Edebi Metin Çözümlemesi

Metin Çözümlemeye Yaklaşım

Gerek Türkçede gerek yabancı dillerde şiir çözümlemesine dair kuramsal ve uygulamalı bir çok çalışma bulunmaktadır. Ancak bunlar, genellikle şiirin bazı yönleriyle ilgili bölümlerden oluşmakta ve dağınık hâldedir. Tanzimattan sonraki yeni Türk şiirini anlamaya ve anlamlandırmaya yarayacak, her bakımdan bütünlüklü bir çalışmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Bu amaçla yerli ve yabancı kaynaklar üzerinde yapılan incelemelerden elde edilen veriler bir sistem hâlinde tasnif edilerek tanım ve örneklendirmelerle pratik faydaya dönük bir şiir çözümleme yöntemi ortaya konmalıdır.

Çalışma esas itibariyle ‘şairler neyi nasıl ortaya koyuyor?’ ya da ‘ne, nasıl sunulmuş?’ sorusuna bağlı kalarak kurulmalıdır. Bu bağlamda öncelikle şiir metninin içeriğini oluşturan unsurları, sonra şekil, dil, üslup ve ahenk unsur ve özelliklerini sergilemeye çalışmalıdır. Bütün bu tanımlama, tasnif, mukayese ve muhakemeler, şiir dediğimiz karmaşık yapıya bir nebze de olsa nüfuz edebilme kaygısından doğar.

Şiir tahlili ile ilgili pek çok çalışmadan faydalanılabilir. Bunların bir kısmı ilgili bölümlerde bir kısmı da genel kaynakçada verildi.

1. ŞİİR

 

(Fr. Poesie, İng. poem, poetry ). ‘Şiir’ kelime olarak Arapça ‘ş,a,r’ kökünden gelmiş olup sezmek, sezgi yoluyla bilmek, farkına varmak, şuuruna varmak, hissetmek, kavramak  anlamlarına gelmektedir.

Türkçe’de ‘şiir’e önceleri ‘nazım’ denmişse de zamanla şiirsel değeri olmayan vezinli kafiyeli metinlere nazım ya da ‘manzum eser’ denilmiştir. Şiir terimi için ‘yır’ kelimesi de önerilmişse de bu terim tutulmamıştır. Ayrıca ‘deyiş’, ‘koşuk’ gibi terimler de kullanılmaktadır.

‘Koşug’ kelimesine ilk olarak bir Uygur manzumesinin sonunda yer alan şu kayıtta rastlanmıştır: "Aziz Samantabhadra bodhisattvanın takip ettiği niyaza dayanarak, ricacı Aryasanga Kalım Keyşi'nin nazma çevirmiş (koşugka şngurmış) olduğu manzum (ılok takşut) töre tamam oldu"[1]

Divanü Lugati't-Türk'te Kaşgarlı Mahmut bu kelimeyi şöyle vermiştir: "Terken Katun kutınga tegür mendin koşug (Sultan hatunun huzuruna benden koşma sun) / Aygıl sizing tapugçı ötnür yengi tapug (Sizin hizmetçi yeni hizmetler umuyor de)[2]

Bir edebiyat türü olan şiirin kesin bir tanımı yapılamamaktadır. İnsanlar en eski zamanlardan beri duygu, düşünce ve hayallerini kısa, öz, ahenkli ve etkili bir şekilde sözlü ya da yazılı olarak ifade etmişler ve buna ‘şiir’ demişlerdir. Şiirde verilmek istenen mesaj, tahkiyeli eserlerde olduğu gibi sergilenerek anlatılmaz, yoğunlaştırılmış olarak hissettirilir ve gösterilir. Söz ve anlam sanatı olan şiirin şekil ve muhtevası zaman içerisine bir çok değişikliklere uğramıştır.

Şiir, öznel, tanımlanamayan ve başka dile çevrildiği zaman özelliğini kaybeden bir sanattır.

Şiirin ortaya çıkabilmesi için şairin şairlik kabiliyeti ile doğması ve bu kabiliyetini kültürel ve teknik birikimiyle, çalışmalarıyla ifadeye dökebilmesi gerekir.

Şiir, somut kural ve sistem önermez, özgür bir fert olarak insanın sosyal yapının, tabiatın, varlık, zaman ve hayatın belirsiz, karanlık, karmaşık derinliklerini yoklayarak saf ve yüce duygu ve fikirlere nüfuz eder.

