Biz İnsanlar

Romanla ilgili fikir verecek bir irdeleme parçası: Roman kişilerinden birinin güncel olanla ilişkilendirilerek değerlendirilmesi:


*Orhan’ın Milliyetçi ve İstiklalci Ruhu:

Orhan Beyoğlu’nda bir gün duygusal ilişki yaşadığı Vedia’yı görür. Vedia Rus kızları gibi giyinip süslenmiştir. Orhan Vedia’yla konuşurken kalıpsız fesli, saçı sakalı birbirine karışmış, esmer, çizmeli, kırbaçlı, külhanbeyi kılıklı bir adam gelir ve Vedia’ya: “Siz Türk müsünüz, Müslüman mısınız?” diye sorar. Vedia “evet” der. Adam, “Müslüman kadınların bu kıyafetle buralarda oturup likör içmesi yasaktır, karakola geleceksin” der. Orhan müdahale edince memurla aralarında tartışma çıkar. Memura Necati de itiraz eder. Memur söylenerek oradan uzaklaşınca Vedia’nın yanındaki Madam Sofi kolonele yani işgalci haçlı görevliye telefon etmek istediğini söyler. Orhan da Sofi’ye şöyle der: “Türk polisini şikâyet için ecnebilere müracaat etmek katiyyen doğru değil. En doğrusu hemen sizin buradan çıkmanızdır.”

Polisler Orhan’la Necati’yi karakola götürürler. Orada, bu iki gence bağırıp çağırırlar, hakaret ve tehdit ederler. O sırada itilaf zabıtasından yani işgalci batılı odaklardan telefon gelince özür dilemeye başlarlar. Biraz önce bağırıp çağıran ve tehdit eden kişiler, işgalcilerden telefon gelince şöyle demeye başlarlar: “Afedersiniz beyler... Kusura bakmayın! Bir yanlışlık oldu. Ben de ileri geri söz ettim, afedersiniz.” Çünkü telefon ettiren Vedia ve Madam Sofi’dir. Onların Fransızlarla işbirliği vardır.

Necati, Türk polisinin Fransızlar karşısında memur konumuna girmesine bozulur, polise bağırır. Onları görev, sorumluluk ve milliyet hissi olmamakla suçlar. Türk polisinin haysiyetli, adaletli ve medenî olmasını, uşak olmaması gerektiğini söyleyerek onlara milliyet dersi verir ve mahcup eder. Sonra da oradan çıkıp giderler.

İlgili bölümü romandan şöyle takip edebiliriz:

“Necati merkez memurunun masasına doğru bir iki adım attı ve hakaret ifraz eden bir yüzle ba­ğırdı:

-Sizde zerre kadar vazife hissi, zerre kadar mes'uliyet duygusu, zerre kadar milliyet hissi, zerre kadar hayâ olsa, ne anlayıp dinlemeden o de­minki muameleyi yapardınız, ne de şimdi İtilâf za­bıtasının önünde tirtir titreyerek bu kadar sür'atle fikrinizden dönerdiniz. Siz bu milletin zabıtası değilsi­niz. Yeryüzünde hiç bir uşak, haysiyetini menfaatleriyle bu kadar çabuk trampa etmez. İtilâf zabıta­sının bizi sana karşı müdafaaya ne hakkı vardır?

Bu, size de, bize de hakarettir. Biz o kızı pek az tanıyoruz. Biz herhangi bir tanıdığımızı değil, hakkı müdafaa ettik. Likör içtiği için hiç kimse karakola çağrılamaz. Zaten bir yudum bile içmedi­ler. Sizin memurunuz tam bir tulumbacı gibi üzer­lerine yürüdü. Kızın yanındaki kadın o anda "Kolonele telefon edeyim" dedi. Biz mâni olduk.

Demek ki dükkândan çıkınca telefon etmiş. Biz sizi gene vazifesini bilir bir Türk memuru olarak göreceğiz. Küfür etmeyi ve terbiyesizliği bırakarak hakkı­mızda yapılacak bir kanunî muamele varsa yapı­nız. Şerefim üzerine temin ederim ki sizi hiçbir yabancı makama şikâyet etmeyeceğiz. Tek İtilâf zabıtasının müdahalesiyle kurtulmuş olmayalım. Bunu sizden rica ediyorum. Bizi serbest bırakmayınız ve ifademizi alınız.

