettikleri gibi bahsetmezler. Bunun en büyük sebebi de ne Ermenilerin ne de Gürcülerin, ki her ikisi de Ortodoks, Ruslara karşı hiç bir direnişte bulunmamaları hatta gönüllü olarak Rus hakimiyetini kabul etmeleridir.

    Kafkasya'daki Rus hâkimiyetini tam anlamıyla sağlamlaştırmak için, Rus hükümeti 19. yüzyılın son çeyreğinde birtakım yeni politikalar benimsedi. II. Aleksandr, daha 1860'larda, Kafkasya'nın fethi tamamlandıktan sonra, birtakım politikalar uygulamıştı. Bu politikaların başlıcaları tehdit unsuru olarak görülen grupları sürgün etmek, özellikle de Osmanlı topraklarına göndermek, sınır boylarına "sadık" Kazakları yerleştirmek ve yeni bir vatandaşlık kavramı geliştirerek, bununla ilgili olarak bazı legal, kültürel ve eğitime yönelik reformlar yapmaktı. Ama bu politikalar bazı başarılara rağmen hiçbir zaman Kafkasya'da gerçek Rus hakimiyetini sağlamaya yetmedi. Bunun da en önemli sebebi Rusların baskıcı politikaları ve zorla Kafkas topraklarını işgalleri gerçeği idi. Allworth'un yazdığı gibi, Rus işgalleri "istilacı ile istila edilenler arasındaki ilişkilerde derin yaralar açtı." Rus entelektüelleri ve askeri personelinin 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ile ilgili notları ve anılarının da gösterdiği gibi, Rusların Kafkaslar'da açtığı yaralar hâlâ iyileşmemişti.

    Osmanlı-Rus Savaşı'nı takip eden dönemlerde, özellikle III. Aleksandr döneminde, Rus hükümeti Kafkasya'daki hâkimiyetini tam anlamıyla sağlamaya yönelik politikalarına devam etti. Bunların en önemlisi, Kafkas halkları ile birlikte, ülkedeki, Yahudiler gibi, diğer gayr-i Ortodoks halklara karşı yürütülen Ortodokslaştırma politikası idi. Bu politikaya karşılık, Osmanlı Sultanı II. Abdülhamit de pan-İslamizm politikasını benimsedi. "Batı'nın ve Rusya'nın sömürgesi olan Müslüman ülkeleri Osmanlı Sultanı olan ve Halife sayılan Abdülhamit'in çevresinde birleştirmek pan-İslamizmin başlıca gayelerinden biriydi."

    Bu Osmanlı politikasının etkili olmasını önlemek için Rus Kafkas yetkilileri "müslüman din görevlileri ve çevrelerini faaliyetlerini sıkı takibe almak, gizli polis ve güvenlik güçleri gibi" her türlü tedbiri almıştı.

    Bu dönemde Ruslara karşı çok güçlü bir Kafkas direniş hareketi yoktu. Bu Rusların Müslüman halkları Ortodokslaştırma politikası veya Kafkas halklarını idari ve sivil anlamda Rus halkının bir parçası haline getirmeye yönelik reformlarından çok, birçok Kafkaslı halkı göçe zorlamaya devam etmesi ile ilgili idi. 1871-84 yılları arasında sadece Kuban vilayetinden Osmanlı ülkesine "3.598, 1888'te 3.421, 1890'da 9.153, 1895'te 3.998 Adıge sürülmüştür ki toplamı 20.161 kişi oluyor." Sürgünler 19. yüzyılın son çeyreğinde Kafkas halklarının Rusya'ya karşı direnişini baltalayan en önemli sebeplerdendi.

    …Rus çarlığı, asırlarca coğrafî konumu gereği, önce Karadeniz’in kuzeyini ele geçirmek sonra da batıda Türk boğazlarına ve Balkanlara, doğuda Kafkas­ya’ya hâkim olarak güneye inme siyasetini takip etmiştir. Ancak, Kafkasya, Rusya’nın Anadolu, İran ve Suriye’ye inişini engelleyen doğal bir settir. Kafkasların bu özellikleri ile Ruslar için askerî ve ticarî bir önemi vardır. Bu nedenle Rus çarlarının çoğu bu geniş ve verimli sahayı Ruslaştırmayı ve ahalisini kendine bağlamayı ilke edinmişti.