Şiirin en belirgin özellikleri, az sözle çok anlamı yoğunlaştırılmış olarak vermesi, mazmun, simge ve imgelere yer vermesi, ahenkli okunması, sözün güzel söylenmesidir. Şiir, bu özelliklerinden dolayı kolayca ezberlenebilmekte ve yeri geldikçe okunmaktadır. Şiirde ahengi sağlayan başlıca unsurlar vezin, kafiye, nazım şekilleri, tekrarlar ve müzikalitedir.

Tarihin bilinen ilk dönemlerinden itibaren insanlar, dinî törenlerinde, sosyal yaşantılarında şiir söylemişlerdir ve yazının bulunuşuna kadar şiirler sözlü gelenekte yaşamıştır.

Klasik Türk edebiyatında şiir, genellikle "mevzun (vezinli) ve mukaffa (kafiyeli) söz" olarak tanımlanmıştır. Daha sonraki dönemlerde şiire dair yapılmış olan bazı tanımlamalara yer verelim:

 

Tanzimat Dönemi:

 

Ziya Paşa  şiiri "Şiir ve İnşa" makalesinde şöyle tanımlar: "Şiirin tarif-i umumiyyesi kelâm-ı mevzûndur. Yani iki satır sözün her birindeki sükûn ve harekâtın müsavi olmasından ibarettir. Hatta kafiye usulü milel-i müteahhire beyninde hâdis olmuştur".

Recaizade Mahmut Ekrem, geleneksel şiir tanımı ve anlayışını reddederek yepyeni bir bakış açısı getirir. Vezinli ve kafiyeli olmasa da her güzel şeyin şiir olabileceğini ileri sürer: "Şiir dediğimiz o nakş-ı ulvî hilkatde-tabiatde-gökte-yerde ne kadar bedâyi ve mehâsin.. ne kadar hikem ü hakâyık varsa cümlesine şamil bir sanattır.(...) Zerrâttan şümûsa kadar her güzel şey şiirdir. (...) Her mevzûn ve mukaffâ lâkırdı şiir olmak lâzım gelmez, her şiir mevzûn ve mukaffâ bulunmak iktizâ etmediği gibi (...) ifadesi muntazam... manâsı güzel… hiss ü hayâli muvâfık-ı hakîkat ü tabîat olan her güzel söze şiir denir."[3]

Abdülhak Hâmit ise şiiri daha soyut planda Makber Mukaddimesi’nde şöyle tanımlar: "En güzel, en büyük, en doğru şiir, bir hakîkat-ı müdhişenin tazyîki altında hiçbir şey söyleyememektir. İnsan bazı kerre hatırına gelen bir hayali tanıyamaz, o kadar güzeldir. Zihninden uçan bir fikre yetişemez, o kadar yüksektir. Kalbinde doğan bir hissi bulamaz, o kadar derindir. Bu acz ile bir feryat koparır, yahut pek karanlık bir şey söyler, yahut hiçbir şey söyleyemez de kalemini ayağının altına alıp ezer, bunlar şiirdir.[4]

 

Servet-i Fünun Dönemi:

 

Cenap Şehabeddin, Ekrem'den biraz farklı olarak his ve hayali tahrik eden güzel şeylerin şiir olabileceği görüşünü ileri sürer. Cenab'a göre şiir, histen doğar ve dimağımızı tahayyüle sevk eder. Şunu da unutmamak gerekir ki her tahayyüle sevk eden şey şiir değildir. Şiirin verdiği tahayyülde hususi bir his, hususi bir heyecan bulunur. Şiire kaynak olan his güzel olmalı. Çirkin ve kaba hisler şiire menba olamaz. Şiir güzel olmakla beraber her güzel şey şiir değildir. Ancak his ve hayali tahrik eden şeyler şiirdir. Şiir herkese aynı tesiri yapmaz. Bu bakımdan mutlak şiir yoktur. Herkesin güzellik anlayışı değişiktir. Şiir, herkesin kendi hayalî gayesine yaklaşmak şartıyla ruhunu lâtif tahayyüllere sevk eden şeydir.[5]