Merkez memurunun şakağında ter damlala­rı belirmişti. Sivil memur önüne bakıyordu.

Orhan da merkez memuruna doğru yürüye­rek, daha sakin bir sesle:

- Evet, dedi, farzediniz, telefon çalmamıştır, kanunî muamele ne ise onu yapınız, fakat terbiye­si noksan bir memurunuzu müdafaa gayretiyle de­ğil, insanca!

Merkez memuru ağır ağır yerine oturdu. Yü­zü kırmızıdan sarıya doğru seri bir dönüşüm geçiriyordu. Göğsünün düğmelerini çözdü, Orhan'la, Necati'nin yüzüne bakmadan, kendine hesap ve­rir gibi alçak sesle mırıldandı:

-Yerin dibine geçtim. Ben o kadar duygusuz hırt bir herif değilim. Yüksek bir tahsil görme­dim amma ben de efendi evlâdıyım. Bu ocağa bir kere düştük. Hangi tarafa kavuk sallayacağımızı şaşırdık. Müdüriyet bir taraftan, fırka (Hürriyet ve İtilaf Partisi) bir taraf­tan, İtilâf zabıtası (İşgalciler) öte taraftan... Dediğiniz doğru­dur: İki paralık haysiyetimiz kalmadı. Utanma­sam çocuk gibi ağlarım. Tuh, be... Söylenecek ne sözüm kaldı ki. Beni o kadar yıkmayın beyahu... Keşke şikâyet etseydiniz de beni kovsalardı, aylar­ca sürünseydim gene şimdiki gibi cehennem azabı çekmezdim.

İki parmağıyla şakağının terini sildi ve hep önüne bakarak:

-Size ne muamele yapayım? dedi, korkarım, evrak müdürlüğe gidecek, görürler, emir verdi­ler, artık bir şey yapamam, selâmetle teşrif edin Allahaşkına, beni daha fazla terletmeyin.

Orhan'la Necati bakıştılar. Orhan mırıldandı:

-Gidelim, dedi.

Kuru bir selâm vererek odadan çıktılar. Caddede, hiç bir şey konuşmadan, epeyce yürüdüler.

Kalabalığın seyrekleştiği bir noktada Necati mırıldandı:

- Kız, -neydi adı, Vedia değil mi?- öteki kadı­nın telefon etmesine mâni olmalıydı.

Orhan cevap vermedi. Madam Sofi'nin onla­rı herhangi bir soruşturmanın sıkıntısından kurtar­mak için kolonele telefon etmeğe lüzum görmesi ve Vedia'nın da buna razı olmasından ziyade Or­han'ı düşündüren şey, merkez memuruydu. Ayıbo­ğan İbrahim! lâkabını hem bir şeref hem de bir tehdit gibi haykırmıştı. Buna bir terbiye meselesi deyip geçilebilir; fakat herifin telefonla emir al­dıktan sonra küstahlığın zirvesinden, birdenbire zilletin eteklerine de yuvarlanışı, kendi şahsına ait bir ahlâk veya seciye düşkünlüğünden ziyade bir cemiyet vak'asına benziyordu.

Orhan biliyordu ki, devrinin birçok asayiş memurları bu Tayfur ve bu Ayıboğan İbrahim gibi zalim ve gaddardırlar. Biraz eğilene tekme atmak ve biraz yukarıdan alana yal­varmak, eteğine sarılmak onlarda müşterek bir mizaç haline gelmiştir. Kendilerinden kuvvetli olana karşı ziyan ettikleri gururu daha zayıfların izzetinefsini yağma ederek telâfiye çalışırlar. Ni­çin? Korkarlar. Aç kalmaktan korkarlar. Etek öp­meleri bundandır. Açlık korkusu. Sordu: - Merkez memuruna ne dersin?

Necati birdenbire durdu:

-İğrenç! dedi ve yürüdü.

