Roman Çözümleme Uygulaması

Roman çözümleme örneği:


Peyami Safa:

 

FATİH-HARBİYE[1]

 

Fatih-Harbiye, Peyami Safa’nın en çok okunan romanlarından biridir. İlk baskısı 1931 (Semih Lutfi Kütüphanesi, 149 sayfa)’de çıktı.

 

*Anlatıcı: Gözlemci Anlatıcı: Roman, dışardan bir gözlemci anlatıcı tarafından aktarılmaktadır. Yazarın anlatma görevi verdiği bu anlatıcı, genellikle olay ve kişileri sunarken nesnel bir tutum takınmakta, kişiler ve olaylara dair kişisel yorum, yargı ve değerlendirmelerine pek yer vermemektedir. Bunun yanında kişilerin iç dünyalarında olup bitenleri, düşünce ve duygularını okumasıyla da tanrısal konumlu gözlemci anlatıcı kimliğine bürünmektedir. Buna örnek olarak şu parçayı verebiliriz:

 “Şinasî evvelâ Neriman’ın sırf kendisini çağırmak için evinden geldiğini sandı ve bu davette, kızın yakın mazisine karşı azabından, uzak bir istikbale kadar giden kuvvetli bir teminatını bulur gibi oldu. Fakat şüphesi derhâl uyanmıştı.” (s.36)

Burada tanrısal konumlu gözlemci anlatıcı, Şinasi’nin içinden geçen duygu ve düşünceleri okuyup okuyucuya aktarmaktadır.

Roman, genellikle dışardan gözlemci anlatıcı tarafından aktarılmakta ve onun gözüyle sunulmakta ise de zaman zaman içerden de Neriman’ın bakış açısıyla da verilmektedir.

 

*Aktarma Yöntemi: Roman, genellikle anlatma yöntemiyle sunulmuştur. Nesnel tutumlu gözlemci anlatıcı, olan biten olayları, yapılan konuşmaları, durumları ve olguları bize anlatarak aktarmaktadır. Bunun yanında yer yer karşılıklı konuşmalara dayalı gösterme yöntemi de kullanılmıştır.

 

*Konu: Genel özellikleri bakımından roman, Doğu-Batı medeniyetleri çatışmasına dayalı bir düşünce romanıdır. Mahiyeti bakımından ise konusu şudur: 1920-1930 yılları arasında İstanbul’da geleneksel Doğulu değerlerle modern batılı değerleri temsil eden kesimler arasında geçen düşünce ve hayat tarzı çatışmalarıdır.

Doğu ve Batı medeniyetleri arasındaki fark, birbirine zıt pek çok unsurun karşılaştırılmasına dayalı olarak ortaya konduğu gibi simgesel olarak kedi-köpek farkı üzerinden de sergilenir. Neriman Doğuluları kedilere, batılıları da köpeklere benzetir. Kedi-köpek arasındaki farktan ve mukayeselerden yola çıkarak Doğu-Batı dünyaları arasındaki medeniyet, kültür, yaşama biçimi farklarını ortaya koymaya çalışır:

“Neriman düşündü ve bir anda şarklıların kedileri ve garplıların köpekleri niçin bu kadar sevdiğini anladı. Hıristiyan evlerinde köpek ve Müslüman evlerinde kedi bolluğu şundandı: Şarklılar kediye, garplılar köpeğe benziyorlar! Kedi yer içer, yatar, uyur, doğurur; hayatı hep minder üstünde ve rüya içinde geçer; gözleri bazı uyanıkken bile rüya görüyormuş gibidir; lapacı, tenbel ve hayalperest mahluk, çalışmayı hiç sevmez. Köpek diri, çevik, atılgandır. İşe yarar; birçok işlere yarar. Uyurken bile uyanıktır. En küçük sesleri bile duyar, sıçrar, bağırır.

Şark ve garbı temsil eden bu iki remiz (sembol), Neriman’ın zihninde iki zıt âlemi o kadar müşahhas (somut) bir hâle getirdi ki epey zamandan beri kendi kendine hâlletmeye çalıştığı muammaların birçok anahtarlarını bulur gibi oluyordu.” (s. 42, 43)

Neriman’a göre şark miskin, uykucu, lapacıdır. Garplılar ise daima uyanık, uyurken bile uyanık. Çalışıyorlar, kazanmıyorlar, iyi yaşıyorlar.

 

*İzlek: Doğu ve Batı dediğimiz dünyalar, birbirinden tamamen kopuk olmamalıdır. Doğu, Batıya Batı da Doğuya muhtaçtır. Bu ikisi birbirine zıt değil; birbirini tamamlaması gereken dünyalardır. Bizim geleneksel anlamdaki kültürel, manevî, insanî medeniyet değerlerimizle Batının teknik medeniyet değerleri birleşmelidir. Gerçek anlamda Doğu-Batı medeniyet sentezi böyle gerçekleştirilebilir. Doğu ile Batının birleştiği yerde yaşayan bir millet olarak biz, Batıdan madde, teknik; Batı da bizden maneviyat, hayal ve metafizik almalıdır. Kültür bunalımı bu sentezle aşılacaktır.

 

*Tez: Fatih-Harbiye, tezli bir romandır. Romanda önceden Ziya Gökalp gibi bazı düşünürler tarafından savunulmuş olan kültürde millîlik, bilim ve teknolojide batılılık tezi, bazen açıktan bazen de örtük olarak işlenmiştir. Bu tez, romanda zıt unsurların karşılaştırılması bağlamında ele alınmıştır. Bu zıt unsurlar şunlardır: Fatih-Beyoğlu, Şinasi, Faiz Bey – Macit, hacıyağı, misk – kozmetik, yeme içme, eğlenme mekânları mukayesesi, kedi-köpek.

 

*Zaman

-Nesnel Zaman: Romanda olayların geçtiği takvime bağlı dış zaman, 1920-1930 yılları arası dönemdir.

 

-Vak’a Zamanı: Romanda olayların geçtiği zaman iki katman hâlindedir. 1. Romanın güncel dünyasında geçen olaylar: Romanda 12 bölüm vardır. Bu 12 bölümlük sürede olup biten olaylar, Kasım ayının son günlerine denk gelen 6 güne sığmaktadır. 2. Hatırlanan Olaylar: Romanda aktarılan bazı olaylar da geriye dönüşlerle hatırlamalara bağlı olarak sunulur. Bunlar romanın güncel dünyasında yaşatılan değil; hatırlanan vak’adır. Bu da özetleme ve genişletme yöntemleriyle gerçekleştirilir.

 

-Özetleme: Geriye dönük olarak eskide olmuş bitmiş olaylar kısa kısa özetlenir. Örnek:

“Yedi sene evvel Faiz Bey karısı öldükten sonra Kuruçeşme’deki yalıda oturmak istemedi. Maarif evrak müdürlüğünden tekaüt edilmişti. Üsküdar’daki büyük evi de yanınca azalan varidatına göre daha sade bir yaşayış temini düşündü, Gülter’i muhafaza ederek öteki hizmetçilerin kimini savdı, kimini evlendirdi. Fatih’teki bu eve taşındılar. O vakit Neriman on beş yaşında idi ve Süleymaniye’deki kız lisesine girdi. Orada Şinasi’nin kız kardeşi Nezahet’le tanıştı. Aynı semtte ve aynı mahallede oturdukları için mektebe beraber gidip gelmeye başladılar.” (s.50, 51)

 

-Genişletme: Geriye Dönük Genişletme: Romanda genellikle geriye dönüşlerle geriye dönük genişletmeler hâkimdir. Romanda yaşatılan güncel olaylar 1920’de başlar ise de geriye dönük genişletmelerle hatırlatılan olaylar, 1909’a kadar gider. Olayların geriye dönük olarak genişletilmesi daha çok Neriman’ın hayatına bağlı olarak gerçekleştirilir. Örnek:

“-Ne gülüyorsun, Gülter?

-Hiç, küçük hanım…

Neriman, yine gözlerini kapadı. Ve bu sefer hiç açmayarak dedi ki:

-Hadi…. Yavaş sesle bana bir şey anlat…. Fakat uyursam sus ve git!

-Siz dört yaşında idiniz…

Diye başladı Gülter ve karşısında, yastığın beyazlıkları içinde eriyen bu yorgun yüzün hatırlattığı şeyleri anlattı:

-Bir gün sizi kaynar sularla yıkadık. Bugün ensenize kadar kestirdiğiniz şu saçlar yok mu? Ne uzundu, ne uzun!..” (s. 69)

 

-İleriye Dönük Genişletme: Romanda az da olsa geleceğe dönük tahayyüllere dayalı genişletmeler görülmektedir. Örnek:

“Yine Şinasi gözünün önüne geliyor. Şehzade taraflarında bir meyhane. Şinasi orada kemençe çalıyor. Sırtı daha kamburlaşmış, başı sazına doğru biraz daha çökmüş, elleri daha hırpalanmış, daha sinirli, yüzü daha zayıf, daha sarı. Fakat Şinasi daha mağrur, çünkü daha muztarip. Ve Neriman meyhaneden içeri giriyor. Şinasi’yi görüyor, fakat Şinasi onu görmüyor. Ve Neriman bir köşeye oturuyor ve Neriman ağlıyor ve Neriman ona doğru koşuyor. Beni affet. Sana tekrar geliyorum, beni kabul et. Ben bir alçağım, ah, ben bir alçağım.” (s.97)

 

-Anlatma Zamanı: Roman, ilk kez 1931 yılında basıldı.

 

*Mekân

1. Somut Mekânlar

a. Açık Mekân: Romanda açık mekân olarak genelde İstanbul, özelde ise Fatih ve Beyoğlu semtleri alınır. Bu iki semt, iki ayrı dünya görüşü, hayat tarzı ve medeniyet farkını temsil eder. Romanın üzerine temellendiği Doğu-Batı, geleneksellik-modernlik farklarına dayalı karşılaştırmalar, Fatih-Beyoğlu semtlerinin hayat tarzlarının, kurumsal yapılarının ve değerlerinin farkları üzerinden verilir. Romanda bu farka dayalı karşılaştırma şöyle sergilenir:

“Galatasaray’dan Tünel’e doğru yürüdüler. Neriman Beyoğlu’na çıktığı vakit, halis Türk mahallelerinde oturanların çoğu gibi kendini büyük bir seyahat yapmış sanırdı. Tramvayla bir saat bile sürmeyen bu mesafe, Neriman’a Efgan yolu kadar uzun görünürdü ve Kabil’le New York arasındaki farkların çoğuna İstanbul’un iki semti arasında kolayca tesadüf edilir.” (s.28)

 

-Fatih-Beyoğlu Zıtlığı: Romanda eski-yeni, geleneksel-modern, Doğu-Batı karşıtlığı, ağırlıklı olarak birbirine zıt iki ayrı semtin mukayesesiyle verilir: Fatih-Beyoğlu. Fatih eskiyi, geleneksel olanı, Doğuyu; Beyoğlu da yeniyi, modern olanı, Batıyı temsil eder. Neriman, içinde yetiştiği Fatih semtinden ve bu semtin temsil ettiği geleneksel değerlerden uzaklaşmak, Beyoğlu’nun temsil ettiği yeni, modern, batılı bir çevreye girmek ve oranın değerleriyle donanmak ister. Dolayısıyla bu fark ve karşılaştırma, daha çok Neriman’ın gözünden verilir.