Şiiri ruhun dili olarak tanımlayan Tevfik Fikret'e göre şiir, mahiyeti bakımından meçhul ve soyut bir şeydir. Bu yüzden maddî ve muttarrid kaidelere bağlanamaz. Şair, dilbilgisi kuralları yerine his ve ruhuna tabi olmalıdır. İster manzum olsun ister mensur, şiirin kendisine has bir dili, bir bedi ve beyan tarzı vardır. Onu söyleten, dinleyen ve anlayan ruhun kendisidir. Fakat şiir kaideleri kırmaz. Manaların en yüksek noktasına erişmek için bazen kaideyi bir tarafa bırakır, fakat onu hiçbir zaman tahrip etmek istemez. [6]

Ayın Nadir'e göre şiir, bir konuyu, fesahat ve belâğat kaidelerine uygun, vezinli ve kafiyeli olarak tasvir etmektir. Şiir sonsuzdur, sınırlanamaz ve bir çeşit beyan tarzı içine sıkıştırılamaz. [7]

Hüseyin Cahit, şiirden vezinli ve kafiyeli sözleri anladığını, ancak bunlara şiir diyebilmek için ruhumuzda teessür ve teheyyüc uyandırmaları gerektiğini belirtir. Heyecan ve teessürün edebî eserlerde tecelli edenine şiir denir.[8]

Ahmet Hikmet de şiirde hissetmenin gerekli olduğunu kaydeder. Şiir, insanları hissetmeye âdeta mecbur ettiği için hisleri terbiye eder.[9]

 

İkinci Meşrutiyet Dönemi:

 

Ahmet Haşim'in şiire ilişkin bazı tanımları ise şöyledir: "Şair ne bir hakikat habercisi, ne bir belâğatli insan, ne de bir vâzı-ı kanundur. Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere vücut bulmuş, musiki ile söz arasında, sözden ziyade musikiye yakın, mutavassıt bir lisandır.(...) Şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır. (...) Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.(...)

Şiirde her şeyden evvel ehemmiyeti haiz olan kelimenin manası değil, cümledeki telaffuz kıymetidir. (...) Hasılı şiir, resullerin sözü gibi muhtelif tefsirata müsait bir vüsat ve şümulü haiz olmalı. Bir şiirin manası diğer bir mana olmağa müsait oldukça, her okuyan ona kendi hayatının da manasını izafe eder ve bu suretle şiir, şairlerle insanlar arasında müşterek bir teessür lisanı olmak payesini ihraz edebilir. En zengin, en derin ve en müessir şiir, herkesin istediği tarzda anlayacağı ve binaenaleyh namütenahi hassasiyetleri istiab edecek bir vüsati olandır. Mahdut ve münferit bir mananın çenberi içinde sıkışıp kalan şiir, hududu, beşeri teessüratın mahşerini çeviren o mübhem ve seyyal şiirin yanında nedir?"[10]

Görüldüğü gibi Haşim bu şiir tanımlarında şiirin anlamdan çok musiki olduğu, şiirin nesre çevrilemeyeceği, olay içeren bir hikâye değil bir şarkı olduğu, kelime anlamıyla değil, telâffuzuyla önem kazandığı üzerinde durmaktadır. Şiir, çok değişik şekillerde yorumlanabilecek bir anlam zenginliğine sahip olmalıdır ve her okuyan şiirde kendi duygu, düşünce ve hayallerini de bulabilmelidir.

Yahya Kemal de saf şiiri savunur ve onun halis şiire ilişkin düşünceleri şöyledir:

"Şiir kalpten geçen bir hadisenin lisan halinde tecelli edişidir; hissin birden bire lisan oluşu ve lisan halinde kalışıdır. Düşündüklerimizi vezinle ve lisanla ifade edişimiz şiir değildir. Bir mısraın şiir olup olmadığı gayet aşikârdır. Derunî ahenk ile ifade edilmişse şiirdir. Fakat duyulmaksızın yalnız vezin ve lisan mümaresesiyle söylenen söz şiir olmaz.