-Onun kuvvet önünde eğilmesine ve köpekleşmesine ne dersin? Bu bir şahsî ahlâk, terbiye, mizaç meselesi mi? Sonradan gördük. Bu adamda yüksek duygular yok değil. Pişmanlığında sami­miydi. Ter döktü. Ağlayacaktı. Hayır! Bu hoyrat­lık ve zalimlik onun ruhundan gelmiyor; ruhunun üstüne daha ağır zaruretlerin yaptığı tesirden geliyor. Değil mi? Bu adam, sadece, aç kalmaktan korkuyor. Zengin adam olsaydı da gene bu meslekte ve bu hâdise karşısında bulunsaydı bambaşka hareket etmez miydi?

Necati hararetle cevap verdi:

-Her insanda yüksek duyguların kökleri bulunabilir; terbiye noksanı demek, bir bakıma, insa­nın fena ihtiraslarını bastırarak bunların üzerine iyilerinin hâkimiyetini tesis etmekten âciz kalma­sı demek değil midir? Fakat ben de bu adamı yal­nız terbiye noksanıyla izah etmiyorum. Terbiye de zaten bir bakıma cemiyet hadisesidir. Bu ada­mın ahlâkî dengesizliğinde de, elbette cemiye­tin parmağı vardır. Sen düşünüyorsun:

Bu parma­ğın mahiyeti nedir? İktisadî olduğunu görüyor­sun. Çünkü bu adam aç kalmaktan korkmasa ne kuvvetliye karşı dalkavuk, ne de âcize karşı küstah olur, değil mi? Bir bakıma evet. "Bir başıma kalsam şehr-i devrana kul olmam? Viran olası hanede evlâdü ıyal var." Doğru. Fakat yalnız bundan ibaret mi? Düşün bir kere: Bu adam âmirlerine karşı itaatinden daha mutedil ve haysiyet sahibi olsa ne kaybeder?

Meselâ bize o küstahlığı yaptık­tan bir dakika sonra o zillete düşmeseydi, hemen aşağıdan almasaydı, biraz daha vakur ve ciddî olsaydı memuriyetinden azil mi edilirdi? Hayır! Onun küstahlığı ve zilleti, onun ikiyüzlülüğü, onun günahkârlığı ve pişmanlığı, onun kendi için­de bir ahlâk dengesinden mahrum oluşu yal­nız açlık endişesinden gelmiyor. Bu endişenin bü­yük tesirleri yok değildir.

Fakat ne çıkar? Başka bir memlekette onun aldığı maaşı alan başka bir zabıta memuru niçin onun kadar zelil değil? Aynı iktisadî şartlar orada başka, burada başka insan­lar yaratıyor. Çünkü millî şartlar orada başka, bu­rada başka. Bu başkalık nedir? İşte bugünün tari­hini yazacak adamın her şeyden evvel bilmesi lâ­zım gelen şey. Nedir bu başkalık? Bizde umumî bir ahlâk bozgunu var. Bu anarşiyi zaptedecek olan ideal yıkılmaya başlamıştır.

Türkiye'nin yaşa­yacağına inanmayan bir Türk'ün kaç türlü ahlâkı olabilir? Ya her şeyden geçer, ümitsiz, karamsar ve asık suratlı olur: Mektepteki hayvan bilgisi öğretmeni Hüsnü Bey gibi, ya entrikalarla, sefil ikiyüzlü politikalarla yalnız nefsinin selâmetini arar. Celâl gibi, bu merkez memuru gibi; yahut da millet camiaları dışında beşe­rî ideallere sarılır: Süleyman gibi. Rusya'daki ha­reket de Çarlıkla beraber yıkılan bir idealin sarsıntısından doğdu.

Osmanlı saltanatı da bir inkıraz buhranı geçiriyor. Bu memur ve onun bütün âmirleri neye ve kime inanıyorlar? Padişaha mı? Hayır! Ne İmparatorluğa, ne millete... Birinden birine inansalar bir vatandaş haysiyeti gözeteceklerdir. Para diyorsun. O Fransız bayrağı çeken yalıda­ki kadın aç mı? Aç kalmak korkusu var mı? Fakat onun geçirdiği buhran nedir? Neden uşağına "vah­şî Türk!" diye saldırmıştır?