Fatih semti, geleneksel Türk-İslâm medeniyetinin, Doğulu muhafazakâr hayat tarzının sönük, bozulmuş ve gerilemiş, eskide kalmış hâliyle yaşandığı ve varlığını koruduğu bir semt olarak ele alınır. Neriman’ın gözünden burası insanı sıkan, boğan, yaşanamaz hâldeki bir semt olarak eleştirel, olumsuz bir üslûpla sunulur. Neriman, oturduğu mahalleden, evden, konuştuğu adamlardan nefret eder. Neriman’ın nefret ettiği ve olumsuz bir bakış açısıyla eleştirdiği Fatih semtine ait bazı iç mekanlar da şunlardır:

-Kahvehane: Neriman’a göre Fatih’te her taraf lokanta ve kahvehane ile doludur. Erkeklerin işi gücü, kahvede, caminin önünde oturup sokağı seyretmektir. Fatih semtinin meydan kahvelerinde bir sürü işsiz güçsüz softa makulesi adamların oturuyor olması, temizce giyinen insanların arkasından fena fena bakmaları, dedikodu yapmaları, insanı yolda rahat yürüyemez hâlde rahatsız etmeleri Neriman’ın nefret etmesine sebep olur.

Helvacı sesleri sokak diplerine bulaşan ezik, yapışkan seslerdir. Akşam olunca burada hayat durur. Herkes evlerine çekilir. Mutfaklardan gelen ince bir dumanın bütün sokağa dağıttığı hafif bir marsık ve yağ kokusu duyulur.

-Mezarlık: Yol üstünde, cadde ortasında mezarlık olması ona mezarlıklar arasında yaşıyormuş hissi verir. Türk-İslâm medeniyetinde mezarlıklar genellikle şehir içinde kurulur. Bu da insanların sürekli ölümü hatırlamaları ve bu vesileyle ahireti unutmamaları, müslümanca yaşantılarından taviz vermemeleri, gaflete düşüp de dünyaya dalmamaları için bir uyarıcılık, ikaz edicilik işlevine sahiptir. Neriman, eskinin ve geleneksel değerlerin bir unsuru olarak gördüğü şehir içindeki mezarlıktan nefret eder. Mezarlık yine onun gözünden olumsuz bir mekân olarak sunulur. Şöyle der: “Allah aşkına bak! Dedi, yol üstünde mezarlık olur mu? Koskoca cadde… Ortasında mezarlık… Mezarlar arasında yaşıyoruz.” (s.27)

-Cami ve Minare: Fatih minarelerinde ezan sesi, arka sokaklarda helvacıların sesi uzar gider. Neriman’a göre bunlar uğursuz seslerdir. Hastalığa, ölüme ve bunlardan daha korkunç, yüzleri karanlıkta kalan ve hüviyetleri meçhul bir takım felâketlere ait korkular uyandırırlar. Neriman bu seslerde annesinin ölümünü, babasının ihtiyarlığını, çevresinin sefaletini hatırlatan, bütün hayatında gördüğü ve duyduğu matemlerin hepsini, geleceğin sakladığı elemlerin hepsini sezdiren derin, gayet derin ve ruhun en sağlam, en donanımlı taraflarına bile bir anda giren keskin, bayıltıcı bir keder duyar ve bu sesler bitip tükenmez. Ona göre bütün Fatih semti uykudadır, miskindir, durağandır, uyuşuktur.

 

*Koku Satan Mekânların Karşıtlığı: Fatih semtinin hacıyağı, misk gibi geleneksel kokularıyla Beyoğlu’nun kokuları arasında da bir karşılaştırma yapılır.

Buna göre Beyoğlu’nun ıtriyat mağazasında her şey tek başına konmuş zarif bir küçük şişenin tatlı mavisi, kırmızı ipek bir püskül, siyah kadifelerin arasında gizlenmiş ve ampulün yumuşak ışığı, bir gümüşün parıltısı gözleri ayrı çeker ve zapteder. Burada her şey rahat ve mesut insanların kullanmayı âdet ettikleri eşyadır. Burası aynı zamanda bir insanın ne kadar mesut olabileceğini hissettiren imkânlara doğru açılmış penceresidir. Neriman bu mağazaları imrenerek seyreder. Ayrıca bu mağazaların sessizliğine da şaşar. İçeride kalabalık olduğu hâlde müşterilere pek az konuşarak, âdeta bir dilsiz gibi işaretle meram anlatarak istediklerini alırlar. Yalnızca cam tezgâhların üstüne konup kaldırılan şişelerin ince çıtırtısı duyulur.

Neriman Beyoğlu’nun kokularını, koku satılan mağazalarını yüceltirken, Fatih semtinin kokularını hatırladıkça onlardan tiksinir. Neriman küçükken babası onu Ramazanda Beyazıt sergisine götürürmüş. Orada çadır gibi bir şeyin altında, Arap kılıklı bir adam, irili ufaklı birçok yağlı, kirli şişeler arasında ayakta durur, kokular satarmış. Bu çadıra uzaktan yaklaşırken bile sert bir nane, bahar, hacıyağı kokusu Neriman’ın midesini bulandıracak derecede burnuna dolar ve oradan çabucak geçmek istermiş.

Neriman yastığının lavanta kokusundan bile hoşlanmaz.

 

*Beyoğlu, romanda Fatih’e karşıt olarak çıkarılır. Bu semt de yine Neriman’ın gözüyle sunulur. Neriman, geleneksel Türk-İslam mekânlarını olumsuz, eski ve kötü olarak algılayıp tasvir ederken; Beyoğlu’nu güzel ve olumlu yanlarıyla sunar. Romanda Beyoğlu semti, Neriman’a göre yeni, batılı, modern değerleri ve yaşama biçimini temsil eder. Neriman buraya sempatiyle yaklaşır. Neriman Tünel’den Galatasaray’a kadar dükkânlara bakar. Ona göre esnaf bile zevk sahibidir. İnsan bir bahçede geziyormuş gibi olur. Her camekân çiçek gibidir. En adi eşyayı öyle biçime getiriyorlar ki mücevher gibi görünür. Halkı da bambaşkadır. Gelen geçene dönüp bakmazlar. Yürümesini giyinmesini bilirler. Her şeyi bilirler. Beyoğlu Amerika’nın New York kentine benzetilir.

Beyoğlu Neriman’a göre mahşer gibi kaynamaktadır, herkes ayaktadır, uyanıktır.

Neriman, Fatih’ten Beyoğlu’na kaçan modern bir kızdır. Fatih-Harbiye tramvayı onun bütün arzularını şiddetle uyandıran bir uyarıcı hâline gelmişti. Onu görür görmez hemen Beyoğlu’na çıkmak ister. Neriman’a göre Fatih’ten Beyoğlu’na geçmek, büyük bir seyahat yapmak demektir. Fatih’i Afganistan’a Beyoğlu’nu da New York’a benzetir. Fatih’ten Beyoğlu’na gitmek demek, Afganistan’dan New York’a gitmek gibidir.

 

b. Kapalı Mekânlar

1. Geleneksel Doğulu Değerlere ve Eski Hayata Sahne Olan Mekânlar:

 

-Süleymaniye’deki Köhne Konak: Romanda Neriman’la Şinasi’nin zaman zaman önünden geçtikleri bir konak, bütün özellikleriyle eskiyi, geri olanı, geleneksel muhafazakâr yaşama biçimini temsil eder. Bu konak şöyle tasvir edilir:

“Karanlık, harap ve dar bir sokağa saptılar. Sağ kolda bir tek, büyük, tahinî boyalı tahta konak vardı, ileri doğru çıkan şahnişin (evin sokak üzerine olan çıkması) karşısında bir yıkık duvar üstünden sokağa doğru eğilen büyük bir ağacın dallarına o kadar yaklaşıyorlardı ki havayı kapatıyor ve sokağı bir tünel gibi karartıyordu.

Bu, eski bir konaktı, her tarafı çarpılmış, pencereleri müstatillerinin (dikdörtgenlerinin) intizamını kaybetmiş, saçaklarından bazı tahtalar ve çinkolar sarkmış, kaplamalarında bazı yarıklar peyda olmuş, çöküvermeye hazır ve üç yaşında bir çocuk tarafından itilse yıkılacak gibi görünen son derece viran bir konak.

Neriman ve Şinasi, hiçbir gün bu konağın kapısının açıldığını görmediler. Senelerden beri önünden geçtikleri bu binanın içinde ne bir ayak sesi, ne bir gürültü, ne bir pencere açılıp kapanması, ne bir öksürük… Hiçbir şey duymadılar. En alt kattaki mutfak ve kömürlük pencerelerine tel kaplanmıştı ve üstündeki örümcek ağlarının hiç biri temizlenmemişti. Neriman ve Şinasi bu pencerelerden bakarlar ve koyu bir karanlıktan başka hiçbir şey görmeye muvaffak olamazlardı.

Perdeleri yerinde duran bu konakta insan var mıydı? Varsa kim, kimler? Merak ettikleri, keşfedemedikleri bu hakikatı muhayyileleriyle tamamlıyorlar; birçok şeyler tasarlıyorlardı. Meselâ bu konakta ihtiyar ve meyus bir adam, hiç kimse ile temas etmeden, tek başına yaşıyor ve ölümünü bekliyordu.” (s.61)

Neriman ve Şinasi, burada yaşlı, dindar, sabırlı, beyaz sakallı, fersiz gözlü, takkeli, devamlı oturup tesbih çeken, dua eden, ümitsiz, tek başına yaşayan münzevî, ölümünü bekleyen bir adamın varlığını tahayyül ederler.

 

-Faiz Efendinin Fatih’teki Evi: Bakır mangalı, alaturka çekmeceleri, dolapları, minderleri olan geleneksel Türk-İslam hayatının yaşandığı bir evdir.