Şiir bir nağmedir. Lâkin Frenklerin kuğu nağmesi dedikleri çok nadir ve halis bir cevherdir. Bu nağmeyi ifade etmek için vezin ve lisan ancak ve ancak bir âlettir. Şiirde nefes ve ses iki unsurdur. Mısraın ayakları yerden kopmazsa yahut en hafif bir kulağı bir ses gibi doldurmazsa halis şiir değildir."[11]

 

Cumhuriyet Dönemi:

 

Saf şiir teorisini savunan bir başka şair Ahmet Hamdi Tanpınar'a göre "şiir, her türlü menfaat endişesinden uzak, gayesini yalnız kendinde bulan bir mükemmeliyyettir. (...) Sadece muztarip ve huzursuz ruhun saf bir lisanıdır. (...) Hakiki şiirin asıl sanat eserinin kendi varlığından başka bir hedefi yoktur. Kendisinden başlar kendisinde biter. Bütün asaleti de buradan gelir. Ondan beklenebilecek yegâne şey, bizde bediî alâka dediğimiz ve hayatımızın maddî taraflarıyla, gündelik endişeleriyle münasebettar olmayan saf bir alâka uyandırmasıdır. (...)

Şiir güzel sanatlar içinde maddesinin tabiatı itibariyle başlı başına bir hususiyet teşkil eder. (...) Bizim şiirden anladığımız mana, kelimelerin terkibinden doğan ritm, ahenk vs. vasıtalarla alelâde lisanla ifadesi kabil olmayan derunî haletlerimizi, heyecanlarımızı, istiğraklarımızı, neşe ve kederimizi ifade eden ve bu suretle bizde bediî alâka dediğimiz büyüyü tesis eden bir sanat olmasıdır." [12]

Necip Fazıl Kısakürek, şiire dinî, ilâhî boyutuyla yaklaşır: "Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hadiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahçup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nisbetlerini bularak, mutlak hakikati arama işi...(...) Şiir, beş hassemizi kaynaştırıcı idrak mihrakında, maddî ve manevî bütün eşya ve hadiselerin maverasına sıçramak isteyen, küstah ve başıboş kıvılcımlar mahrekidir. O, bir noktaya varmanın değil, en varılmaz noktayı sonsuz ve hudutsuz aramanın davasıdır." [13] Necip Fazıl, şiir tanımında felsefî ve metafizik unsuru öne çıkarır ve onu fikir çilesinin bir vasıtası olarak telâkki eder.

Necip Fazıl'ın metafizik yaklaşımına karşılık Peyami Safa şiiri psikolojik açıdan değerlendirir ve şiiri şöyle tanımlar: "Ruhun bütününü dil yoluyla ifade sanatı olan şiir bütün ruh hallerinin toptan ifadesidir. Şuurunun üstünde, altında, aydınlık, belirsiz, makul veya rüya halinde bütün bir ruh muhtevası şiirin sahasına girer. (...) Şiir bir sırrın imasıdır. Şair, insan kaderiyle kendisi arasındaki münasebetin şuurlu bir ifadeden daima kaçan meçhul yükü altındadır. Bunu bilmez fakat sezer. Bilmediği için şuurlu ifade edemez, fakat sezdirir, işaretler ve semboller yoluyla sezdirir. Gerçek şiir budur."[14]

Cahit Sıtkı Tarancı'ya göre ise şiir, kelimelerle güzel şekiller kurmak sanatıdır.[15]

Kaya Bilgegil'in şiirle ilgili düşüncesi ise şudur: "Şiiri tasvir canlılığı mı meydana getiriyor? Hayır, o tali derecede. His ulviyyeti mi? Düşünce üstünlüğü mü? hayır, hayır onlar da değil! Bütün bu talî unsurlarla sıkı sıkıya bağlı olan birleştirici, tadil edici sihirkâr ve müphem realite ne oluyor? Realite, hem de müphem! İphamı lâtif, ifhamı zarif olan bu ayini, dil neden izah edemiyor? O ayin ki saf ruhların (ames purs) lisanının mahrem sinesinde icra kıldıkları bir yalvarma, bir yakarmadır (tazarru) O âyin ki ruhun ebedi güzelliğe pervaz için lisan bünyesinde çırpınmasıdır. (...)