     

    Rusya, 1552’de Kazan’ı ve 1556’da Astrahan’ı hâkimiyeti altına aldıktan sonra Kuzey Kafkasya’ya doğru ilerlemeye başladı. Bu iki hanlığın zaptından sonra Ruslar, Kabartaylar üzerine yoğun taarruz hareketine başladılar. Bu taarruzlar neticesinde bölge işgal edildi. Osmanlı Devleti, 1774 Küçük Kay­narca Antlaşması’yla Kırım’ın bağımsız olması yanı sıra Kabartayların Rusya’ya terk edilmesini de kabul etmek zorunda kaldı. Böylece Rusya Kuzey Kafkasya’ya sokulmaya başlayınca 1777’de Rus-Çerkes çatışması patlak verdi. Ruslar, Kırım ve Kuzey Kafkasya’da askerî harekâtın yanı sıra kolonileştirme faaliyetine de giriştiler. Rus kolonileştirme metodu: Askerî harekât sonrası işgal edilen sahalara kaleler inşa etmek ve çevresine Kozakları (Rus Kazakları) ve Rusya’nın içerilerinden getirtilen Rus göçmenlerini iskân etmekti.

     

    İlhak sonrası Kuban bölgesindeki Müslümanlar genel bir kıyıma maruz kaldılar.

     

    1832 yılında Kuzey Kafkasya’da tüm bölgeyi boydan boya birbirine kaleler ve çiftçi Hıristiyan topluluklarla bağlayan ünlü Kozak Hattı tamamlanacaktır. Öte yandan, Ortodoks kilisesi vasıtasıyla bölge halkının bir kısmı Hıristiyanlaştırılacak ve özellikle Osetlere karşı misyonerlik faaliyetleri yürütülecekti.

     

    Kuzey Kafkasyalıların ilk örgütlü direnişi, 18. yüzyılın sonlarına doğru Dağıstanlı Şeyh Mansur tarafından gerçekleştirildi. Şeyh Şamil döneminde Dağıstan ve Çeçenistan’ın bütününü etkisi altına alacak olan Müridizm (Gazavat) hareketini de başlatmış oldu. Asıl adı Uçerma (Ruslar Uçurma der) olan Şeyh Mansur, Ruslara karşı beş yıl savaştıktan sonra 1791 yılın­da tutsak edilerek Petersburg’a götürüldü ve 13 Nisan 1791’de de idam edildi. 1790’a kadar İmam Mansur’un yönetiminde Çerkes kuv­vetleri ve Rus orduları savaştılar. 16 Şubat 1801’e gelindiğinde Rusya, Gürcistan’ı ve Abhazya’yı ilhak ettiğini açıkladı. Bu tarih­ten sonra Rusların Kafkasya’da hâkimiyeti daha da artmaya başladı.

     

    Kafkasya Dağlılarının İstiklâl Mücadelesinde Müslüman din adamları önemli rol oynadılar. Özellikle, Çerkesya’daki halkın özgürlüklerine düşkünlüklerinde İslami duruş önemli bir mevzi sağladı, 19. yüzyılda Rusya’nın Kafkasları işgal etmesini yıllarca geciktirdi ve Kafkasya halkları arasında birlik ve dayanışma oluşturulmasına vesile oluşturup, Ruslara karşı ortak kimlik özelliği vererek Kafkas halklarının “Birleşik Kaf­kasya” ideali etrafında toplaşmasını sağlamada alternatif mey­dana getirdi.

     

    1829 tarihi, Kuzeydoğu Kafkasya’da başlayan aynı zamanda Kafkasya’nın özgürlük mücadelesinde önemli dönüm noktalarından biri olan “Gazavat” savaşlarının da başladığı tarihtir. Aynı zamanda Çarlık Rusya’sının ordularına karşı dire­niş, zamanla birkaç kabilenin direnişi olmaktan çıkıp tüm Kuzey Kafkasya’nın özgürlük savaşına dönüşecek yeni bir dönemin adıdır. İmamların öncülüğünde yavaş yavaş bütün Kafkasya’ya yayılan özgürlük savaşı, cesareti, halkları harekete geçirmedeki ustalığı, politik ve taktik yeteneği ile Şeyh Şamil bu hareketin en kıdemli ve en karizmatik önderi oldu. 

     

    İmam Gazi Muhammed, 1829’da Kafkasya özgürlük Mücadelesinden en etkili Gazavat (Ruslara karşı cihad) hareketini, arkadaşı Şamil’le Dağıstan’da  başlattı. 1832’de Gazi Muhammed, Ruslar tarafından Gimri’de şehid edildi. Şamil son anda kurtuldu, aylarca yaralı yattı. İmam Hamzat, Gazi Muhammed’in yerine geçti. O’nunda 1834’de Hunzah’da Cuma namazı kılarken şehit edilmesinden sonra, İmamlığa Şamil seçildi. Ruslara karşı yaklaşık 25 yıl mücadele verdi. 1834 tarihinden itibaren Dağıstan’da, Çeçenistan’da, Osetya’da, Karaçay ile Kabardey’de ve Batı Çerkesya’da ortaya çıkan kurtuluş mücadeleleri ortak ulusal karakter kazandı.

