Roman Terimi

‘Roman’ Terimi: ‘Roman’ kelimesi, ‘romanice’den gelir. ‘Romanice’, halk dili olan Latincede ‘Romalıların tarzında ve Latincede, Latin dilinde, Latinceye göre’ anlamlarına gelir. ‘Romania’, kelimesi, ‘Kral Constantin zamanından itibaren Romalıların fethettikleri toprakların tamamı, Romalılara ait topraklar’ anlamına geliyor. Roma’da yaşayanlar ve Roma devletine bağlı olanlara da ‘roman’ deniyordu. ‘Lingua romana’ ise 9. yüzyılda Romalıların toprakları üzerinde konuşulan halk dilidir. Bu, romane dillerinin kaynağıdır. Ayrıca önceden beri var olan Lingua Latina (Latin dili) de bulunmaktadır. Bu, seçkinlerin, eğitimli, kültürlü kesimin yazı dilidir. Eski Roma’da bir halk dili olan Latince, bir de seçkin sınıfın konuştuğu, yazdığı bir Latince vardı.

Lingua romana, halk dili olan Latincenin Romalıların fethettiği diğer ülkelerdeki dillerle karışmasından doğdu. Latin ordusu Asyalı, Afrikalı gibi yabancılardan ve işsiz, cahil Latinlerden oluşmuştu. Yabancılar, Latinceyi eğitimsiz ve sıradan olan Latinlerden yarım yamalak öğrendiklerinden bozuk bir halk Latincesi ortaya çıktı. Roma ordusu Avrupa’yı istila ettiğinde bu halk Latincesi de oraya taşınır. Ve böylece Roma İmparatorluğu’na bağlı olan halkların kullandığı konuşma dili olan halk Latincesi ile yazılmış manzum ve mensur hikâyelere, ‘Roman dili’nde (Romalı askerin Latincesi ile yazıp konuşan Avrupalı dili: Lingua Romana) kaleme alınmış manzum ya da mensur, gerçek veya uydurma bir olaya ‘roman’ deniyordu.

12. yüzyıldan itibaren ‘roman’ kelimesi, bir dil adı olmaktan çıkıp yavaş yavaş edebî bir türe ad olmaya başlar. 12. yüzyılda Latinceden Romancaya (halkın konuşma dili) çevrilen eserlere ‘roman’ deniyordu. ‘Roman’ adlı ilk metinler, önceleri manzum, sonra mensur yazılan Latince metinlerin halk diline uyarlanmış şekilleriydi.

‘Roman’ kelimesi, 14. yüzyılda manzum serüven romanlarından oluşan saray edebiyatının karşılığı olmuş. 15. yüzyılda mensur olarak kaleme alınan şövalye romanları görülüyor. Yazarın, töreleri, serüvenleri ya da tutkuları tasvir ederek okuyucuların ilgisini çekmeye çalıştığı mensur olarak kaleme alınmış uydurma hikâyelere ‘roman’ deniyordu. 17. yüzyılda ‘roman’ kelimesi, bugünkü anlamdaki edebî türün adı olmuştur. Romanın bazı dillerdeki karşılığı şöyledir: Fransızca: roman, Almanca: roman, İtalyanca: romanzo, Rusça: pomah, İngilizce: novel, İspanyolca: novela.

Roman tanımına pek çok eleştirmen ve kuramcının birtakım katkıları olmakla birlikte kapsayıcı ve kuşatıcı bir tanım yapılamamaktadır. Bu durum, sanatın- daha özelde romanın- zaman süreci içinde sürekli değişmesi, gelişmesi ve yeni örneklerinin  verilmesinden  kaynaklanmaktadır. Her yeni roman, beraberinde yeni teknikler, yeni özellikler, yeni anlayışlar, yeni üsluplar getirmektedir. Böyle olmakla birlikte konuyla ilgilenen hemen herkes, kendi anlayışına göre roman tanımı yapmaktadır.

Biz de bir açıdan romanı "Romancının beş duyusu yoluyla doğrudan doğruya veya dolaylı olarak hayatında yankı bulmuş yaşantı, bilinç, zekâ, hayal düşünce, duygu gibi ögeleri sanatsal bir bağlam içinde yeniden kurduğu yapay bir âlem" olarak tanımlıyoruz.