 

-Darülelhan: Burası Doğu sanatını temsil eden alaturka musiki ile Batı sanatını temsil eden alafranga musiki arasında medeniyet çatışmasına zemin oluşturan bir mekândır. Neriman’ın yeni şekillere karşı eğilimi, yeni bir kültüre karşı eğilimi demektir. Ut ve keman şekillerinin temsil ettikleri iki ayrı kültür vardır. Bizim kadınlarımız şuursuz olarak beriki kültürü seviyorlar ve onlarda şuurlu bir hâle gelen bugünlük yalnız şeklin estetiğidir. Bundan dolayı Batılılaşma eğilimleri henüz pek yüzeyseldir. Bu mesele Doğu ve Batı kültürlerinin mücadelesinden başka bir şey değildir. (s. 108)

Neriman alaturka musikinin simgesi olan uttan nefret eder. Udu elinden atıp kırmak ve Darülelhan’dan alaturka musiki bölümünün kaldırılmasını ister. Aile etkisi ile ud çalmaya başlamış ama zamanla bundan nefret eder. Ya Darülelhan’dan çıkmak ya da alafranga kısmına girmek ister.

 

2. Modern Batılı Değerlere ve Yeni Hayata Sahne Olan Mekânlar:

 

-Faiz Efendi Konağı: Neriman’ın çocukluk döneminin geçtiği evdir. Konak, eski Türk-İslâm aile ve ev hayatının oluştuğu bir mekânken zamanla batılılaşma ile birlikte alafrangalığın da sergilendiği ve yaşandığı bir mekâna dönüşmüştür. Bu romanda Faiz Efendi konağı hem geleneksel değerlerin hem de modern değerlerin birlikte, iç içe yaşandığı bir mekân durumundadır. Neriman’ın babası Faiz Efendi geleneksel değerlere bağlıdır, annesi ise bir ölçüde alafranga hayat tarzına özenmektedir. Neriman hem geleneksel hem de batılı değerlerle büyür.

 

-Buluşma ve Eğlenme Mekânları Mukayesesi: Romanda eski, geleneksel ve Doğulu olan ve yeni, modern, batılı olan arasındaki karşılaştırma buluşma ve eğlenme mekânları üzerinden de gerçekleştirilir. Beyoğlu’ndaki modern mekânlar, Neriman’ın gözünden pastacı, muhallebici gibi eski, geleneksel ve Doğulu mekânlara göre daha önemli, iyi ve güzel bulunur ve olumlu özellikler ve işlevler yüklenerek tercih edilir.

Yeni, modern ve batılı olan mekânlar şunlardır: Perapalas, Maksim Salonu, Löbon pastanesi.

 

-Perapalas: Burası baloların verildiği Beyoğlu’na ait modern bir mekândır. Neriman’ın burada verilecek balolara heyecanla katılmak istediği bir yerdir. Macit Neriman’ı orada verilecek baloya davet eder. Neriman uzun süre bu balonun hayaliyle yaşar ve hazırlıklar yapar.

 

-Maksim Gazinosu: Kuytu köşelerinde renkli abajurları olan, sarışın kadınların neşe ve mutluluk içinde şarkı söyledikleri, cazbant, zil, alkış çığlık sesleri altında eğlendikleri, fokstrot nağmelerinin inlediği, kokteyllerin içildiği, kırmızı elbiseli kadın ve erkeklerin dans ettikleri bir eğlence mekânıdır.

 

-Löbon Pastanesi: Beyoğlu’na ait olan bu mekân, Fatih semtinin geleneksel pastacı, muhallebici dükkânlarıyla karşılaştırılır ve Neriman’ın gözünden tercih edilir. Burası da bir buluşma mekânıdır. Neriman orada Macit’le buluşur. Neriman burayı sever ve beğenir. Burada her şeyi temiz ve güzel bulur. Zevkli bir kadın eliyle döşenmiş küçük bir ev odası gibi görür. Başbaşa konuşmaya müsait bir yerdir. Bu mahrem küçük salon yeni bir şeydir.

 

-Neriman’ın Dayısının Şişli’deki Evi: Bu mekân hakkında ayrıntılı bilgi bulamasak da buranın da modern hayata sahne olan bir mekan olduğunu anlıyoruz.

 

*Kişiler Kadrosu

-Merkezî Kişi: Neriman’dır. Diğer roman kişilerinin kendisine göre tavır aldığı, olayların ve sorunların etrafında yoğunlaştığı kişi odur. Roman aslında Neriman’ın hayat akışı üzerine kurgulanmıştır. Peyami Safa, romanlarını genellikle yüzeyde batılılaşma heveslisi genç kızları merkeze alarak kurgular.

 

-Yapılarına Göre Tipler:

-Yüceltilmiş Tip: Ferid. Şinasi ile Macit arasında yer alır ve bunların olumlu değerlerinin kendisinde senteze kavuştuğu bir tiptir. Yazarın sözcüsüdür, entellektüeldir. Peyami Safa’nın savunduğu ideal anlamda Doğu-Batı medeniyeti sentezini temsil eder. Ona göre bizim kültürel, manevî, insanî medeniyet değerlerimizle Batının teknik medeniyet değerleri birleşmelidir.

Biz Batıdan madde, teknik; Batı da bizden maneviyat, hayal ve metafizik almalıdır. O, şekilde, yüzeysel, eğlence ve tüketimde batılılaşmaya karşıdır. Ona göre bizde medeniyet fikri, bir kültür meselesi olarak anlaşılmaz. Hele kadınlar bunu bir fantezinin sınırları içinde görüyorlar. Kadınlar medeniyeti gözleriyle anlamaya mahkûmdur. Bunlar hakiki medeniyetçilerden daha bahtiyardırlar. Şekillerle yetinirler ve renklerin değişmesi onları eğlendirir.

Ferid’e göre gerçek gelişmeye inanan, kültür sahibi bir İngiliz kızın hayal kırklığı düşünmeye değer. O, her şeye ulaşmış fakat hiçbir şey bulamamıştır. İçlerinde intihar edenler vardır. Bu daha fenadır. Zira onlar için medeniyet, cazip bir renkler âleminden ibaret değildir. Onlar bütün ümitlerini insanlığın öz bakımından gelişimine bağlamışlardır ve büyük savaş örneğiyle de aldandıklarını anlamışlardır. Onlar ideal sahibidirler, bizimkiler fantezi düşkünü. Onların aldanışı daha korkunçtur.

Ferid’e göre medeniyet, kadının gözlerine hitap eder. Kadınların çoğu ellerinin zarif bir hareketi için piyano çalarlar ve musiki onlar için güzel bir “pozisyon”dan ibarettir.

Ferit, Doğu-Batı sentezi konusunda şunları söyler:

“Bu, esasında Şark (Doğu) ve Garp (Batı) meselesidir. Avrupa’da hâlâ şiddetle münakaşa ediliyor. Fakat ben her tasnifin tehlikelerini bilirim. İkiye, üçe, beşe ayırmak daima korkunçtur. Unsurları (ögeleri) tetkik ederken (incelerken) terkibin (sentezin) mahiyeti gözden kaçar. Kültürleri ve medeniyetleri tasnif ederken “Şark” ve “Garp” enmuzecleri (örnekleri) ararken beşerî mahiyetleri ihmal edebiliriz. Şark ve Garp âlemleri, güneşin doğduğu ve battığı cihetler (yönler) kadar birbirinden ayrı değildirler. Prototipik vasıflar ararken basitler üzerinde konuşmuş oluyoruz.

Şark ve Garp insanlığın külçesini terkip ederler, bu itibarla, medeniyet dediğimiz şey, yeni terkiplere doğru mütemadiyen istihale eder (dönüşür). Buna terakki (ilerleme), tekâmül (mükemmelleşme), değişme, ne derseniz deyiniz. Ben tabirlerden de korkarım. Hiçbir tabirin sabit bir medlûlü (manası) yoktur. Garp medeniyetinin içinde Şark unsurları (ögeleri) ve Şark medeniyetinin içinde Garp unsurları yok mudur? Fakat her şey bir derece meselesidir.

Bugünkü Garp medeniyeti, gittikçe terkibine daha fazla miktarda karışan çeliği hazmedemiyor ve kusmak istiyor. Onu makineleşmekten ve büyük sanayiin barbarlaştırıcı, hayvanlaştırıcı tesirlerinden kurtarmak için, terkibinde Şark unsurlarının çoğaltılması lâzımdır. Zannederim ki Garp mistiklerinin istedikleri budur ve bu, zaruridir. Mihanikî (mekanik) beşeriyet (insanlık), Şarktan biraz muhayyile ve metafizik tasavvurlar dileniyor. Çünkü, her gün biraz daha makineleşen zavallı Amerikalının her gün biraz daha kuruyan muhayyilesi, yarın saati icat eden yahut tayyareyi (uçağı) tasavvur eden bir Şarklının yaratıcı kafasından mahrum kalacaktır.

Şark ve Garp, mütevasıl (bitişik) kaplardaki su gibi birbirlerinin eksik taraflarını tamamlamak suretiyle, hem bugünkü müthiş kültür buhranını halledecek, hem de yeni terkiplere doğru gideceklerdir.

Şarkla Garbın mültekasında (kavşağında) olan Türkiye, Garptan tesir almakta tereddüt etmemelidir. Ancak, bu tesir, bizim tarafımızdan yapılacak mukabil bir tesiri ihlâl etmeyecek derecede kalmalı, yani kültürümüzün güzel ve halis köklerine kadar nüfuz etmemelidir. Bunun için Garpte Türk musikisine karşı bilhassa bugün verilen ehemmiyet artarken, Türkiye konservatuarından alaturka musiki kısmının kaldırılması çok yanlış bir harekettir.

Unutmayalım ki bu kararı verenler ve tatbik edenler, evlerinde ve meclislerinde alaturka musikiden başka bir şey dinlemiyorlar ve kararlarında samimi değil, sadece şekilperesttirler, günün estetik cereyanlarını bilmiyorlar. Bakınız Fransa’nın en büyük musiki münekkitlerinden (eleştirmenlerinden) biri M. Öjen Borel, bu alaturka-alafranga musiki münakaşaları (tartışmaları) üzerine mecmualarımızdan (dergilerimizden) birine mektup gönderdi. Alaturka musikiyi ne şiddetle müdafaa ettiğini göreceksiniz. ” (s. 109, 110, 111)

 

-İlkörnek: Süleymaniye’deki harap konağın içinde Neriman ve Şinasi’nin var olduğunu sandıkları ya da tahayyül ettikleri ihtiyar adam, yanlış yapanları, günah işleyenleri, yoldan sapanları gaipten uyaran, ikaz eden Hızır, velî, bilge insan tipinin ilk örneği olarak alınmıştır. Bu ilkörnek romanda şöyle verilir:

“Neriman ve Şinasi, kafes arkasında, âdeta ihtiyarın beyaz sakalını ve beyaz takkesini görür gibi oluyorlardı; “Bize bakıyor!” diyorlar, biribirine so­kularak şahnişin altına doğru kaçıyorlardı, sonra bir hayale karşı bir an duydukları esaretin tuhaflığını hissederek gülüşüyorlardı ve bu anî sevinç içinde kucaklaşıyorlardı.