     

    1848’de Şamil’in naibi Muhammed Emin, Kuzeybatı Kafkasya’da faaliyet gösterdi. Muhammed Emin, Şamil’e bağlı ama gerçekte tamamen adige geleneklere göre yönetilen bir yönetim biçimi kurarak önemli bir başarı sağladı. Onun sayesinde, halk, sömürgeciliğe ve baskılara karşı olduğu için “Gazavat” bayrağı altında Ruslarla mücadele etti.

     

    Kafkasya’da bütün bunlar olurken. Batılı devletler ve Osmanlı da olayları yakından takip ediyordu. Artık Avrupa, Kaf­kas-Rus Savaşı’nın acımasız ve haksız olduğu kadar, kanlı ve dengesiz olduğunu iyice anlamıştı. Fakat İngiltere kendisinin Uzak doğuda menfaatleri için kuzey Kafkasya ile ilgilenmekte, Rusya ile arasının açılmasını istememekte idi. Osmanlı ise mağlubiyetler sonucu; Türk-İslâm coğrafyasının dört bir yanından gelen göçler karşısında elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Fakat bu gaileler ile baş edecek gücü yoktu.

     

    Rusya, Kırım Savaşı (1853-1856) sonrasında kendisini Kafkasya’da tamamen serbest hissetti. Kafkas topluluklarına karşı uzun yıllar sürecek olan taarruzlarını artırdı. Şeyh Şamil’in 1859 yılında teslim olma­sıyla Müslümanların Ruslara karşı yaptıkları savunma harekâtı kuvvetinden çok şey kaybetti. Bu tarihten sonra mücadele bir süre daha devam ettiyse de genel direniş 1863-1864 yıllarında sona erdi. Osmanlı ülkesine Çerkes göçü esasında 1829 Edime Antlaşması’ndan sonra başlamış ve 1860’larda ivme kazanmıştı. Fakat sayıları yüz binlerle ifade edilen Çerkes kafilelerinin toplu göçünün başlaması 1864 yılına denk düşmektedir. Bu tarihten itibaren Kafkas­ya’dan Anadolu’ya ve Rumeli’ye yönelik kitle göçleri yeniden başladı.

     

    1860’a kadar Rus memurları Kafkas toplumlarının göçlerini memnuniyetle karşılıyorlardı. Baskı, tahsil edilen ağır vergiler ve Sibirya’ya yapılan sürgünler göç hareketlerini hızlandırmıştı. Osmanlı Devleti kendisine sığınan Kafkas göçmenlerini Anadolu ve Rumeli’ye yerleştiriyordu. Oysa Rusya ileriki yıl­larda Tuna’dan Ege denizine kadar uzanan sahada kendine bağımlı bir Bul­garistan kurmayı plânlamıştı. Bu nedenle, Kafkas göçmenlerinin bir kısmı­nın Tuna’nın güneyine yerleştirildiğini gören Rusya, derhal Kafkas politika­sını değiştirdi. Yeni plâna göre, yerli ahali zorla Kafkasya’da tutulacak ve Hristiyanlaştırılacaktı. Yahut Hristiyan olmayanlar Osmanlı topraklarına gitmeye mecbur bırakılacaktı.

     

    Ruslar Çerkeslerin vatanlarından sürülmelerini düzenle­mek amacıyla 10 Mayıs 1862’de bir komisyon oluşturdular. Resmi olarak Kafkasya’dan yerli halkların Osmanlı topraklarına sürülmesi, 1862 yılında işte bu Kafkas Komisyonu’nun konuyla ilgili kararı onayladıktan sonra, askeri ve siyasi bir önlem olarak uygulandı. Bu dönemden sonra da artık Çerkesler için ölüm ka­lım savaşları başladı. Çar döneminin şoven tarihçisi R. A. Fadayev bu döneme ilişkin olarak 1865’te şöyle yazdı: “Çerkes toprakları devlete lazımdı, onların kendilerine ise hiç gerek yoktu.”

     

    Bu karardan sonra Çarın orduları işgal edilen top­raklardaki halkları planlı bir şekilde ve bir daha toparlanamayacak şekilde toptan yok etmeye, imha etmeye başladılar ve yerlerine Rusları veya Rus Kazakları yerleştirmeyi yoğunlaştırdılar.