Roman, hayatı yoğunlaştıran ve çarpıcı niteliklerle kodlayan atasözü, vecize, şiir, resim, müzik gibi sanat ve edebiyat türlerinin aksine hayatı açan, sergileyen, ayrıntıları kendi yerlerine iade eden, gerçeklikleri çoğu zaman soyutlayarak yeniden üreten edebî bir türdür. Romancı, dış dünyadan, yaşantılarından, gözlem, izlenim ve incelemelerinden amacına ve anlayışına göre bir seçme yapar, onları dünya görüşü ve inancına göre belirli bir senteze ve yoruma tabi tutarak iç bütünlüğüne kavuşmuş canlı bir gerçeğimsi dünya kurar.

Roman, hikâyeden daha uzun bir hacimde, kişi, yer ve zamana bağlı kalınarak nesir tarzında kurgulanmış olayların hikaye edilmesidir. Birbirleriyle değişik şekillerde irtibatlı olan olayların, metin halkalarının anlamlı bir bütün hâlinde oluşturduğu olaylar zinciridir. Roman, gerçek dünyanın kendisini değil, ona en yakın bir kopyasını verir. Gerçeklik izlenimi uyandıran hayat kesitleri sunar. Olağanüstü, doğaüstü olay, figür ve unsurlar yerine doğal, somut, gerçekçi unsurlara yer verir. İnsanüstü figürler ve kahramanlar yerine sıradan insanların hayatlarına ve olabilir olanlara yer verir.

Batı Edebiyatında: Rönesans, Reform, Aydınlanma hareketleri gibi atılımlar sonucunda Batıda yeni bir dünya görüşü ortaya çıktı. Ortaçağ’ın bozulmuş (muharref) Hristiyanlığında ilahîlik adına beşerîliğin; hatta insanîliğin ezildiği, bastırıldığı, yok sayıldığı skolâstik din anlayışı egemendi. İnsan kaynaklı olan bilim ve sanat üretimine izin verilmiyordu. Bilim, İncil tefsirlerinden, sanat da Meryem, İsa, Ruhulkudüs resimlerinden ibaretti. Yani salt göksel, tanrısal, dinî olan ön plandaydı. Çarpık bir ilahîlik adına beşerîlik yok sayılıyordu. Aydınlanma döneminde ise bu sefer tam tersine beşerî olan ilâhlaştırıldı. Salt beşer aklının ürünü olan bilim yüceltildi. Seküler bir dünya anlayışına doğru adım adım geçildi. Dinlerin sunduğu ‘âlem’ yerine pozitivist ve materyalist yaklaşımlarla bu dünya varlığı ile sınırlı ‘dünya’ görüşü egemen olmaya başladı.

Dinin gündemde tuttuğu varlığın ilahî ve manevi boyutu, öte dünya, Allah, cinler gibi hakikatler terk edildi. Onların yerine fiziksel gerçeklikler dünyası, madde, vahiyle irtibatını kesmiş akıl ve bunun ürünü olan bilim unsurları öne çıktı. Beş duyumuzla algılayabildiğimiz bu dünya varlığı tek gerçeklik olarak kabul ediliyor, bunun dışındaki her şey, deneye tabi tutulamayan, beş duyuyla test edilemeyen bütün manevi, ruhanî değerler yok sayılıyor ve bunlar, ‘gerçek’ diye kabul ediliyordu. Roman dediğimiz anlatı türü, büyük oranda işte bu dünya görüşünün üzerine temellenmiştir. Gözümüzle gördüğümüz, dokunduğumuz, duyduğumuz, tattığımız, kokladığımız şeyler romana konu olabilir. Olağanüstü figürlere, akılla, deneyle, bilimle açıklanamayan olay ve olgulara ya da insanın kapasitesini aşan hareketlere, havsalanın almadığı duygu, düşünce ve yorumlara, insan dışı figürlere yer verilmez.

Her şey, akla ve mantığa uygun olmalıdır. Kişilere bir insanın yapabileceği davranışlar yüklenir ve ona insanüstü güçler izafe edilmez. Gerçek zaman ve mekânlar tasvir edilir. Yani romana konu olan her şey, bu dünyanın somut, maddî, fiziksel şartları ve varlığıyla sınırlıdır. Dinlerin öngördüğü aşkın (müteâl) olan dışta bırakılmıştır. Onun için bu dönemde seküler medeniyetin etkisi altında bir edebiyat gelişti. Roman, doğaüstü, insanüstü ve olağanüstülüklerden doğal olana, olağana, beşerî olana ve normale geçişle başladı. Ayrıca romanın geleneksel anlatı türlerinden en önemli farkı, salt olay hikâyesini aktarmakla yetinmeyip bu olaya nelerin sebep olduğunu ve olay sonucunda nelerin ortaya çıktığını, olayın kişiler üzerinde ne gibi duygusal, düşünsel etkiler yaptığını irdelemesidir. Yani olayları sebep-sonuç bağlamı içinde determinist bir yaklaşımla düşünmek.