Onun zalimliği ve küstahlığı açlık korkusundan mı? Hayır! O da büyük bir inanma buhranı geçiriyor. Süleyman'ın bir başka türlüsüdür. Süleyman sınıf ihtilâline ve o kadın da Avrupa medeniyetine, hatta Avrupa emperyalizmine sarılmak istiyor. Bu kadına sorar­san bütün felâketlerimizin sebebi kadınların tesettürüdür, bizde kaçgöç olmasıdır; Avrupa'ya esir olalım, zararı yok, tek Pierre Loti'nin Desenchentee'leri kurtulsunlar.

Çok tuhaftır ki, bu kafalar "Hürriyet ve İtilâf softalarıyla aynı politika çem­beri içinde kalmışlardır. İngiliz Muhibler Cemiyeti üyeleri arasında öyleleri vardır ki, inanç olarak birbirlerine Vahidettin ve Mustafa Kemal ihtilâfı derecesinde düşmandırlar. Tarihin öyle bir devresindeyiz ki, iktisadî dava belki en sonda geliyor.

Orhan durdu:

-Korkunç bir devre! dedi. Dünya çapında bir korkunçluk...

-Korkunç! Ben birçok mütareke rezaletleri ve faciaları gördüm. Bunlar ifade olarak sert vak'alardı. Fakat hiç biri İtilâf zabıtasının bir em­ri üzerine bütün mukavemeti yıldırım çarpmış bir duvar gibi yıkılan şu merkez memurunun hali ka­dar bana tesir etmedi. Rum palikaryaları Yenikapı'da halamın çarşafını yırtmışlardı; gözümün önünde bir Fransız neferi, bir Türk levazım zabiti­nin kalpağını ayakları altına aldı; ben, şahsen iki defa İngilizler tarafından tevkif edildim ve saatler­ce alıkondum; bir Fransız sömürge askeri, on yedi yaşında bir Türk kızını Gülhane parkının önünde kafasını gözünü yaracak kadar dövdü ve yüksek rütbeli zabitlerimizden biri bu manzarayı görmemek için karşı kaldırıma kaçtı.

Ben de kızı müdafaa için kolumu kıpırdatamadım. Böyle ne­ler de neler... Fakat hiçbiri bugünkü vak'alar ka­dar bana içinde yaşadığımız faciayı hissettirmedi değil, fakat düşündürmedi. Garip bir nokta daha: Biraz evvel söyledim ya, bu faciada medeniyet softalarıyla İslamiyet softaları bir politika çemberi içindedirler. Bak Halim Beyin yalısı da İtilaf kuvvetlerinin dostu.

İstanbul zabıtası da.. Fakat ne kadar ayrı düşünüyorlar: Halim Beyin yalısından bir kız başını Rus kadınları gibi sarıyor, o kadar ki ben onu ilk önce Rus kızı sandım; pastacıya gidip likör içiyor; fakat İstanbul polisi Müslümanca tesettür adabı ile meşgul. Bu iki türlü kafa da aynı parti ve aynı politika içinde çalışıyor.”(168-174)

Daha sonra Orhan Vedia’yla karşılaştığında karakol hadisesini hatırlatır ve şöyle der:

“Sizin telefon ettirdiğinizi anladık. Bilhassa teşekkür ederim. Fakat ne de olsa Türk zabıtasına yabancılardan gelen emir insanın gücüne gidiyor. Belki de kendi polisimizin bize işkence etmesini tercih ederdik.” (s.179)

Burada üzerinde durulan husus şudur: Türk milleti Amerika’dan, Avrupa Birliği’nden ya da başka yabancı bir devlet ve odaktan Türk devlet yetkililerine emir, talimat verilmesini kabul edemez. Anayasa ve kanunlarımızın yabancıların emirleri doğrultusunda yapılması, devletimizin yönetimi konusunda yabancıların talimatlarına göre hareket edilmesi, Türk’ün millî onuruna dokunmakta ve bunu hiçbir şekilde kabul edememektedir.

Bu tutum, tam bir istiklâlci tavırdır. Yani Türk’ün kendi işini kendisini görmesi, kendi işine yabancıların burnunu sokmasına izin vermemesi tavrıdır. Bir millet, kendi devletinde kendi vatandaşını kendi bağımsız iradesiyle yönetemiyor ve yabancılardan aldığı emirle yönetmeye kalkıyorsa orada bağımsızlıktan söz edilemez.


Son değiştirme: 19 Şubat 2018, Pazartesi, 21:31