    https://www.altayli.net/wp-content/uploads/2012/12/Kafkasya1.png

    Çerkeslerin nasıl topyekûn imha ve sürgün edildikleri bir başka Rus askeri hatırasında şu şekilde kayda geçilmişti: Savaş son de­rece amansızsa cereyan ediyordu. Biz geri dönülmesi imkânsız bir tarzda ve askerin bastığı her toprak parçasını son ferde kadar Çerkeslerden temizlenerek adım adım ilerliyorduk. Kar erir erimez ve ağaçlar yeşermeden önce yüzlerce köyleri ateşe veriyorduk. Ekinler atlara yediriliyor veya çiğnetiliyordu. Köy nüfusu gafil avlandığı takdirde, derhal asker korumasında en yakın Kazak köyüne götürülüyor ve daha sonra Türkiye’ye sevk ediliyordu. Bizim yaklaşımımız sırasında boşalan kulübelerde çoğu zaman masanın üzerinde içinde kaşığı ile beraber henüz soğumamış lapaya, üstünde iğne takılı tamiri yarıda kalmış elbiselere, döşemeye yayılmış bir şekilde bırakılan çeşitli çocuk oyuncaklarına rastlıyordu. Fakat bezen askerlerimizce canavar­lığa kadar varan hunharca hareketler de yapılıyordu. 

     

    Amerikalı bilim adamı Justin McCarthy Ölüm ve Sürgün isimli eserinde şu acı hatıraları nakleder: “Kendisi de Kafkasya’daki kıyıma tanık olmuş bulunan [ünlü yazar] Kont Lev Tolstoy, Kafkasyadaki Müslüman köylerinin Ruslarca işgalini şöyle anlatıyor: “Avul’lara (köylere) gece karanlığında dalıvermek âdet edinilmişti; böylece, tam baskına uğramış olan kadınlar ve çocuklar kaçacak zaman bulamıyordu ve gece karanlığının örtüsü altında Rus askerlerin, ikişer üçer, evlere girmesini izleyen dehşet sahneleri öylesineydi ki bunları hiçbir resmî rapor görevlisi [raporunda] aktarmağa cesaret edemezdi”.

     

    “Ruslar, Çerkesler için kendi köylerinde yaşam sürdürmeyi imkânsız kılacak bir saldırı ve zulüm dizisine başvurdular. Köyler önce talan ediliyor, arkasından yakılıp yıkılıyordu. Sürü hayvanları ve yaşam sürdürebilmek için gerekli başka her şey, halkın elinden alınıyordu. Rusların benimsediği yöntem, daha sonra Kafkasya’da ve Balkanlarda tekrar tekrar uygulanacak olan, göçe zorlamanın klâsik yöntemi idi: evleri, tarlaları yak, yık; kaçmaktan ya da aç kalıp ölmekten başka seçenek bırakma.”

     

    1862-1864 Çerkesya’nın çaresiz kaldığı yıllardı. Çerkeslerin önlerinde üç seçenek bulunuyordu: Hıristiyan olmak, Kuban’ın sol kıyısına yerleşmek ya da Osmanlı’ya gitmek. Çerkesler, Osmanlı Devletine gitmeyi seçtiler. Osmanlı Devleti, Rus zulmü karşısında yüzyıllarca kahramanca mücadele etmelerine rağmen, çaresiz kalan soydaşlarına, dindaşlarına, kucak açtılar. O yıllarda Osmanlının kendisi, girdiği savaşlardan sürekli yenik çıkmakta, borç batağında yüzmekte idi. Tamamen kardeşlik ve  insanlık duyguları ile hareket ve yardım ediyordu.

     

    Bazı yazarların zaman zaman iddia ettiği gibi, Osmanlı bu göçü teşvik etmemişti. Hıristiyan unsurlara karşı kullanma gibi bir düşüncesi de yoktu. Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde bununla ilgili onlarca belge bulunmaktadır.* (*BAO, İrade, Dahiliye. 30579, lef-2) Üstelik Balkanlara ve Anadolu topraklarına yerleştirilen göçmenler uzun bir süre vergiden ve  askerlikten muaf olacaklardı. Osmanlı devleti, muhacirleri bir an evvel verimli arazilere yerleştirmek ve üretken hâle getirmek istiyordu. (4) Fakat kader, ne Osmanlıyı, ne de Kafkas göçmenlerini rahat bıraktı. Sırp, Bulgar isyanları, çarlık ordularının baskısı neticesinde Osmanlı Türkleri ile omuz omuza düşmanlara karşı savaşmışlar birlikte İkinci bir göç dalgası ile Balkanlardan Anadolu’ya gelmişlerdir.

     

    Üstelik Ruslar, Osmanlı makamlarının Kafkasya göçmen­lerini Kafkasya sınırından uzak yerlere iskân edebileceklerini belirtti ve uygulattı. Avrupalılar da Osmanlı içindeki Hıristiyan azınlıkları korumak maksadı ile Kafkasya göçmenlerini Hıristiyanlardan uzak yerlerde iskân edilmelerini istiyorlardı. Onlarda isteklerini Osmanlı’ya kabul ettirdiler.