Romanda gerçek dışılıklar bırakılıp gerçek dünya, gerçek kişi ve olaylar anlatılmaya başlamış oldu. 1960’lı yıllara kadar roman, genel olarak bu anlayışa bağlı olarak kurgulanıyordu. Ancak postmodern romanla birlikte pozitivist anlayışın dışarda bıraktığı, kabul etmediği fiziksel nitelikli olmayan ve gerçeklik dışı kabul edilen unsurlar, başka gerekçelerle romana tekrar girmeye başladı.

Burada roman türünün geleneksel anlatı türlerinden ayrılan özgün yapısına ait bazı belirlemeleri ortaya koyalım:

Roman, destan ve mesnevinin ürettiği ideal tipler yerine daha çok günlük hayatta yaşayan, olumlu olumsuz özellikleri olan, güçlü ve zayıf yanlarıyla bir bütün olan, daha somut, daha canlı, içimizden biri ve gerçek tiplere yer verir. Yani ideal tipler, yerlerini reel tiplere bırakmışlardır. Modern anlatı, kişilerin iç dünyalarını, ruhsal durumlarını, iç çelişkilerini, tutkularını, özlemlerini, duygularını, hayallerini tahlil etmeye gayret eder.

Dış dünya gerçekliğine bağlı olarak çevre ve mekân tasvirleri, en ince ayrıntıları bile içermeye çalışır. Olağanüstülüklere, masalsı ve efsanevi ögelere değil; gerçekçi, somut ögelere yer verir. Olayların geçtiği, haber alındığı, aktarıldığı zaman dilimleri bellidir ve takvime bağlı zaman anlayışı hâkimdir. Romancı, hayat ve insanlar karşısında gözlemci, çözümleyici ve eleştirel bir bakış açısına sahiptir. Romancı, kendi dışındaki dünyayı gözler, inceler ve onun hakkında düşünce üretip yorumlar, bilimsel açıklamalar ve felsefe yapar.

Roman, önceleri adî, bayağı, hayal ürünü, uydurma ve sıradan şeyler, klasik eserlerin dışındaki değersiz ürünler olarak görülüyordu. Ancak zamanla bugünkü edebî değerini kazandı. Hayal ürünü hikâyeler toplamı olan romanstan gerçek hayat sahneleri sunan romana geçiş, belirgin bir biçimde 17. yüzyıl başlarında görülmektedir. Araştırmacılar, genellikle romanın 1789 Fransız İhtilâli sonrasında burjuva sınıfının feodal sınıfa karşı sürdürdüğü mücadeleden ve elde ettiği üstünlük sonrası havadan doğduğu üzerinde dururlar. Bildiğimiz anlamda romanın Batıda 17. yüzyılda ortaya çıktığı kabul edilmektedir. Fakat roman, 17. yüzyılda fazla gelişmemiş, 18. yüzyılda kısmen gelişmiş; asıl olarak da 19. ve 20. yüzyıllarda büyük bir atılım gerçekleştirmiştir.

Türünün özelliklerini taşıyan ilk roman örneği, Miguel de Cervantes Saavedra’nın Don Quixote (El Ingenioso Don Quijote de la Mancha (Mahir Şövalye Manchalı Don Quijote. 1. cilt: 1605, 2. cilt: 1614)’udur. Daniel Defoe’nun Robinson Crusoe (1719)’u da öncü romanlar arsında sayılır.

İlk romanlar arasında ayrıca şunlar sayılabilir: Fransa’da Honoré d’ Urfé, Astrée, Madam de La Fayette, La Princesse de Cléves (Cléves Prensesi, 1678), İngiltere’de Nashe’in The Unfortunate Traveller (Talihsiz Seyyah, 1594).

Türk Edebiyatında: Roman, Tanzimattan itibaren Osmanlının her alanda Batılılaşma eğilimine paralel olarak Batı edebiyatından aldığı bir türdür. Bu tür de genellikle Batı medeniyetinin ve Batılı bakış açısının ve Batılı değerlerin ifade alanlarından biridir. Türk edebiyatında tarihî anlamda ilk Türk romanı Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Tal’at ve Fıtnat (1872)’ıdır. Roman türünün gerektirdiği sanatsal, teknik ve estetik donanıma sahip ilk ciddî roman ise Halit Ziya’nın Aşk-ı Memnu (1900) adlı eseridir.