Neriman, Şinasi'yi tanıdığının ikinci senesi, ilk defa bu sokakta, şahnişin altında gözlerini kapayarak ve kızararak dudaklarını ona uzatmıştı, ilk defa ora­da, ana ve baba okşamalarına az benzeyen bir ku­cak içinde, esrarlı ve yeni lezzetlere doğru koştu. Ve bu, senelerce böyle devam etti. O gün belki ilk defa, büyük tahini boyalı evin önünden, biribirlerine uzak durarak geçtiler.

Tam kapının önünde yürürlerken Neriman'ın içine garip bir his gelmişti, evin içinde ayak sesi duyar gibi olmuştu; sonra kapının açıldığını zannetti ve eşiğin üstünde, sanki ihtiyarın hayalini gördü: Gene elinde tesbihi vardı; bu sefer, yüzü de sakalı ve takkesi gibi bembeyazdı; derin, kederli ve bir hayreti hazmetmeye çalışan gözlerle hemen sormak istiyordu:                                                              

Ne oldu, çocuklar, size ne oldu?

Bu hızlı tahayyül içinde Neriman ürperdi ve Şinasi'ye doğru sokuldu. Şinasi de ona hafifçe yaklaşmıştı. Fakat sokak bitti. Şinasi derhal biraz evvelki hâlini almıştı. Gene biribirlerinden uzaklaştılar, ikisine de mazi hâkimdi. Hep geçen günleri dü­şünerek yürüyorlardı. Bir kibrit alevinin muvakkat ışığında görünüp kaybolan eşya gibi, birçok hatıra­lar parlayıp sönüyordu.” (s.61, 62, 63)

 

-Nihilist Tipler: Romanda Neriman, Macit, Neriman’ın dayısının kızları aynı zamanda nihilist tip olarak da işlenmiştir.

 

-Sosyal Tipler

1. Geleneksel Doğulu Değerleri ve Eski Hayatı Temsil Eden Tipler:

 

-Faiz Efendi: Neriman’ın babası olup Millî Eğitim Bakanlığı evrak müdürlüğünden emekli olmuş bir memurdur. Hem ideal bir baba tipi, hem de geleneksel muhafazakâr değerleri temsil eden bir tip olarak işlenmiştir. 7 sene evvel karısı ölmüş. Karısı öldükten sonra Kuruçeşme’deki yalısında oturmak istememiş, Üsküdar’daki büyük evi yanmış, azalan gelirine göre daha sade bir yaşayış temini düşünüp, hizmetçisi Gülter’i muhafaza ederek öteki hizmetçilerin kimini savmış, kimini evlendirmiş. Fatih’teki oturduğu eve taşınmış. O vakit kızı Neriman 15 yaşında imiş.

Mesnevi’yi, Doğu edebiyatını, Gazali’yi okur. Ney çalar, tasavvufî edebiyatı sever. Kızına karşı merhametli ve şefkatlidir. Onun her istediğini yapar ya da yapmaya çalışır. İsrafa dönük taleplerini bile karşılamaya çalışır. Faiz Bey, dünya görüşü, anlayışı, değer yargıları bakımından soyut fikrî, zihnî değerlere önem verir. Maneviyatı üstün, maddiyatı ise değersiz bulur. Şöyle der:

“Kimi adam vardır ki sabahtan akşama kadar oturur ve düşünür. Onun bir hazine-i efkârı (düşünce hazinesi) vardır yani fikir cihetinden zengindir; kimi adam da vardır ki sabahtan akşama kadar ayaküstü çalışır, meselâ bir rençber, fakat yaptığı iş dört tuğlayı üst üste koymaktan ibarettir. Evvelki insan tembel görünür velâkin çalışkandır; diğer insan çalışkan görünür velâkin yaptığı iş sudandır. Zira birisi maneviyat ile, zihin gayretiyle yapılan iştir; öbürü vücut ile, bedenle yapılan iştir. Maneviyat daima daha âlîdir (yücedir), vücut sefildir. Yapılan işlerin farkı da bundandır.” (s. 45)

Faiz Bey kızının Doğu-İslâm klasiklerini kimsenin okumadığı, işe yaramadığı, hep tembellerin, hayalperestlerin okuduğu yolundaki eleştirilerine karşılık şu cevabı verir:

“Hayır… Frenkler (Batılılar) de okuyor. Bu gibi eserlerin garpta bir tanesinin yüzlerce türlü basılmış tercümeleri vardır. Avam (halk) da okur, havas (üst tabaka) da okur velâkin sen okumazsın, mazursun da. Mekteplerinizde böyle şeyler kalmadı. Bir İngiliz kızına Sadi’yi sorsan bilir, sen Şarklı olduğun hâlde bilmezsin. Kabahat sende mi Sadi’de mi?” (s. 46)

 

-Şinasi: Darülelhan’da Neriman gibi o da öğrencidir. Kemençe çalar. Neriman onu Macit’le karşılaştırır ve eski, geri, ilkel, kaba bulur.

Şinasi, eskiyi, dağınıklığı, düzensizliği, çirkinliği temsil eder. Neriman’ın gözünden Şinasi, olumsuz özellikleriyle algılanır. O âdeta Divan edebiyatı şairi ya da eski edebiyat anlayışını temsil eden Muallim Naci ya da Halit Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah romanındaki Raci gibi algılanır. Buna göre Şinasi, odası darmadağınık biridir. Saçları kabarık, boyunbağı çözük, şapkası yerde, duruşu oturuşu uygunsuz ve çirkin. Tırnağının biri kırk, öbürü batık.. Kemençe çalarken ellerini parçalamış.

Neriman kendisinden soğuyup Macit’le gezmeye başladıktan sonra hayatının düzeni bozulur. Evinde eşyaları darmadağınıktır, derbeder, dağınık bir adam olmuştur.

İradesiz bir tiptir. Faiz Bey Şinasi’yi evlâdı gibi sever. Ayrıca Şinasi’nin tabiatını takdir eder. Faiz Beye göre Şinasi şöyle biridir: Sessiz, halûk, fevkalâde terbiyeli, fıtraten asil bir çocuk, büyük bir rikkatli kalbi var. Hissiyat-ı âliye (yüce duygular) sahibi.

Şinasi ile Faiz Bey arasında mizaç benzerlikleri çoktur. İkisi de şiddetli his feveranları hâlinde bile sessizliklerini muhafaza edebilen ve yalnız kendi kendilerine mahrem olmasını bilen insanlar. Başkalarının tecessüsünü hissettikçe kapanan ruhları içinde mahsur ve bunun azabını ve şerefini duydukları için vakur ve muztarip bir görünüşleri vardır. İkisi de şarka ait birçok şeyleri; Şinasi alaturka musikiyi, Faiz Bey tasavvufî edebiyatı çok severler.

Şinasi geçmiş ve gelenekle ilgilidir. Bu, âdeta genç bir Faiz Beydir. Neriman’ın ruhundaki yeniye iştiyakı senelerce uyutmuştur.

Neriman’a göre Şinasi, aileyi, mahalleyi, eskiyi, doğuluyu temsil etmektedir.

Şinasi Neriman’ın sinemaya da baloya da gidebileceğini, kendisinin softa olmadığını söyler. Şinasi’nin daima pasif düşünüp yenmesini isteyen bir mizacı vardır. Hücumu ekseriya karşı tarafa bırakarak sarsılmaz ve sessiz bir savunma ile muzaffer olmayı sevenlerdendir. Bir şarklı, hakikî bir şarklıdır.

Şinasi’nin mizacı, sessiz ve hareketsiz mücadelenin bütün vakarını taşımaktır. Bütün hayatında hep böyle muvaffak olmuştur. Sözlerinden tavırlarına gelen ifade kabiliyeti ve belağat bundandır. Neriman karşında aktif, baskın değildir.

Şinasi’ye göre şekil düşkünlüğü bazı kızlarımızı züppeleştirmektedir.

 

2. Modern Batılı Değerleri ve Yeni Hayatı Temsil Eden Tipler:

 

-Macit: Maksim gazinosu, Löbon gibi batılı yaşama biçimlerinin sergilendiği mekânlarda bulunur. İnce uzun elleri, hafif manikürlü parmakları olan narin bir adamdır. Derli toplu, düzenli ve bakımlıdır. Çapkınca hareketler etmez. Elleri kadın eli gibi tertemiz, inceciktir. Tırnaklarının üstünde bile çalışılmıştır. Darülelhanın alafranga kısmında keman dersi almaya gelmiş. Fakat bir aydan fazla bu derslere devam etmemiş ve mektebi bırakıp gitmiş. O arada Neriman’la tanışmış ve onu etkileyerek alafrangalık hevesine düşürmüş. Arada bir Beyoğlu’nda gizlice buluşmaya başlamışlar.

Neriman’a göre Macit, yeninin, batının ve bunlarla beraber meçhul ve cazip maceraların temsilcisi ve adayıdır.

 

-Neriman’ın Dayısının Kızları: Şişli’de otururlar. Hiçbir baloyu kaçırmazlar.

 

-Psikolojik Tip: Faiz Bey’in Darülelhan’a devam eden genç kızı Neriman, psikolojik tip olarak işlenmiştir. Peyami Safa’nın diğer romanlarında benzeri görülen mütereddid, kararsız tipidir. Birçok Türk kızları gibi Neriman da ailesinden ve çevresinden karışık bir telkin almıştır. İki medeniyetin yani hem Doğu hem de Batı medeniyetinin ayrı ayrı tesirlerinin karışımını yapan karışık bir sosyal terbiye almıştır. Annesi ve babası ona halis doğulu alışkanlıkları kazandırmışlardı. Faiz Bey Neriman’ı yedi yaşına kadar saf Türk çevrelerinde büyütmüştü.

Fakat İstanbul’da yerleştikten sonra Neriman’ın akrabasından bilhassa büyük dayısının ailesinden aldığı tesirler bambaşkadır. Galatasaray’dan çıkan ve tahsilini Avrupa’da bitiren büyük dayısı ve kızları Neriman’da Batı hayatına karşı heves uyandırmışlardır. Bu arzu ekseriya Neriman’ın da haberi olmadan ruhunda gizli gizli yaşamış ve memleketteki modernleşme cereyanlarından gıda almış, fakat ne şuur, ne de irade hâlinde ortaya çıkmak için fırsat bulamamıştı.

Lozan barışından sonra yaygınlaşan bu modernleşme, Neriman’ın ruhunda gizli gizli yaşayan bu iştiyaka en kuvvetli gıdasını vermişti. Akraba ve arkadaşlarından, örneklerden, gittikçe medenîleşen İstanbul’un dekorundan, kitaplardan, resimlerden, tiyatro ve sinemalardan gelen bu telkinler onda etkili oldu.