Şiir iç dünyadan veya dış dünyadan gelen güzellik ihsasının doğurduğu hayret hissine lisanın güzelliğini kullanarak beden verme sanatıdır. (...) Şiir insan ruhunda geçen vakalara lisan müzikalitesinden beden verme sanatıdır. Hâlıkı, bu halkı icra ederken aynı zamanda ruhi tadile uğramakta bir vahdete teveccüh etmekte ve beden verdiği halin haricinde kalan diğer ruhi hallerin hepsinden tecerrüt eylemekte yahut hepsini bu halka hadim kılmaktadır ki sanatkâra ait bedii heyecan bu andan itibaren başlar."[16]

Behçet Necatigil'e göre ise şiir, bir yoğunlaştırma sanatıdır. Şiir, insanlar arasında birbirine uzak diller arasında en etkili anlaşma aracıdır. Şiir, diğer edebiyat türlerinden çok daha etkili bir bilgi tatmin aracıdır. Şiir, bocalayışlar, noksanlıklar, çelişmeler, umulanın, iyi olanın henüz bulunamayışının ve rahatsızlıkların ürünüdür.[17]

Sadık Kemal Tural şiiri şöyle tanımlamıştır: "İçine doğduğu cemiyetin zevk, his, hayal dünyasından aldıklarını, ahenk, istiare ve telmihler yardımıyla, bediî bir tefekkür haline getirme gayretidir"[18]

Bu şiir tanımlarından sonra Türk şiirine dair kısa ve genel bir bilgi sunalım:

Türk Şiiri: Türkler İslâmiyet’e girmeden önceki dönemlerde bazı dinî, millî ve mahallî törenlerinde şiirler söylemişlerdir. ‘Sığır’ adlı dinî içerikli sürgün avlarında ve ‘şölen’ ya da ‘toy’ adlı dinî ziyafetlerde söyledikleri şiirlere ‘koşuk’; ‘yuğ’ adlı bir kişinin ölümü için yapılan dinî yas törenlerinde söyledikleri şiirlere ‘sagu’; savaş, göç gibi sosyal ve tarihî olayları anlattıkları şiirlere de ‘destan’ adını veriyorlardı. Bir kısmının Kaşgarlı Mahmut'un Dîvanü Lugati't-Türk adlı kitabında yer alan bu şiirler sade Türkçe, hece vezniyle ve kafiyeli olarak yazılıyordu. Daha çok köy ve kasabalarda yaşayan halk şairleri tarafından söylenen bu tarz halk şiiri günümüze kadar devam edegelmektedir.

10. yüzyıldan itibaren kitleler halinde müslüman olan Türkler, İslâm medeniyetini benimsemişler ve bunun sonucu olarak Arap ve İran dil, kültür ve edebiyatlarından da etkilenmişlerdir. İslâm medeniyeti etkisinde gelişen Türk edebiyatında medresede okuyan ve genellikle saray çevresinde yer alan bilgili şairlerin 11. yüzyıl ile 19. yüzyıl arasındaki zaman içerisinde ortaya koydukları şiirde aruz vezni, gazel, kaside, mesnevi, kıt'a, müstezad gibi beyitlerle kurulan; rübai, tuyuğ, murabba, şarkı, terbi, muhammes, tardiye, tahmis, taştir, müseddes, tesdis, terkib-i bend, terci-i bend gibi nazım şekilleri kullanılmıştır. ‘klâsik şiir’ ya da ‘Divan şiiri’ denilen bu şiirde ayrıca teşbih, istiare, mecaz-ı mürsel, kinâye, tariz, teşhis intak gibi mecazlar; iham, tevriye, istihdam, tenasüb, hüsn-i talil, mübalâğa, tezad gibi anlam sanatları ve cinas, kalb, iştikak, akis, muamma ve lugaz, akrostiş gibi söz sanatlarına yer verilmiştir. 

Nazım birimi beyit olan divan şiirinde bolca Arapça ve Farsça kelime ve tamlamalara yer verilmiştir. Divan şairleri şiirlerinde muhteva olarak da İslâm kültür ve medeniyetine, İslâmî dünya görüşüne, İslâmın felsefî bir yaklaşım biçimi olan tasavvufa yaslanmışlar ve bu kültürün motiflerini mazmunlar halinde ifade etmişlerdir.

1839'da ilân edilen Tanzimat Fermanından sonra Batı medeniyeti etkisi altına giren Türk şiiri Cumhuriyetin kuruluşuna (1923) kadar şekil ve dil özellikleri açısından Klasik şiirimizi büyük ölçüde devam ettirmiştir. Ancak bunun yanında Mehmet Emin Yurdakul'la bilinçli olarak başlayan sade Türkçe ile, hece vezniyle ve halkın ruhunu ifade eden şiir yazma anlayışı, Millî Edebiyat akımı ve Beş Hececilerle yaygınlık kazanmış ve Cumhuriyetin ilk yıllarında da etkisini sürdürmüştür. 1950'li yıllardan sonra ise bu tarz şiir hemen hemen ortadan kalkmıştır.