Tanzimat döneminde Batılı anlamda romana geçiş birdenbire olmaz. Arada bir geçiş süreci vardır. İlk Türk romanlarında geleneksel Türk anlatı metinlerinden bolca izler görülür. Mesela Şemsettin Sami’nin Taaşşuk-ı Tal’at ve Fıtnat (1872) ve Ahmet Mithat’ın Hasan Mellah (1874) adlı romanlarında aşağı yukarı geleneksel Türk halk hikâye anlayışının kurgusal yapısını görmek mümkündür. Ancak zamanla Türk romanı, geleneksel anlatı özelliklerinden ve unsurlarından sıyrılarak kendi özgün türüne kavuşmuştur.

Kaynakça: Mehmet Kaplan, “Destan, Mesnevi ve Roman”, Hisar, Temmuz 1975, s.3, Cengiz Ertem, “Fransız Romanı Çerçevesinde Roman Türüne Kuramsal Bir Yaklaşım”, Gündoğan Edebiyat, Kış 1995, S. 13, s. 41; M. Kayahan Özgül, “Romanın Hikâyesi”, Kandille İskandil, Hece Yayınları, Ankara 2003.

Roman Türünün Evreleri

Roman türü, doğuşundan günümüze kadar tarihî süreç içerisinde yapı, anlayış ve mahiyet itibariyle ana hatlarıyla üç ana evreden geçmiştir. Bunlar: ‘klasik roman’, ‘modern roman’ ve ‘postmodern roman’ aşamalarıdır. Bunlardan kısaca söz edelim:

a. Klasik Roman (Yansıtmacı Roman, Dış Gerçekliğe Yönelik Roman, 17. yy- 1914)

Batı edebiyatında Romantik, Realist ve Naturalist gibi akımlara bağlı romanları genel bir kapsam içinde ‘klasik roman’ başlığı altında değerlendiriyoruz. Dolayısıyla başlangıcından aşağı yukarı 1914’lü yıllara kadar yazılan romanlar, genel olarak ve ana hatlarıyla ‘klasik roman’ olarak ele alınmaktadır. Klasik romana ‘yansıtmacı roman’ da denebilir. Buna göre romancı, olaylara, çevreye, mekâna, kişilere ayna tutar ve aynasına yansıyanları, hayatı olduğu gibi ve göründüğü kadarıyla somut gerçekliklere bağlı kalarak romanında yansıtır. Bu roman anlayışı, açık ve belirli kural, ilke ve anlayışlara bağlıdır. Olayların, metin halkalarının, kişilerin, mekânların, zamanın yerleştiriliş ve düzenlenişi belli bir sisteme göre yapılır ve nesnel gerçekliğe bağımlılık esas alınır.

Klasik romanın belli başlı özellikleri şunlardır:

Bu tür roman, esas olarak konu, izlek, olay, tip ve çevre unsurları üzerine kurulmuş ve bunlara önem vermişti. Klasik romanda ‘olay’ unsuru ön plandadır ve birinci derecede önemlidir. İnsan unsuru, genellikle olayların akıcılığında bir araç durumundadır. Bu romanda amaç, insanlara ileti, bilgi ve bilinç sunmaktır. Roman kurgusu, dikkat ve ilgi çekecek ölçüde bir anlatım yöntemi ve bunun için bir araçtır.

Klasik romancı, gerçek dünyayı olduğu gibi yansıtmaya çalıştığından okuyucuya kurgulanmış, yapma bir dünya değil; gerçek bir dünya sunuyormuş izlenimi vermeye, olabildiğince sahici hayatla yüzleştirmeye çalışır. Dolayısıyla yazar, roman kurgusu ve tekniğini hissedilmeyecek kadar geri planda bırakmaya çalışır.

Giriş, gelişme, sonuç bölümleriyle olaylar arası bağlantı iyi kurulmuştur. Romanda birden fazla konu ve izlek bulunabilir. Genellikle kişi ya da kişilerin doğumlarından ölümlerine kadar geçen hayatlarını belli bir bütünlük içinde sunar. Yani klasik roman, çoğunlukla bir ömrün romanıdır. Bazı romanlarda olaylar bir yerde kesilir ve uzun tasvirler ya da ahlakçı düşüncelere yer verilir.

Klasik roman, genel olarak özellikle 19. yüzyılda yaygınlık kazanan pozitivist ve materyalist dünya görüşü temeline yaslanmaktadır. Buna göre içinde yaşadığımız bu dünya esas alınıyor; bunun dışındaki soyut, ruhanî, manevi dünyalar, ahiret âlemi gibi beş duyumuzla somut olarak algılanamayan başka dünyalar kabul edilmiyordu. Dolayısıyla konu edilen dünya, bu dünya ve bu dünyanın şart ve imkânlarıdır. Pozitif bilimlerin ilerlemesiyle bu dünya yaşantıları akla, mantığa, bilime göre düzenleniyor ve bunun dışında öteki dünyalara ve o dünyaların özellik ve şartlarına bakılmıyordu.