Bütün bunlar Neriman’da anadan babadan gelen tesirleri tamamiyle gidermiş değildi. Genç kız iki ayrı medeniyetin zıt telkinleri altında gizli bir derunî (iç) mücadele geçiriyordu. (s. 53)

Neriman’ın ruhunda hem eskiye hem yeniye dönük taraflar vardır. Onun ruhu bu iki yönün mücadele alanıdır. O daima roman boyunca birinci beniyle ikinci beni arasında gider gelir.

Neriman Süleymaniye Kız Lisesi’nde okur. Darülelhan’da musiki öğrenciliği yıllarında tanıştığı Macit’in etkisiyle alafrangalığa özenir. Macit’le birlikte Beyoğlu çevrelerinde gezmeye başlar. Fakat Neriman’daki yenileşme arzuları çocukluğundan beri vardır. Darülelhan’a devamı azaltır. Evine geç vakitlerde gelir, tuvaletine, giyimine kuşamına önem verir. Arkadaşı Şinasi’den gittikçe soğur. Çaldığı uddan, şeklinden, torbasından nefret etmeye başlar. Darülelhan’dan, orada eğitimini görmekte olduğu alaturka musikiden zamanla soğur. Alaturka musikinin kaldırılmasını, kendisinin de ondan kurtulmasını ister. Darülelhan’dan çıkmayı ya da alafranga kısmına girmeyi arzu eder. Kendisinden, oturduğu evden, mahallesinden sıkılır.

Neriman, Beyoğlu’nda batılı tarzdaki bir ıtriyat mağazasından etkilenir. Burayla ilgili izlenimleri ve duyguları şöyledir: ”Burada her şey rahat ve mesut insanların kullanmayı âdet ettikleri eşyaydı; burası aynı zamanda bir insanın ne kadar mesut olabileceğini hissettiren imkânlara doğru açılmış pencereydi. Neriman burada her duruşunda bu pencereden onların saadetini imrenerek seyrediyordu.” (s. 28)

Bu mağazada kokuların küçük zarif şişelere dolduruluşu, mekânın güzelliği, temizliği, düzeni, müşterilerin sessiz, kibar oluşları gibi durumlar onu alafrangalığa çeker. Bunun karşısına geleneksel ve doğulu mukabili de şöyle çıkartılır:

“Neriman bir şey hatırladı: Küçükken babası onu Ramazanda Beyazıt sergisine götürürdü. Orada çadır gibi bir şeyin altında, Arap kılıklı bir adam, irili ufaklı birçok yağlı, kirli şişeler arasında ayakta durur, kokular satardı. Bu çadıra uzaktan yaklaşırken bile sert bir nane, bahar, hacıyağı kokusu Neriman’ın midesini bulandıracak derecede burnuna dolardı ve oradan çabuk geçmek isterdi….” (s.29)

Neriman, batılı yaşama biçimine, alafrangalığa daha çok yüzeysel biçimde eğlence ve tüketim boyutuyla tutulur. Batılı anlamda eğlence mekânlarında bulunmak, baloya katılmak, yeni yeni modaya uygun elbiseler giymek gibi.

Neriman’ı asıl sinirlendiren şey, Fatih’te, o evde her şeyden mahrum yaşamaktır. Şinasi’nin kendisini bundan kurtaramayacağını düşünür. Neriman daha medenî bir hayat yaşamak ister.

Neriman zorlamalara, mecburiyetlere hâkim olmayan ve ekseriya feveran hâlinde olan bir kızdır.

Batılılaşmayı, şekilde, kabukta, eğlence, tüketim ve iyi yaşamakta algılamıştır. Baloya gitmek, Fatih’te oturmamak gibi.

Neriman, derin felsefî ve fikrî mevzulardan anlamaz. Ona alâka veren şey fikirler değil; bu fikirleri doğuran ihtirasların çarpışmasıdır ve erkekleri bazen kadın gibi heyecanların mantığı içinde coşturan, hatta hezeyanlara sürükleyen münakaşaların sinirlere hitap eden tarafını sever.

Neriman sonunda Fatih’e ve uda döner. Balodan vazgeçer. Şinasi ile evlenmeye karar verir.

 

-Yardımcı Kişiler: Faiz Beyin hizmetçisi Gülter, Şinasi’nin kız kardeşi Nezahet, Neriman’ın arkadaşları Fahriye, Ulviye ve ayrıca Müderris Şeref Bey. Bu gibi yardımcı kişilerin romanda ciddi anlamda bir işlevi ve görevi yoktur. Daha ziyade dekoru tamamlamak için konulmuş kişilerdir.

 

-Kurgusal Kişi

-Tasarlanmış Kişi: Neriman ve Şinasi’nin Süleymaniye’deki eski konakta kendisini görmedikleri, ancak varsaydıkları ve hayallerinde şekil ve özelliklerini tasarladıkları kişi, gerçekte olmayan; tamamen hayallerinde kurguladıkları soyut bir kişidir.

“Neriman ve Şinasi bu pencerelerden bakarlar ve koyu bir karanlıktan başka hiçbir görmeye muvaffak olamazlardı.

Perdeleri yerinde duran bu konakta insan var mıydı? Varsa kim, kimler? Merak ettikleri, keşfedemedikleri bu hakikatı muhayyileleriyle tamamlıyorlar; birçok şeyler tasarlıyorlardı. Meselâ bu konakta ihtiyar ve meyus bir adam, hiç kimse ile temas etmeden, tek başına yaşıyor ve ölümünü bekliyordu.

Çok görgülü bir adamdır, sabırlı bir adamdır, dindar bir adamdır, iyi bir adamdır; solgun bir yüzü, çukura kaçmış nemli ve fersiz gözleri, uzun bir beyaz sakalı vardır, kılsız ve çıplak başına geçirdiği takkesi dümdüz ve buruşuksuzdur; daima, şahnişin sağ tarafındaki pencerenin arkasında oturur ve tesbih çeker; dudakları daima hafif bir dua ile kıpırdar; düşünür, fakat muayyen bir insan veya bir işle zihni meşgul değildir; hep bütün dünyaya, bütün in­sanlara, Allah'a ve ölüme ait umumî fikirleri vardır; sokakta bir ayak sesi duyunca başını türeye titreye pencereye doğru uzatır, kafes deliklerinden bakar, biribirlerine sokularak yürüyen Şinasi'yle Neriman'ı görür ve onların daha fazla mesut olması için gözle­rini kapar, dua eder.

Neriman ve  Şinasi,   bu  tahinî  boyalı  konağın önünden her geçişlerinde, pencerede oturan ihtiyara ait efsaneye öyle hakikat unsurları ilâve ediyor­lardı ki, çok tahayyül edilen her şey gibi, bu hayal da hakikî ve müşahhas bir varlık haline geliyor, muhayyilelerinin dışında canlanmak ve yaşamak isti­dadı gösteriyordu.” (s. 61, 62)

 

-Hatırlanmış Kişi: Neriman’ın annesi, büyük annesi, büyük dayısı ve kızları. Bunlar, romanın güncel dünyası içinde canlı olarak yaşatılmayıp hatıralara bağlı olarak romana davet edilen kişilerdir.

 

*Kişi Sunumu:

-Ruhsal Boyut Sunumu

Roman kişilerinin iç dünyalarının, ruhsal özelliklerinin, duygu ve düşüncelerinin tahlilinde ve sunumunda kullanılan başlıca teknik yöntemler şunlardır:

 

-İç Çözümleme: Romanda ağırlıklı olarak iç çözümlemeye dayalı psikolojik tahliller egemendir. Yazar, roman kişilerinin ruhsal boyutlarını daha çok dışardan gözlemci anlatıcının iç çözümlemeleriyle vermeye çalışmıştır. Buna şu örneği verebiliriz: “Neriman babasına bakarak böyle düşünüyordu ve hâlâ ruhunun uzaklıklarına kaçan derin bir kinle babasını mazur görmek istemiyordu.

Evet, şüphesiz onu seven bu ihtiyar bile karışık duygulu bir adamdı; bazen, kendisinde, bir baba şefkatinin zerresi bulunmayan ve içi kızı için garez dolu, korkunç bir düşmandı, düşmanların en korkuncu. Vakıa Neriman’ın bütün arzularına hak vermişti, yeni bir maddî fedakârlığı da kabul etmişti, fakat onun asla itiraf edemediği en gizli arzusunu ya anlamamış, yahut tatmin etmeye razı olmamıştı.” (s.78)

Burada Neriman’ın babasıyla ilgili duygu ve düşünceleri, babasına dair iç dünyasında ortaya çıkan izlenimleri, değerlendirmeleri, ruh hâlleri, anlatıcının sunumuyla sergilenmektedir.

 

-İç Konuşma: Roman kişilerinin iç dünyaları aynı zamanda onların kendi kendilerine gerçekleştirdikleri iç konuşmalarıyla da verilir. Buna da şu örneği verebiliriz: “Neriman bu kadarına tahammül edemedi. Kendi kendine cevap veriyordu: ”Niçin mi? Çünkü artık ben bir Fatih kızı olmak istemiyorum, anlıyor musun?

Böyle yaşamaktan nefret ediyorum, eskilikten nefret ediyorum, yeniyi ve güzeli istiyorum, anlıyor musun? Eski ve yırtık ve pis iğrenç bir elbiseyi üstümden atar gibi bu hayattan ayrılmak, çıkmak istiyorum. İhtiyar adam, bozuk sokak, salaşpur ev, gıy gıy, hey hey, ezan, helvacı… Bıktım artık, ben başka şeyler istiyorum, başka, bambaşka, anlamıyor musun?” (s.64)

Burada Neriman’ın içinde bulunduğu hayat ortamından ve şartlarından duyduğu nefret duygusunu ve başka bir hayat yaşama arzusunu, onun kendi kendisiyle gerçekleştirdiği iç konuşması kanalıyla öğreniyoruz.

Bir başka örnek: “Faiz Bey de Neriman’da hâlâ tatmin olunmamış bir iştiyak seziyor ve anlamıyor, kendi kendine düşünüyordu: ”Ne istiyor? Baloya gitmekten başka bir arzusu mu var? Bu semtte oturmak arzu etmiyor mu? Şinasi’den başka birine mi temayülü var? Kim olsa gerek bu? Şinasi bilir mi acaba?... Ne düşünüyor o? Bana niçin bir şey söylemiyor? İkisi de bana ehemmiyet vermiyorlar mı? Benim aleyhimde mi düşünüyorlar? Ben onlara karşı vazifemi yapmıyor muyum? Balo müsaadesini verdiğime hata mı ettim? Haberim olmadan birçok vak’alar mı cereyan ediyor?