     

    1864 yılı Mayıs ayının 20’sine gelindiğinde Çarlığın 4 ayrı ordusu Ubıh bölgesinin Soçi yakınlarındaki kıyıdan 50-60 km içeride, Mzımta nehrinin sağ kıyısında bulunan Kbaada Vadisi’nde buluştular. Bir gün sonra 21 Mayıs 1864’te bu dört ordu birleşerek Kafkasya’yı boşaltmanın şenliğini yaptılar, sava­şın sonunu ilan edip Çarlık döneminin zaferi olarak andılar. Fa­kat aynı tarih bugün Çerkeslerin sürgünün yıldönümü olarak andıkları tarihtir.

     

    İşte bütün bu yaşanan olaylar neticesinde Kafkasya, Kaf­kasya’nın gerçek sahipleri olan Çerkeslerden arındırılmıştır. 1864 sürgününden önceki dönemlerde Adıgelerin nüfusu 1 milyondan fazla idi. Ama 1864 sürgününden sonra toplam 50 binden azdı. Bu nüfusun 418 bini sadece 1863-1864 yılları arasında yerlerinden edildiler. 1858-1864 yılları arasında sadece Kuzeybatı Kafkasya’dan 398.955 kişi Osmanlı topraklarına göç ettirilmiştir. Bir tek yıl içerisinde, 1864’te 342.748 Adige yerlerinden olmuştur. 1865’te ise 106.795 Adige sürülmüştür. Kısacası Çerkeslerin %10’luk bir kısmı hariç tamamı yerlerinden yurtlarından sürüldüler.

     

    Bazı Çerkesler zor koşullar karşısında her şeyi göze alıp anavatanları Çerkesya’ya dönmek istedi. Fakat İstanbul’daki Rus konsolosluğuna başvuran göçmenlere verilen cevap “Dağlı­ların geri dönüşü söz konusu bile olamaz” şeklinde oldu.

    Kısa bir süre içerisinde Kafkas sıra dağlarını aşan on bin­lerce dağlı, bütün mallarını ve mülklerini bırakarak Anapa, Novorossiysk, Tuapse, Soçi ve diğer limanlara birikti. Karadeniz’in Kafkasya kıyısına yüzlerce gemi doldu.

     

    1864’de Kafkasya’yı tamamen işgal eden Rus­ya, Abazaların meskûn olduğu yerleri istilâ edince kendi­lerine emniyet duymadığı gerekçesiyle Abazaları Kuban bölge­sine yerleştirmek istedi. Kabile mensuplarının bir kısmı bu uygulamaya ria­yet ederken, yaklaşık 50.000 kişi Türk topraklarına göç etmek istedi. Hatta 5.000 kadarı Babıâli’nin kararını beklemeksizin Trabzon’a geldi. Bu tarih­ten sonra Kafkas toplulukları hür olmak, can, mal ve ırz güvenlik­lerini teminat altına alabilmek amacıyla göç kararı aldılar.

     

    Göç etmeye karar verenler, taşınabilir veya taşınamaz mal varlıklarını hiçbir tazminat almaksızın Ruslara terk ederek köylerinden ayrıldılar. Kadın, çocuk, ihtiyar binlerce kişi, kitleler halinde dağlardan inerek Karadeniz sa­hillerinde birikti. Buralarda kış ortamında korunmasız ve giyeceksiz uzun bir süre beklemek zorunda kaldılar. Ekserisi perişan ve telef oldu.

     

    Samsun ve Trabzon ana çıkış limanlarıydı, bu limanlara gelenler hastalığa tutuldu. Açlık, soğuk ve salgınlardan binlerce insan ölüyor ve adeta bir can pazarı yaşanıyordu. O döneme ta­nık olan ve Çar yönetiminin askeri sömürgeci işgaline hak veren A. P. Berje bile şöyle yazdı: “17 bin dağlının toplandığı Novorossiysk koyunda gördüklerimi unutmayacağım. Hıristiyan olsun, Müslüman olsun, ateist olsun onların durumlarını gö­renler mutlaka çöker ve perişan olurdu. Ruslar, Çerkeslere hay­vanlara bile yapılmayacak şeyler yaptılar. Şu gördüğüm olayları kâğıda gözyaşım damlamadan nasıl yazacağım? Kışın sağunda, kar, yağmur altında, evsiz, yiyeceksiz ve elbisesiz bu insanları tifo ve çiçek hastalığı da durumlarını iyice kötüleştiriyordu. Anasız kalmış bebekler ağlaşıyor, aç bebekler ölmüş anne­lerinin göğüslerinden anne sütü arıyorlardı; genç bir Çerkes kadını paçavralar içinde, açık havada, ıslak toprağın üzerinde iki yavrusu ile birlikte uzanmış, biri ölüm öncesi çırpınışlarla yaşamla mücadele veriyor, diğeri ise soğuktan kaskatı kesilmiş annenin göğsünden açlığını gidermeye çalışıyor. Binlerce insan göz önünde ölüp tükeniyordu ve böyle manzaralara sık sık rastlanıyordu.”