Yine Tanzimat’tan sonra gelişen Türk şiirinde sone, terzarima gibi batılı yeni nazım şekilleri görülmüş, batılı duyuş biçimi, hayal ve imgeler girmiştir. Cumhuriyetten sonra ise serbest şiir yaygınlaşmıştır.

Muhtevada ise Tanzimat’tan itibaren Türk şairleri batı medeniyetine, edebiyatına, kültür ve felsefesine ait düşünce ve kavramlara bolca yer vermişlerdir. Bunun yanında milliyetçi ve İslâmcı düşünce de ifade imkânına kavuşmuştur.

 

Kaynakça:

 

Yaşar Nabi, Şiir Sanatı, İstanbul 1969

Octavio Paz, Şiir Nedir? çev. Ömer Saruhanlıoğlu, İstanbul 1995

Salah Birsel, Şiirin İlkeleri, İstanbul 1952

İsmet Özel, Şiir Okuma Kılavuzu, İstanbul 1980

J. L. Joubert, Şiir Nedir?, çev. Ece Korkut, Ankara 1993

Kaya Bilgegil, "Şiir ve Mabadı", Cehennem Meyvası, İstanbul 1944

Seyfettin Başçıllar, "Şiirde Oluşum", Türk Dili, C. 13, S.150, 1 Mart 1964, s.336

Ph. Van Tieghem, "Muset'ye Göre Şair ve Şiir", Türk Dili, C.14, S.162, 1 Mart 1965, s.457

Sabahattin Teoman, "Şiir Üstüne Çeşitlemeler", Türk Dili, C.24, S.237, 1 Haziran 1971, s.196

Mehmet Salihoğlu, "Şiir Üstüne", Türk Dili, C.26, S.250, 1 Temmuz 1972, s.323

Mehmet Salihoğlu, "Şiirin Gücü ve Güçlüğü", Türk Dili, Nisan 1982, C.44, S.364, s.228

İsmet Kemal Karadayı, "Şiir ve Gerekçesi", Yelken, Mart 1962, s.15

Hüseyin Cöntürk, "Şiirin İçi Dışı", Yeditepe, 16-31 Mayıs 1959

Christopher Caudwell, "Şiirin Temel Özellikleri", Yeni Dergi, Ağustos 1969, S.59, s.142

Ahmet Ada, Oluşum, Ağustos / Eylül 1979, S.22/23, s.34

Mehmet Yalçın, "Şiirde Dil Dizgesi", Oluşum, Haziran 1978, S.8, s.15

İsmail Çetişli, "Prof. Dr. Kaya Bilgegil'in Şiire Dair Düşünceleri", Fırat Üniversitesi Dergisi (Sosyal Bilimler) 1990, S.4 (1) s.69

Ömer Faruk Akün, "Şiir Okumağa Dair", İstanbul, Mart 1954, s.28

Ömer Faruk Akün, "Şiir Okuyuşumuz", İstanbul Nisan 1954, s.22

Ahmet Hamdi Tanpınar, Edebiyat Üzerine Makaleler, hzl. Zeynep Kerman, İstanbul 1969

Behçet Necatigil, Bütün Eserleri 5 Düzyazılar 1, hzl. Ali Tanyeri - Hilmi Yavuz, İstanbul 1983, Bütün Eserleri 6 Düzyazılar 2, hzl. Ali Tanyeri - Hilmi Yavuz, İstanbul 1983

Bilge Ercilasun, Servet-i Fünun'da Edebî Tenkit, Ankara 1981

 



[1] Reşid Rahmeti Arat, Eski Türk Şiiri,1986, s.XI.

 

[2] C.ı, s.376, Besim Atalay, Ankara 1992.

 

[3] İsmail Parlatır, Recaizade Mahmut Ekrem, Ankara 1995, s.61-69.

 

[4] Makber, "İlk Tab'a Mukaddime", Abdülhak Hamid Tarhan, Bütün Şiirleri 2, İstanbul 1982, s.38.

 

[5] Celal Tarakçı, Cenap Şehabeddin'de Tenkit, Samsun 1986, s.82-83.

 

[6] Bilge Ercilasun, Servet-i Fünun'da Edebî Tenkit, Ankara 1981, s.219.

 

[7] A.g.e., s.218.