Ve beyaz kaşlarının üstünde alnı buruşuyordu.” (s.79)

Burada da Faiz Bey’in bir baba olarak kızıyla ilgili şüphelerini, endişelerini, yaptıklarının doğru olup olmadığını; yani genel olarak duygu ve düşüncelerini onun iç konuşmasıyla öğreniyoruz.

 

-Bilinç Akışı: Peyami Safa, roman kişilerinin duygu ve düşüncelerini bilinç akışı tekniğini kullanarak da vermeye çalışmıştır. Pek fazla olmasa da zaman zaman bu tekniğin kullanıldığını da görüyoruz. Örnek: Şinasi, Neriman’la ilgili olarak bilinçaltında yatan duygu ve düşüncelerini bilinç yüzeyine kesik kesik, kopuk kopuk, rastgele, bazen birbiriyle irtibatsız ifadeler, tamamlanmamış cümleler hâlinde aktarır:

“Yirmi gündür sazını mektebe getirmiyor. Sokakta, yürürlerken Neriman’ın rahatsız adım atışları. Bir gün mektebin kapısında Neriman bir arkadaşıyla konuşurken Şinasi’nin yaklaştığını görmüş birdenbire susmuş, ne konuştuklarını söylememişti… Hep güneşte parlayan… “Şinasi! Canım sıkılıyor!” deyip durmaları. Hep güneşte parlayan filizî… Şinasi birdenbire ayağını yere vurdu. Mühim bir şey daha hatırlamıştı.

Fakat muhakemesine devam etmek de istiyordu: “Madem ki ben Neriman’ın değişmeye başladığını”. Şimdi de biraz evvel tramvaya atlayışı gözünün önüne geliyor.” (s.11)

 

*Kişilik Bindirmesi: Bu teknik, şu şekilde açıklanabilir: Bir kişinin izlediği bir kişide başka bir kişinin bazı özelliklerini hissederek izlediği kişiyle, benzerlik kurduğu başka kişi arasında özdeşlik oluşturmak. İzlenen kişide bazı benzerliklerden dolayı başka bir kişinin suretini görmek. İzlenen kişide başka bir kişinin şeklini alacağı hayalini kurmak. İzlenen kişinin gelecekte başka bir kişinin şekline dönüşeceği tasavvurunu oluşturmak.

-Bu romanda Gülter, Neriman’a haminnesini bindirir. Âdeta Neriman’da onun haminnesini görür gibi olur. Neriman’la büyük ninesi arasında bir özdeşlik kurar, ikisini birleştirir: “Gülter kapıyı kapadı ve bir sandalye kenarına ilişti. Bütün dikkatiyle hanımına bakmıştı ve şaşırıp kaldı: Bu ne hâl! Solgun yüzü, bumburuşuk. Dudağının uçlarından boynuna doğru iki çizgi uzanıyor ve çenesinin yuvarlağıyla birleşerek tam bir yarım daire gibi görünüyordu.

Gülter kendi muhayyilesinde, bu buruşuk daireyi biraz daha büyüttü, çene altındaki etleri biraz daha gevşetti ve sarkıttı, sonra gözlerini yukarı kaldırdı ve Neriman’ın dağınık kumral saçlarını biraz daha ağarttı ve gözünün önüne büyük Hanımefendi geldi, Neriman’ın haminnesi…

Fakat bunu söylemedi ve hanımına hayretle bakmakta devam etti.” (s. 68)

-Bir başka kişilik bindirmesi Neriman’la Beyaz Rus kızı ve onun sevgilileri arasında olur.

Macit’le Perapalas’ta bir baloya katılmak için hazırlıklar yapan Neriman, o ara Şişli’de oturan dayısının kızlarını görmeye gider. Evde yaslar giyinmiş bir ecnebi kadın vardır. Bir süre sonra kadın evden ayrılır ve kızlar onun başına gelen olayı anlatırlar. Buna göre o kadın, İstanbul’a gelen Beyaz Ruslardandır ve güzel bir kızı vardır. Bu kız önce gitar çalan fakir bir Rus artistiyle sevişir. Zamanla kızın karşısına zengin bir Rum delikanlı çıkar ve onunla yaşamaya başlar.

Fakat kız onunla mutlu değildir. Çünkü tahsilli bir kız olup yüzeysel değerlerden çok, hakiki güzelliklere değer verir. Rus delikanlısı ile birlikte iken onda musiki, mütalaa, samimiyet buluyordu. Fakat Rum genciyle yaşarken bunları bulamamış; sadece para, süs, eğlence sahibi olmuş. Rus kızı yaptığı hatanın farkına varır. Paradan başka değeri olmayan Rum sevgilisini bırakıp sanatkâr Rus gencine gider. Gitar çalan Rus gencini hüzünlü bir şekilde dinler ve ona “Ben bir alçağım. Sana tekrar geliyorum. Beni kabul et!” diye bağırır. Fakat Rus genci ona yüz vermez. Kız da umutsuzluğa düşüp kahrolarak tabancayla intihar eder.

Bu olayı dayısının kızlarından dinleyen Neriman, kendisiyle o intihar eden kız arasında paralellikler, benzerlikler kurar, kendisini ona benzetir, âdeta onunla bir an için özdeşleşir. Kendini onun yerine koyar. Baloyu filan unutur. Rus kızının şahsında kendisini, Rus artistinin şahsında Şinasi’yi ve Rum gencinin şahsında da Macit’i görür ve Rus kızı gibi olmamak için Macit’i bırakıp Şinasi’ye döner.

Kızların bu olaydan çıkardıkları ibretlik ders şudur: “Para mara… boş laf! Saadet başka şey.” (s. 94)

 

*Olay Bütünlüğü

-Hâl Değişimi Kalıbı: Neriman’da çok bariz olarak görülür. Önce iyi hâldedir. Aile, çevre ve geleneksel değerlerine bağlıdır ya da bağlılık ortamı içinde yaşar. Sonra Macit’in etkisiyle kötü hâle yani yüzeysel batıcılık, tüketim, israf ve eğlenceye dönük alafrangalaşma sürecine girer. Sonra Rus kızının acıklı hikâyesinden etkilenerek tekrar eski hâline yani iyi hâle döner.

 

-Arayış Yolculuğu Kalıbı: Neriman’ın arayış yolculuğuna girdiği süreçte ulaşmak istediği değer,  iyi, mutlu, rahat, maddi değerlere bağlı bir hayat yaşamaktır. Faiz Bey, kızının kendisiyle aynı değerleri, aynı düşünce ve yaşama biçimini paylaşan Şinasi’yle mutlu bir evlilik yapmasını arzu eder. Şinasi’nin arayıp elde etmek istediği ve uğruna bir mücadeleye girdiği değer de hem iyi bir müzikçi olmak, hem de Neriman’la evlenmektir. 

 

*Gerilim Unsurları

-Çatışma

 

-İç Çatışma: Romanda iç çatışma, yoğun olarak Neriman’da görülür. Neriman, roman boyunca eskiyle yeni hayat, Doğu ile Batı, geleneksel ile modern, Şinasi ile Macit, Fatih ile Harbiye arasında kararsızlık, tereddüt, kendi kendisiyle hesaplaşma ve iç çatışma yaşar. Bu sayılan birbirine zıt unsurlar arasında sürekli gider gelir. Romanı sürükleyici kılan en önemli gerilim unsuru budur. Onun iç çatışmasına örnek olarak şu kısmı verelim:

“Ara sıra başını yorgandan çıkarıyor, etrafı dinliyor, Gülter’in ayak sesini bekliyor ve kapıya bakıyordu. Bütün bu korku, onda, zevkin ve sevincin uyuşturduğu azapları galeyana getiriyor ve evvelce kendi kendine karşı mazur gördüğü bütün cürümler, şimdi, korkunun pertavsızı altında, birer cinayet kadar gözünde büyüyordu.

Hep Şinasi’nin vakur ve muztarip yüzünü hatırladı. Büyük bir utançla başı yastığın çukuruna batıyordu. Istırabına verdiği intibah (uyanıklık) zamanlarında, kendi kendini aldatmak, başkalarını kandırmak kadar basit değildir ve insan kendi içindeki adaletten ürkmeye başlar. Neriman çektiği bu azapların bir gece evvelki zevkin bedeli olduğunu da hissediyordu.” (s. 20)

Ayrıca Neriman, baloya gitme isteği ile babasının maddi durumu arasında da bir iç çatışma yaşar. Bir taraftan bazı masraflar yapıp baloya gitmek ister, öte taraftan babasının maddi imkânsızlıkları onu rahatsız eder. Bu iç çatışma romanda şöyle verilir:

“Balo! Neriman Löbon’dan çıkıp Fatih'e gelinceye kadar hep bunu düşündü. Balo! Muhakkak gitmeli. Fakat izin meselesi, para meselesi, tuvalet meselesi, Şinasi meselesi... Onu en çok para meselesi düşündürüyordu. Babasına tekrar nasıl müracaat edebilir? Daha bir ay evvel, yeni mantosunu, yeni iskarpinle­rini yaptırmak için babasını ne büyük fedakârlıklara şevketti: Fatih'teki ev rehine konmuştu ve bu ağır faizli borcu ödemek için babası, her ay, tekaüt (emekli) maa­şının bir kısmını ayırmağa mecburdu. Hele son hâ­diseden sonra, bir balo tuvaleti için babasına yeni bir fedakârlık teklif etmeye hiç cesareti yoktu. Fakat Neriman, sımsıkı, açılmamak üzere kapanmış im­kân kapılarının hepsini kurcalıyordu. Bu baloya muhakkak gitmesi lâzım. Saydı: Dokuz gün var.” (s.31)

İç çatışmayı zaman zaman Şinasi’de de görüyoruz. Örnek:

“Durdu, vazgeçti, etrafına baktı, odanın dağınıklığı içinde rahat oturamayacağını hissederek tekrar torbayı yerden kaldırmaya karar verdi. İki üç adım gitti, yere doğru eğilirken gene vazgeçti. İçinde büyük bir mücadele cereyan ediyordu; torbayı yerden kaldırmasını emreden birçok fikirler, meçhul diğer birçok fikirlerle şiddetli bir çarpışma halinde idi.” (s. 33)

 

-Sosyal Çatışma: Romanda sosyal çatışma, iki grup arasında düşünce ve yaşama tarzı farklılığı şeklinde görülür. Sosyal çatışma, geleneksel Doğulu değerlere bağlı olan Faiz Bey ve Şinasi grubu ile modern batılı değerlere bağlı olan Macit,  Neriman’ın dayısı ailesi ve modern hayat özlemi içinde olan Neriman arasındadır. Ancak Faiz Bey ile Neriman arasındaki çatışma, bazen nesil çatışması biçiminde görünüyor. Nitekim bir tartışma esnasında Neriman babasına şöyle der:

“E… Akşama kadar söyleyin. Zaten bu evde sıkıntıdan patlıyorum. Sizin yaşınız başka benimki başka. Benim yerimde olsanız ne yapardınız? Bu salaş evde çıldırırdınız.” (s. 48)

 

*Ana Düğüm: Romanın büyük bir bölümünde okuyucunun sorduğu soru, merak ettiği en büyük entrik unsur yani ana düğüm şudur: Neriman, geleneksel doğulu değerleri ve eski hayatı mı yoksa modern batılı değerleri ve yeni hayatı mı seçecektir? Bu ana düğüm romanda şöyle verilir:

“Bu muharebeye (Macit’i mi yoksa Şinasi’yi mi tercih edecek savaşı) sahne olan kendi ruhunu seyretmek ona büyük bir alâka ve zevk veriyordu. Kendi kendine: ”Bunun sonu ne olacak? Ne olabilir?” diye sordu. Mücadeleyi iki şahıs arasında cereyan ediyormuş gibi sadeleştiriyor, içtimai (toplumsal) sebeplere ve tesirlere ehemmiyet vermiyor, ancak Şinasi’yle Macit’ten hangisinin galip geleceğini merak ediyordu. Fakat gene kendi kendine sordu: “Bu benim elimde değil mi? Hangisine istersem gidemez miyim?” Bu suale kolay kolay müspet cevap veremiyor, kendisini tahlil edemediği birçok haricî tesirlerin (dış etkilerin) baskısı altında hissediyordu. Bilhassa gözünün önüne sık sık babası geliyor ve tesirlerin mihrakını teşkil ediyordu.” (s. 54)

Neriman’ın sonunda Macit yerine Şinasi’yi, Beyoğlu yerine Fatih semtini ve keman yerine udu tercih etmesiyle ana düğüm çözülmüş olur.

 

*Son: Romanda olayların sonu şaşırtıcıdır. Zira okuyucu, Neriman’ın Macit’i yani onun temsilciliğinde modern batılı hayat tarzını tercih edeceğine inanmaya başlarken, birden bire bir Rus kızının başına gelen olayın etkisiyle balodan, Macit’ten, Beyoğlu’ndan, modern batılı yaşama biçiminden vazgeçmesi şaşırtıcı olmuştur. Bu, okuyucunun beklemediği bir sondur.

 

*Metinlerarası İlişkiler: Peyami Safa, metinlerarası ilişkiler kurarak, romanını kültürel anlamda zengin bir altyapıya kavuşturmuştur. Bunu da birkaç yöntemle gerçekleştirmiş ve romanını bir kültür ve düşünce romanı hâline dönüştürmüştür. Romandaki başlıca metinlerarası ilişki yöntemleri şunlardır:

 

-Metin Ekleme Yöntemi: Faiz Bey, romanın sonunda Neriman’ın alafrangalıktan, balodan, Macit’ten vazgeçmesi ve istediği bir biçime girmeyi kabul etmesi üzerine rahatlar ve Gazali’nin bir kitabından bazı bölümler okur. Okuduğu bölümler geçirdikleri sıkıntılı dönemleri ve sonra durulmaların bir karşılığı gibidir. Bu metinler, içinde bulunduğu ruh hâline ve sosyal hâline uygundur. Örnek:

“Gazali diyor ki:

“Harp bitti. Maktüller (ölüler) harp meydanında yatıyor. Bütün çığlıkları, ıztırap ve kin çığlıkları sustu. Her beşerî kasırgayı takip eden sükût, bütün bu şeylerin ne kadar boş olduğunu ne iyi gösterir!” (s. 118)

 

-Kurgu ve Teknik Taklidi: Romanda geleneksel Türk tahkiyesinin bir kurgusal özelliği teknik anlamda taklit edilmiştir. O da şöyle olmuştur:

Neriman baloya gitmek ister. O konuda konuşmak ve fikir almak için geldiği dayısının kızlarından yaşlı bir Beyaz Rus kadınının acıklı hikâyesini dinler. Hikâye şudur: Bu kadının güzel bir kızı varmış. Bu kız, gitar çalan fakir bir Rus artistiyle sevişir. Bir süre beraber yaşarlar ama fakirlikten bir türlü evlenemezler. Kız hisli ve münevver bir kadın. Sefalete fakirliğe bir süre katlanır. Lükste gözü yok.

Fakat ne de olsa kadın olduğundan fakirliğe daha fazla dayanamaz. İyi imkânlarda yaşamak ister. Karşısına zengin bir Rum delikanlısı çıkar. Rus gencinden ayrılıp onunla evlenir. Refah içinde yaşamaya başlar. Rus genci Beyoğlu’nda bazı Rus lokantalarında gitar çalarak hayatını kazanmaya devam eder.

Mağrur olduğundan ıstırabını kimseye açmaz. Rus kızı lüks, eğlence içinde yaşamasına rağmen mutsuzdur. Tahsil görmüş bir kız olduğundan yüzeysel şeylere önem vermez; hakikî güzellikler arar. Musiki, mütalaa ve samimiyet. Rus genciyle yaşarken bunların hepsini buluyordu.

Fakat Rum genciyle yaşarken bulamıyor. Yeni hayatı sahte. Etrafını alan yeni insanlar çok manasız. Halbuki Rus kızı, eski sevgilisiyle yaşarken, etrafında hep görgülü, samimi adamlar var. İhtilalden kurtulmuş Beyaz Ruslar. Bunların hepsi fakir. Fakat hep kıymetli adamlar. Velhasıl bu Rus kızı büyük bir hata işlediğini anlamış. Hakiki kıymetlerle medeniyetin sahte kıymetleri arasındaki farkı çok iyi görmüş ve üstüne bir mahzunluk çökmüş. Apartmanda ipek yastıklar arasında hep ağlarmış.

Nihayet kız, Beyoğlu’na gider, eski sevgilisini arar bulamaz. Dolaşır nihayet meyhane gibi bir yerde görür. Rus genci orada eskisinden daha içli ve daha güzel gitar çalmaktadır. Kız ağlar ve fırlayarak herkesin içinde bağırır:

-Ben bir alçağım. Sana tekrar geliyorum. Beni kabul et!

Rus genci cevap vermez. Seviştikleri zamanlara ait bir havayı çalmaya devam eder. Kız ümitsiz bir şekilde çıkar evine gelir bir mektup yazarak revolverle intihar eder.

Bu hikâyeyi anlatan Neriman’ın dayısının kızları ilave ederler:

-Bu vaka (olay) evvelki gece oldu. Demin gördüğün kadın o kızın annesidir. Kızla biz de son zamanlarda tanışmıştık. Bize gelip giderdi. Üç gün evvel burada, senin şu oturduğun koltukta oturmuştu. Neriman titredi ve baloyu filan unutmuştu. Bu hikâyeyi âdeta sırf kendi mukadderatına ait bir şey gibi dinlemişti. Ne benzeyiş! Rus kızının şahsında kendisini Rus artistinin şahsında Şinasi’yi ve Rum gencinin şahsında Macit’i görüyordu.

Kızlar bu hikâyenin en adi felsefesini çıkardılar:

-Para mara… boş laf! Saadet başka şey, dediler.

Neriman bu hikâyeyi dinledikten sonra Harbiye’den Fatih’e giden tramvaya bindi. Yani eski fikirlerinden vazgeçti. Islah oldu, doğru yola geldi. (s. 92-95)

Burada geleneksel Doğu hikâyelerinin kurgu özelliklerinden biri olan kıssadan hisse çıkarma tekniğini görüyoruz. İbretlik bir olay aktarımı dolayısıyla ders vermek, doğruyu göstermek ahlakî düşünceler aşılamak, faydalı bilgiler vermek amacı vardır. Akıllı ve zeki bir figür kötülük yapma amacında olan diğer figürü hikâye anlatarak oyalar ve böylece onu yapmayı planladığı kötülükten alıkor.

Burada kötülük yapma amacında olan figür Neriman’dır. Çünkü baloya gidecek, Şinasî’yi bırakıp Macit’le beraber olacaktır. Babasını gereksiz israfa sokacak, ailesini, çevresini üzecektir. Dayısının kızları ona ibretlik bir hikâye anlatarak onu yapmayı planladığı kötülükten alıkoymuşlardır.

 

-İçerik Aktarımı ve Çağrışımsal Göndermeler: Romanda içerik aktarımı, çağrışımsal göndermeler bağlamında Ömer Seyfeddin’in “Bahar ve Kelebekler” hikâyesine göndermeler yapılır.

Ömer Seyfeddin, “Bahar ve Kelebekler” (1911) adlı hikâyesinde Pierre Loti’nin Les Désenchantées (Lö Dezanşante) adlı romanının Türk gençliği üzerindeki olumsuz etkilerini eleştirir. Hikâyede 97 yaşındaki nine ile torununun torunu olan 18 yaşındaki bir genç kızın hayata bakışları, yaşama felsefeleri karşılaştırılır. Genç kız, Pierre Loti’nin Les Désenchantées adlı romanını Fransızcasından okur. Nine, o romanda neden bahsedildiğini sorar. Kız da okuduğu romanın sevinçten, saadetten mahrum Türk kadınlarını konu edindiğini belirtir.

Bunun üzerine aralarında tartışma başlar. Eski Türk neslini temsil eden nine, hayatını tamamen millî kültüre, örf ve geleneklere bağlı olarak geçirmiş, yerli bir duyuş ve bakış açısına sahip olarak hayatını dolu dolu, neşe ve zevk içinde yaşamıştır. O nesil, her şeyi doğal bir biçimde zevk ve eğlence hâline getirebilmiştir. Yeni nesil ise Pierre Loti gibi oryantalist kafalı batılıların romanlarıyla yetişmekte ve kendilerini o romanların kalıplarına ve yönlendirmelerine maruz bırakmaktadırlar.

Bunun sonucu olarak da yeni nesil, hayatı doğal hâliyle, Türk kültür, örf ve geleneklerine göre mutlu bir şekilde, yaşama sevinci içinde sürdürmek yerine kendi kendilerine hayatlarını karartırlar. Pierre Loti, romanında mutsuz Türk kadını tipleri çizmiş, Ömer Seyfeddin’in hikâye kişisi genç kız da o romandan etkilenerek Loti’nin yönlendirmesiyle kendini sunî olarak mutsuz kız tipi olarak algılamaya başlamıştır.