Hayat, bilimin kurallarına ve ürünlerine göre kuruluyor; düzenli işleyen ve sürekli gelişen bir dünya tasavvuru ve beş duyumuzla algılayabildiğimiz somut gerçeklikler üzerinde birleşiliyordu. Fakat Birinci Dünya Savaşı ile birlikte salt insan aklına ve aklın ürünü olan pozitif bilime göre kurgulanan ve kendisine büyük ümitler bağlanan dünya tasavvuru, büyük bir hayal kırıklığıyla yıkılmaya başladı.

Bu dönemde romanda belirleyici olan etken, daha çok sosyolojidir. Romancıların ilgisini daha çok dış dünya, toplum, sosyal olaylar, toplumların sosyal kurtuluş reçeteleri, sosyal karakterli ideolojiler, siyaset vs. çekmeye başladı. Sosyal kurtuluş projelerine büyük bir umut bağlandı. Onun için sosyal olan ön plana çıktı. İç dünya, insan psikolojisi, birey, manevi olan geri planda kaldı.

Bireysel olan yerine toplumsal olanın ön plana çıkarılışının çok somut bir örneği olarak Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak (1922) romanından şu bölümü alıyoruz:

“Bir koğuşta yüzlerce kişiyle yatıp kalkmak, bir karavanada yüzlerce kişiyle yeyip içmek ve bir tabur içinde saatlerce yürümek ona en hakikî şahsiyetini öğretti ve ferdin başlı başına bir keyfiyet (nitelik) olmayıp bir kemiyet (nicelik) içinde bir aded (sayı) olduğunu hissetti. Onun gözünde münferit (bireysel, tekil) hadiselerin artık hiçbir kıymeti yoktur.”

Burada “ben yok biz varız” ilkesinin bir yansıması var. Dolayısıyla klasik roman, daha çok ‘ben’ değil; ‘biz’ romanıdır. Genellikle klasik romanda varlığın anlamlandırılması yüzeyseldir. Mesela, bir eşyanın varlığı, sahiplenildiği ve faydalanıldığı yönüyle anlam kazanır. Bu fayda, bazen doğrudan doğruya maddî, bazen de sosyal konumu belirleme gibi bir başka biçimde ortaya çıkar.

Roman figürleri, bu dünya insanlarıdır. Cinler, periler, devler vs. insan dışı varlıklar, pozitivist düşünceye göre gerçek ve var kabul edilmediğinden romanlarda bunlara ciddî bağlamda yer verilmez. Sadece alaya alınmak, gülünmek, saçma olduğunu göstermek için yer verilebilir. Roman kişilerinde genelde kahramanlaştırma ve ülküselleştirme düşüncesi hâkimdir. Böyle bir düzen içinde insanı, kendisiyle özdeşleştiği mülkiyeti, kurallı, düzenli bir toplum içindeki belirli sosyal konumu vb. unsurlar belirler. İnsan, tamamen etken ve belirleyici konumda değildir.

Klasik romanda dış dünyanın düzeni (insanın dışında kalan dünya) yani nesnel gerçeklik esas alınır. Roman, takvimin (yüzyıl, yıl, mevsim, ay, hafta, gün, saat vb.) belirlediği zamana bağlı olarak gelişir. Bu dünyanın fiziksel şartlarına göre belirlenen ve bölümlenen zaman anlayışı hâkimdir. 

Olaylar, daha çok yazarın kendi ülkesinde ya da gidip gördüğü yerlerde geçer. Evrendeki tabiî ya da insan yapısı mekân ve çevreye önem verilir. Bu dünyada var olan, adı sanı bilinen, görülen mekânlara yer verilir. Kaf dağı gibi var olup olmadığı bilinmeyen hayalî mekânlara yer verilmez. Dilin kendisi değil; yansıttığı şey ön plandadır. Yani dil, gerçekler dünyasını yansıtmak için salt bir araçtır.

Türk edebiyatında Tanzimattan Cumhuriyete kadar aşağı yukarı bu tarz roman anlayışı hâkimdi. Ancak Ahmet Hamdi Tanpınar’la birlikte bilinçli olarak modern roman tarzı denenmeye başladı. 

Kaynakça: Phillis Bentley, “Değişen Roman”, Varlık, 1 Ocak 1952, S.378.


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 12:21