 

[8] A.g.e., s.220-221.

 

[9] A.g.e., s.222.

[10] Ahmet Haşim Bütün Şiirleri, Hazırlayanlar: İnci Enginün-Zeynep Kerman, İstanbul 1987, s.69-77.

 

[11] Edebiyata Dair, İstanbul 1971, s.48.

 

[12] Edebiyat Üzerine Makaleler, İstanbul 1969, s. 1-5.

 

[13] Necip Fazıl Kısakürek, Çile, 7. baskı, 1979, s.444-445.

 

[14] Sanat Edebiyat Tenkit, İstanbul 1978, s.267-.269.

 

[15] İnkılâpçı Gençlik, S.56, 20 Eylül 1941.

[16] Cehennem Meyvası,1944.

 

[17] Nurullah Çetin, Behçet Necatigil, Hayatı Sanatı ve Eserleri, Doktora Tezi, Ankara, 1995, s.41.

 

[18] Zamanın Elinden Tutmak, İstanbul 1982, s.136.

 


Her sanat eseri gibi roman da kendisine bilinçli bir muhatap olarak yaklaşılması gereken bir edebî türdür. Çoğu okuyucu, maalesef romanı sadece hoşça vakit geçirmeye yarayacak birtakım meraklı olaylar dizisi olarak algılamakta ve öylesine okuyup geçmektedir. Halbuki roman, deşilmesi, kazılması, çözümlenmesi, keşfedilmesi gereken nice hazineler ve hissedilmesi gereken nice hazlar barındırır. Yetkin bir romancı, salt bir takım ilginç olaylar aktarmakla kalmaz; bunlar vasıtasıyla değişik düşüncelere, duygulara, kültürel, tarihî, felsefî, dinî, sosyal ve ideolojik birikimlere, estetik değerlere, güzelliklere ya doğrudan ya da dolaylı olarak göndermelerde bulunarak eserine bir derinlik ve sanatsal bir boyut sağlamaya çalışır.

Bilinçli bir roman okuru, romanda nelerin nasıl anlatıldığını, nelerle ilişki kurulup, nerelere göndermelerde bulunulduğunu görmeye, anlamaya, farkına varmaya ve bunlardan zevk almaya çalışır.

Dolayısıyla esas itibariyle bilinçli bir roman okuyucusu yetiştirmeyi amaçlayan edebiyat incelemesi çalışmalarına bir katkı olmak üzere bu yeni yöntemler geliştirilmelidir. Bu çalışmada anlatma esasına bağlı kurmaca bir metin olan romanda “kimin neyi, nasıl anlattığını” belli bir düzene koyarak alt başlıklar hâlinde ve olabildiğince örneklendirerek sergilemeye çalışmalıdır. Dolayısıyla çalışma, 1. Romanın kim tarafından anlatıldığı (anlatıcı), 2. Romanda nelerin anlatıldığı, nelere yer verildiği (içerik), 3. Nasıl bir yol; nasıl bir dil, Üslup ve yöntem kullanılarak anlatıldığı (kurgulama tekniği, dil ve Üslup) meseleleri üzerinde yoğunlaşmalıdır.

Yerli ve yabancı olmak üzere roman üzerine kuramsal mahiyette bir çok çalışma bulunmaktadır. Bu çalışmalardan da görülüyor ki roman incelemesinde terim, anlayış ve yöntem düzeyinde oldukça ileri seviyede bir fikir birliğine ve uzlaşmaya doğru gidilmektedir. Roman incelemesine dair Mehmet Kaplan, Şerif Aktaş, Mehmet Tekin, Berna Moran gibi yazarlar, gerek Batılı kaynaklardan derledikleri malzemeyle gerekse kendilerine ait inceleme ve değerlendirmelerle bir birikim oluşturdular. Bu çalışmalar da yararlanılan  başlıca kaynaklar arasında yer almalıdır. Bu birikim üzerine terim önerisi, tasnif sistemi ve anlayış bakımından yeni tuğlalar ilave etmeye çalışmalıdır. Kendilerinden yararlanılmış bazı kaynaklar ya yeri geldikçe ilgili bölüm altında ya da topluca ve genel olarak ‘Genel Kaynakça’da verildi. Çalışmanın özelliği gereği dipnot sistemine de yer verilebilir. 


Son değiştirme: 19 Şubat 2018, Pazartesi, 21:59