Böylece Pierre Loti, Türk gençlerine yönlendirilmiş, tarif edilmiş, kötü niyetle tanımlanmış bir kimlik, bakış açısı ve duyma biçimi sunuyor. Gerçekte Türk kadını, doğal ve millî çerçevede sevinçli, neşeli ve mutlu bir hayat yaşayıp duruyorken; Loti’nin romanını okuduktan sonra kendini o romandaki gerçek olmayan, hayal ürünü Türk kadını tipleriyle özdeşleştirerek kendisini eğreti bir mutsuzluk çemberi içine hapsediyor. Loti’nin tarif ettiği gibi kendini sevinçten, saadetten mahrum olarak hissetmeye başlıyor. Genç kız hiç gülmez, hep mahzun bir hâldedir ve tıpkı büyük matemler geçirmiş, felâketler görmüş bir zavallı gibi durur.

Nine, torununun bu durumunu görünce: ”Ah işte hep bu kitaplar onları zehirliyor, onları solduruyordu. Onları bahara, saadete yabancı bırakıyordu. Ansızın kalbinde bir acı duydu. Bu genç, bu güzel kıza acıyordu. Titreyen kadit ellerini koltuğunun yanlarına dayadı. Hiddetlenmiş gibi biraz yükseldi:

-Sevinçten, saadetten mahrum kadınlar, Türk kadınları mı? dedi, hayır hayır! Türk kadınları asla sevinçten, saadetten mahrum değildiler. Sevinçten, saadetten mahrum olanlar sizlersiniz. Şimdiki kadınlar… Siz yoruldunuz. Siz büyük annelerinize benzemediniz.

Ah biz… Gençken ne kadar mesuttuk. Bahar, şu arkamdaki bahar bizi sevinçten deli ederdi. Şimdi siz bunları görmüyorsunuz, siz bu zehirleyici kitaplar üzerine düşüyor, kararıyor, soluyor, soluyor, hırçın, berbat, tahammül olunmaz bir mahlûk oluyorsunuz. (…) Şimdi siz Frenk mürebbiyeler elinde büyüyor, kendi lisanınızın güzelliklerini tanımıyor, başka memleketlerin, başka şeylerini öğreniyorsunuz. Onlara benzemek istedikçe kendi benliğinizden uzaklaşıyor, etrafınızdan nefret ediyor, hakikaten sevinçten, saadetten mahrum kalıyorsunuz. Ah… At elinden o kitabı!” [2] der.

Ömer Seyfeddin, “Bahar ve Kelebekler” adlı hikâyesinde Pierre Loti’nin Mutsuz Kadınlar romanının Türk kız ve kadınları üzerindeki olumsuz etkilerinden söz ediyordu. O dönem ve sonrasında Türk kadınının kendine yabancılaşmasında, geleneksel kültür yapısını, düşünüş, duyuş ve yaşama biçimini yadsıyıp tamamen batılı bir hayata özenmesinde bu romanın büyük ve kalıcı bir etkisi olmuştur. Buna ilginç bir örnek vermek istiyorum.

Şen Sahir Sılan, bir anı kitabında annesi Cemile hanımdan söz ederken şunları söylüyor:

“Sonuçta gene aşk kazanmış ve annemle o sırada hem gazeteci hem de Meclis-i Mebusanda (Osmanlı Millet Meclisinde) zabıt kâtibi olan babam evlenmişler. Annem yeni evinde de her zaman olduğu gibi kitap okuyarak vaktini dolduruyormuş. Büyük mutluluk içinde hamile olduğunu öğrendiğinde “Pierre Loti’yi okumakta imiş. Bir kız doğuracağını umut ederek adını “Cenan” koymaya niyet etmiş. Aylar sonra bir erkek çocukları dünyaya gelince, adını yine de “Cenan” koymuşlar.” [3]

Demek ki Türk kadınları, çocuklarına Loti’nin Mutsuz Kadınlar romanının merkezî kişisi olan Cenan’ın ismini verecek kadar ondan etkilenmişler.

Peyami Safa da bu romanında Neriman’la büyük annesi arasındaki farkı ortaya koyarken Ömer Seyfeddin’in “Bahar ve Kelebekler” hikâyesinden esinlenme içerisindedir. Bu romanda büyük anne kusursuz bir tip olarak yüceltilen bir Türk kadını, Neriman ise alafrangalılaşmak isteyen, gelenek, görenek ve millî değerlerinden uzaklaşmış, bu yüzden mutsuz bir genç kızdır. Romanın konuyla ilgili bölümü şöyle:

“Gülter, büyük anneniz gibi kadın nerede şimdi?.. Meziyetlerini anlatamam ki… Öyle temiz, öyle tertipli, öyle ince bir kadındı ki… Ev temizlenirken, tertip edilirken hizmetçilerin başında durur, en kabasından en incesine kadar bütün ev hizmetlerini bilirdi. Halayıklara, hizmetçilere bir örnek yazmalar verilir, temiz önlükler giydirilirdi. Bir gün yeni gelen bir hizmetçinin elinden, büyük hanımefendi, süpürgeyi aldı:

-Bak kızım! Ortalık böyle süpürülür!”

dedi. Evvelâ süpürgeyi halının üstünde üç defa yürüttükten sonra üstüne sıkıca vurdu, içinde kalan tozları faraşa döktü, tekrar üç defa çekti, gene üstüne vurdu:

-Kızım! Dedi,böyle yapmazsan süpürgenin içine tozlar dolar, telleri işe yaramaz olur!...”

(…)

-O ne tertipli kadındı, yarabbi, ne tertipli… diye içini çeke çek durdu. Gülter o koskoca konaktakilere varıncaya kadar, her şey yerli yerinde dururdu. Bir kopçanın bile kendine göre bir yeri vardı ve hiç değişmezdi bu… Her tarafta kar gibi beyaz örtüler, perdeler, tenteler…. İnsanın öpeceği, koklayacağı gelir… O odalarda yarım saat oturdu mu insanın içi açılır, gamı kasaveti gider… O kış odalarda pırıl pırıl,yüze gülen bakır mangallar, sarı topuzlu karyolalar…. Ah… rahatını onlar bilirlerdi.

Neriman birdenbire gözlerini açtı:

-Evet, hep tenbellik…

-Aman küçük hanımcığım! Şimdikiler onlar kadar çalışıyorlar mı? Nerede?... Eskiler bir işe başladılar mı, saatlerce durup dinlemeden didinirlerdi, ama, bir kere de rahat etmek istediler mi adam akıllı vücutlarını dinlendirirlerdi. Şimdikiler çalışmıyorlar ki dinlensinler!

-Evet, iyi ev kadını imişler o kadar!

-Sade ev kadını mı?.. Büyük valdenizin elinden kitap düşmezdi. Ne tarihidir o?... Hani meşhur bir tarih vardır.. Ay! Durun! Dilimin ucunda. Hah: Naima Tarihi! Daha böyle neler okurdu. Arapça da bilirdi, Farisice de… Bize okur okurdu da anlatırdı. Âdeta bir mektepti o konak!

Neriman itiraz etmedi. 4 yaşında tanıdığı ve 5 yaşında kaybettiği büyük annesinin akıllı ve malumatlı bir kadın olduğunu herkesten duymuştu.” (s. 70,71)

 

*Dil: Peyami Safa Türkçeyi en iyi kullanan yazarlardan biridir. Cümleleri sağlam, dilbilgisi kurallarına uygundur. Cümle kurarken Türkçenin özellikle düşünce üreten yapısını düzenlemeyi çok iyi bilir. Düşünce yüklü dil unsurlarını bulup uygun şekilde yerleştirmede oldukça başarılıdır. Kelime seçimi bakımından kendi döneminin Türkçesini temsil etmede oldukça yetkindir. Bugün için eskimiş kabul edilen ya da anlamı bilinmeyen kelimelere yer vermiştir ama bu durumu eserin yazıldığı döneme göre değerlendirmek lazımdır. Mesela şu bölümü alalım:

“O vakit, bu kederi doğuran müphem ve namütenahi sebeplerin hepsini bir anda sezerek ve ekseriya bütün bunları bir lahn içinde teksif ederek kendi kendine ruhen zehirlemenin acı lezzetiyle bayılmaya bir derece kalan şiddetli ve esrarlı bir uyanıklıkla yaşıyordu. Yüksek bir hayvana mahsus, ruhî insiyakla her şeyi seziyor, fakat hiçbir şey bilmiyor, tayin edemiyordu.” (s.84)

Burada koyu dizilen kelimeler bugün bizim için yabancı olabilir ama o dönem için kullanılan kelimelerdi.

Ayrıca yazar, diğer eserlerinde olduğu gibi zaman zaman ”konfeti ve serpantin” (s.17), “fokstrot”, ”kokteyl” (s.18), “ruhî perversite” (s.85), “Prototipik” (s.109) gibi yabancı kelimelere de yer vermiştir.

Konuşma dili unsurlarına ve dil sapmalarına hemen hemen hiç yer vermemektedir. O resmî yazı dilini, kültür dilini, İstanbul Türkçesini tercih eder.

 

*Üslûp: Peyami Safa, kendine özgü üslup üretebilmiş özgün Türk romancılarından biridir. Yazarın ve kitabın adına bakmadan ondan bazı bölümler okunduğunda rahatlıkla bunlar Peyami Safa üslubu denilebilir. Peyami Safa romanlarında genellikle düşünce ve tahlil üslubuna yer veriyor. O kişilik tahlillerine ve düşünce aktarımına dayalı bir üslup oluşturmuştur. Ayrıca dramatik üslup da oldukça belirgindir. Olayların, durumların ve kişilerin dramatik boyutlarını öne çıkarmayı tercih eder.

Çoğu zaman da trajik bir üslup kullanır. Bunun yanında roman kişileri genellikle toplumsal, kültürel, ekonomik ve eğitimsel konum bakımından üst tabakada yer alırlar ve bunlar da genellikle havas üslubuyla konuşurlar. Bu bağlamda Peyami Safa romanları eski İstanbul beyefendilerinin ve hanımefendilerinin dil ve üslubunu veren en seçkin metinler arasında yer alır. Onun romanları, eski İstanbul Türkçesi araştırmaları için de iyi bir malzeme olarak kullanılabilir.

Bunların yanında sanatkârane üslup da belirgin bir şekilde fark ediliyor. Şu örnekte olduğu gibi:

“Bütün cadde bomboş. İnce bir yağmur, ışıklar karıncalanıyor. Her geceye benzeyen gece. Gizli değişiklikleri örten zahirî bir sükun ve yeknesaklık. Her tarafta, cemadatın diktatörlüğünü ilan eden bir hareketsizlik, sükûnet ve muvazene.” (s.116)

 



[1] Bu yazıda kendisini incelediğimiz roman nüshası şudur: Peyami Safa, Fatih-Harbiye, Ötüken Neşriyat, 6. baskı, İstanbul 1980

[2] Ömer Seyfettin, Bahar ve Kelebekler, hzl. Tahir Alangu, Rafet Zaimler Kitabevi, İstanbul, s.7, 8.

[3] Pişman Değilim, İletişim Yayınları, İstanbul 2003, s.25.


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 16:38