     

    Öylesine korkunç dramlar yaşanmakta idi ki, bugün ancak sinemalarda izleyebileceğimiz olaylar yaşandı. Örneğin, “ölü ço­cuğu günlerce saklayıp ninnilerle uyutur gibi yapan, ama kokan çocuk kucağından sökülüp denize atılınca, bir an bile düşün­meden kendini onun ardından azgın dalgalara fırlatan Kafkas­yalı anne. Bunun gibi nice örnekler anlatılır. Bu yüzden o yolcu­lukta sağ kurtulup yüz yaşına kadar Anadolu’nun bir dağ kö­yünde yaşayan bir Çerkes ninenin hayatı boyunca bir kez bile olsun balık yemediği söylenmektedir.” Benzer acı hatıralar Kırım Türkleri tarafından da yaşanmıştır.

     

    Göç hareketi 1865’ten sonra her ne kadar kitlesel boyutunu kaybettiyse de yine de devam etti. 1856-1876 seneleri arasında göç edenlerin miktarını kesin olarak ortaya koymak mümkün görünmemektedir. Bu hususta verilen rakamlar 600.000 ile 2.000.000 arasında değişmektedir. 1877-1878 Savaşı’nı müteakip göç yine kitlesel, boyuta ulaştı ve 1877-1900 yıllan arasında Doğu Anadolu ve Kafkasya’dan en az 300.000 kişi göç etti. Osmanlı Hükümeti (Babıâli), Saltanat-ı seniyyenin tebaası (nüfusu) yeterli olmakla birlikte, iltica emeliyle vatanlarını terk edenleri reddederek Rusya’nın kahır ve şiddetine bırakmayı hilâfetin şanına muvafık bulmadığı için göçmenlerin kabul edil­mesini kararlaştırdı. Kafkasya’nın Karadeniz sahillerinde biriken göçmenler, ilk olarak bu­labildikleri sandal, kayık, vapur ve benzeri vasıtalarla Trabzon’a geliyorlar­dı. Buradan Osmanlı Devleti’nin kendilerine tahsis ettiği deniz vasıtaları ile Varna, Köstence, Bergos ve Lom gibi Rumeli limanlarına taşındılar. Bu limanlarda birikenler ise Tuna nehir yolu, demiryolu ve karayolu vasıtalarıy­la Rumeli’nin iç kesimlerine sevk edildiler. Göçmenlerin taşınmasında Fevaid-i Osmaniye, Tersane-i Amire, Tuna, Bursa ve Rus kumpanyaları ile tüccarlara ait gemilerin kiralanması yoluna gidildi.

     

    Anadolu’ya yerleştirilecek olan göçmenler ise iskân bölgesine en ya­kın Karadeniz limanına taşınıyordu. Bu limanlar, başta Trabzon olmak üzere Samsun, Sinop ve İnebolu idi. Göçmenler, Bursa Şirketi veya sair şirketlere ait vapurlarla Trabzon, Samsun ve Sinop’tan İstanbul’a oradan da İzmir’e sevk edildiler. Bazı göçmen grupları ise karayolu ile Türk topraklarına giriş yaptı.

    Kayıt altında olan sürgün veya göçe zorlanmış Çerkeslerin miktarı hakkında hiçbir zaman gerçek sayı tespit edilememiştir. Çünkü birçok nüfus hareketi kayıt dışı gerçekleştiği gibi ölüm oranı da tespit edilememiştir. Sayısı 10’dan fazla olan çıkış limanlarında düzenli bir kayıt tutulmaması ve bu limanlarda hiçbir bağlantının bulunmaması; yüksek oranlara varan ölümün kesin olarak bilinememesi, tutulan kayıtların ise belli bir yer ve zamanla sınırlı tutulması ve kesin olan rakamların da kamuya duyurulmasının engellenmesi gibi nedenlerden ötürü ‘Büyük Çerkes Sürgünü’nde Kuzey Kafkasya’dan çıkarılanların kesin sayısını gösteren tam güvenilir istatistikler yoktur. Fakat buna rağmen bazı araştırmacılar yaklaşık belli bir sayı vermektedir. Bunların en azı 600 bin ve en çoğu ise 2 milyon arasında değişmektedir.  Fakat, sürgün sırasında bu insanların neredeyse yarısı hayatlarını kaybetmiştir. Batan gemiler, kıyılara vuran binlerce cesetler, varılan liman veya şehirlerde çeşitli hastalıklardan ölenlerin bilinen sayıları bile korkunç boyutlardadır. Sadece Trabzon’da 1865’e kadar 53.000 Kafkasyalı vefat etmiştir.

     

    Kafkasya’da ne kadar nüfusun yerlerinde edildiği konu­sunda oldukça farklı rakamlar telaffuz edilmektedir. Rus verile­rini dikkate alan veriler bu sayının 500 bin ile 1 milyon arasında olduğunu belirtirken, Türkiye kaynaklı çalışmalarda 1 ile 2 mil­yon civarında olduğu iddia edilmektedir. Örneğin, Habiçoğlu ve Polatkan için bu rakam 1,5 milyon civarındadır. Polatkan’a gö­re. Büyük sürgün sürecinde yerlerinden edilen Çerkeslerin 200 ile 400 bini Balkanlara, 1 milyonu Anadolu’ya, 25 bini Suriye ve Ürdün’e ve 10 bin kadarı ise Kıbrıs’a yerleştirilmişlerdir. Yine, Rus kaynaklarını referans gösteren Avagyan’a göre ise bu ra­kam 398 bin kişi ile sınırlı idi. Aynı belgelere dayanan Ceridei Hava­dis gazetesi(8 R 1278/Ağustos 1861) 1855’ten 1861’e kadar 350 bin göçmenin Osmanlı topraklarına geldiğini yazarken, Sadrazam Ali Paşa 1864’te padişaha verdiği raporda 1855-1864 arası dönemde 311.333 kişi olduğunu belirtiyordu. Fakat 1861’den sonra da çok yoğun bir şekilde Kafkasya’dan ayrılmalar/sürü­lmeler olmuştur. Bu döneme ait sürgün ancak 1865’te tamam­lanabilmiştir. Yine McCarthy’e göre 1856-1864 arası toprak­larından çıkartılan Çerkes sayısı takriben 1.200.000 kişidir. Bunlardan 400 bin kişi yollarda yaşamını yitirmiş ve 800 bin kişi de yerleşim yerlerine ulaşabilmiştir. Avagyan’ın kendisine göre 1857-1866 arasında 1 ile 1,5 milyon arasında nüfus Osmanlı İmparatorluğuna yerleştirilmiştir. Berzeg’e göre, 1857-1876 yılları arasında 1.400.000; Akarlı’ya göre, 1860-1878 arası 400.000; Karpat’a göre, 1859-1879 arası 2 milyon; Kafkasya Genel Valisi’ne göre 1858-1864 arası 398.000; Ali Meram Ke­mal’e göre, 1 milyon (ve bu nüfusun 300 bini Balkanlara ger­çekleştirilmiştir); Dündar’a göre 1859-1979 arası 2 milyon; Erkan’a göre 1860-1876 arası 700.000; Bice’e göre, 1859-1879 arası 2 milyon; Journal de Costantinople’nın 11 Ocak 1865 ta­rihli haberine göre, 520.000; Bianconi’e göre, 1876 tarihi itibariyle 600.000; Fadeyev’in 1864 tarihi itibariyle 1 milyon; D. E. Eremeev 1875 tarihi itibariyle 1.800.000; genel olarak Aydemir’e göre, 1,5 milyon (300 bini Balkanlara); İpek’e göre, 1.508.000 (yine 300 bini Balkanlara); Tuna’ya göre, 800 bin; R. G. Landa’a göre, 1-3 milyon arası; Kaflı’ya göre, 1.616.000; İstanbul’da ilk defa Çerkesce basılan Guaze dergisine göre, 1.760.000 kişi Kafkasya’dan sürülmüştür. 1864 tarihi itibariyle yine bu sürgünlerden F. Ph. Kanitz’a göre 250.000’i ve Pinson’a göre, 420.000’i Balkanlara doğru gerçekleşmiştir. Bilindiği üze­re, bu sürgün mağdurları kısa bir süre sonra bu yerlerinden de sürülerek, Anadolu’ya, Suriye ve Ürdün’e yerleştirilmişlerdir.

     

    Sürgün edilen toplam nüfus hakkında iddia edilen farklı rakamlara rağmen şurası açıktır ki, gerçekler belgelenen rakamların çok üstündedir: Tüm Kuzey Kafkasya’da kalan ve yer değiştirmeyen bütün Çerkeslerin sayısı 150 ile 200 bin dolayındadır. 19. yüzyılın ilk yarısında yalnızca Kuzeybatı Adıge­lerinin bir milyona yakın nüfusa sahip olduğu düşünülürse Kaf­kasya’daki soy kırımın ne kadar bir nüfusu yok ettiği anlaşılacaktır.

     

    Özellikle 1864 ve daha sonraki tarih­lerde Kafkas-Rus Savaşları neticesinde Kafkasya’dan 2 milyon 200 bin kişi yerlerinden edilmiştir; bunların 1 milyonu savaş ve göç esnasında uğradıkları şiddet karşısında hayatını kaybet­miştir.

     

    Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminden itibaren, bulundukları memleketlerde dinî, siyasî ve ekonomik baskılarla bunalan toplulukların sığınağı olduğu bilinmektedir. Kafkasyalılar ise hem akrabaları hem dindaşları idiler. Çoğu Osmanlı padişahının annesi de, Kafkasyalı idi.

     

    Osmanlı hükümeti, muhacirlerin tahminlerin çok üstünde gelmesi karşısında, Belediyelerin yürüttüğü işleri, 1 Ocak 1860 tarihinde Muhâcirîn Komisyonu’nu kurarak, ona devretti. Komisyon, büyük kitleler halinde Osmanlı Devleti’ne göç edenlerin düzenli bir şekilde yerleştirilmesi için önemli hizmetler gören, hatta muhacir­lerden kimsesiz olanları durumlarına göre sanayii, idadî, askerî okullara gönderme, yetişkin kızları evlendirme, manevî evlâtlık verme, hür oldukları halde zorla esir tutulanların durumunu araştırıyordu. Bu bilgileri Şeyhülislâmlığa gönderiyor, bilgilendiriyordu.

     

    Düşmanlar, Osmanlı Devletini ve Kafkasyalıları rahat bırakmamıştır. Birlikte omuz omuza, düşmana karşı mücadele verildi. Kafkasyalı, elinden silahını hiç bırakmadı. O’nu her zaman Allah yolunda cihad için kullandı.

     

    Sonuçları ve süreç itibarıyla bakıldığında Kafkas-Rus Sa­vaşları, zalimce, gayri insani koşullarda gerçekleşmiştir. Yaşa­nan süreç ve sonuçların kendisi ise, çağın değerleri ile söyle­necek olursa ‘İnsan Hakları’na aykırıdır ve bir soykırımdır. Çün­kü Çerkesler, Rusların önünden kaçmış halk değildir. Çerkesler tarihte örneği olmayan vatan savunması vermiş ve kaybettiği için de ülkelerinden zorla çıkartılmış bir halktır. Yaşanılan olay­ları izah etmeye, değil göç hatta sürgün kavramı bile zayıf kalır. Ancak katliam hatta soykırım bu olayın karşılığı olabilir. Kaldı ki. Resmi Rus tarihinde, “Dağlıların Göçü” olarak tanımlanan, 19. yüzyılın bu büyük nüfus hareketinin bir sürgün olduğu artık kabul ediliyor olmasına ve tarihin en önemli sürgünleri arasın­da olmasına rağmen, Kafkasya halklarının uğradığı bu dramatik facialar ne yazık ki uluslararası düzeyde dikkate değer bir ilgi görmemiştir. Oysa sürgün, Çerkeslerin tarihi gelişiminde olum­suz rol oynamıştır. Bu yaşananlar sosyoekonomik, politik ve kültürel gelişmeler açısından Kafkasya sınırları içinde dahi onlarca yıl onları geri bıraktı. Rus Çarının politikası sonucunda Çerkes halkı darmadağın oldu. Şimdi ortada sürgün öyküsün­den başka bir sorun daha var: Çerkeslerin Çarlığın uyguladığı soykırım sonucunda yitirdiği büyük, telafi edilemez maddi, kültürel, insani ve toprak kayıplarını kim nasıl tazmin edecek? Çarlık dönemindeki Rusya’nın, yani Rus Çarlığının katliam/soykırım bir yana Çerkesleri sürgün ettiğine dair bir karar almış veya aldırılmış bile değildir..!

     

    “Birleşik Kafkasya” ülküsü, Şeyh Şamil’in öncülüğünde gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Aynı ülkü, Bolşevik ihtilalinden sonra 11. Mayıs 1918’de “Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti”nin istiklâli ile ilan edilmiştir. Osmanlı “Gönüllü Kafkas İslâm ordusu” Kafkasya’da kurulan Cumhuriyetlere yardımcı olmuştur. Fakat Osmanlı Ordusunun Mondros Mütarekesi sonucu geri çekilmesi sonucu; bu Cumhuriyetler (Azerbaycan ve Kuzey Kafkasya), Bolşevikler  tarafından Rus çarlarından miras aldıkları şekilde tarihe hapsedilmek istenmiştir. 1921 yılının haziran ayında Kuzey Kafkasya’yı Bolşevikler tamamen işgal etmiştir.  Bugün,siyasi coğrafya açısından Ku­zey Kafkasya; Karaçay-Çerkes, Kabardin-Balkar, Adıgey, Kuzey-Güney Osetya, Abhazya, Çeçen-İnguşetya ve Dağıstan gibi bölgelere ayrılmıştır.