Hikaye Çözümlemesi Örneği

Çözümleme için seçilen hikaye örneği:


Mustafa Kutlu (1945-):

 

 

KAHKAHA ÇİÇEĞİ

24.6….

 

Parka gittim...

21.6……

 

Yine parka gittim...

26.6…..

Artık bu park işini bir çözüme kavuşturmam gerekiyor. Oraya gidişimin gerçek sebeplerini bir bir sıralamalıyım. Çünkü, herhalde, mutlaka her­kes gibi gitmiyorum. Herkes gibi gitmiş olsam mesele kalmayacak. Çay içeceğim, öyle dönme dolaplara falan binmem, eskiden beri, ta çocuklu­ğumdan beri binmem, âdetim değil, sıradan, se­viyesiz, ne bileyim ben avamî[1] demeye dilim var­mıyor, çünkü halk, halkımız, her neyse... Şurası kesin ama. Otel odasının hüzünlü yalnızlığından parkın sıcacık, cıvıl cıvıl kalabalığına, şen kah­kahalarına katılmak, işte yine seviye… Bu soylu yalnızlık budalalığından vazgeçmeliyim. Ne soyluyum, ne de tam manasıyla yalnız. Nahide beni bir an için bile terketmiyor.

Parka gidiyorum...

Çünkü o da geliyor…

Ondan bahsetmek böyle uluorta olmamalıydı. Parkın havası demek beni de ister istemez etkili­yor ve ifade zaafına uğratıyor. Parklar insanların buluşma yerleridir genellikle. İşte bak, yine za­af. Önceliği dinlenmeye vermeliydim.

27.6…..

Sevgili Nahide... Canım karıcığım... Bir tanem... Hayır, hayır… Bunlar onu etkilemez... Laf cambaz­lığı sayacak... Sadece Nahide demek yeter... Sana yazmak benim için bir görev... Görev uygun kaç­madı... Çizelim... Eeee, bir borç… Tabii, borç iyi… Yani şunca yıllık evliliğimizin, çocuklarımızın, iyi ve kötü günlerimizin, acılara birlikte göğüs germelerimizin, sevinçleri paylaşmamızın getir­diği, getirip önümüze bıraktığı, haydaaa, cüm­lenin sonu gelmeyecek. Başka bir kâğıda aktarı­rız artık… Neyse...

Aslında bana sadece boşanma davasının safahatından[2] bahseden mektuplar yazmış olman bile bir lütuf... Hele çocuklardan bir kaç çizgi ile…

Ne çizgisi yav…

Mektup da hayatın gerçeklerinden biridir. Mek­tupta yazılanlar hayal ürünü olamaz, olmama­lı...

Bu mektubu başka bir zaman yazayım… Park orada… Büyülü parıltısı otel camlarından şavkırken… Evet bu kelimede şiir yükü var… Elektrik yükü gi­bi bir şey... “Şavkırken...”

28-29-30-6.........

Yağmur... Hep yağmur...

Çiçekler yıkanıyor...  Derecikler yollarda biriken çerçöpü temizliyor...

İçiyorum...

İçkiye sığınıyorum... İçimde zengin bir konuşma ortamı oluşuyor... Kaç kişi bilseniz... Ben… Karşı ben... Orta yolcu ben… Fitneci ben… Nahide... O... Hatta mektep müdürü, öğrencilerimden bazıları… Geçende birini parkta görmüştüm… Eski öğrenci­lerimden birini... 562 Süleyman Koç... Zavallıyı fel­sefeden takmışım... Farkında olsam mümkün de­ğil… Tuğla ocaklarından yetiştiğini, dul bir kadı­nın oğlu olduğunu biliyordum oysa... Ama sar­hoşluğuma geldi demek... Bu benim sarhoşlu­ğum...

Felsefeci Şinasi… Sarhoş herif... Bunak...

1.7............

Güneş...

Yağmur ardı çıkan güneş... Sen sağol... Bu defa erkenciyim… Pipoya başladım… Gözlüklerim, boyunbağım ve pipom… Onunla uğraştım epeyce... Yakıyorum, sönüyor… Yakıyorum, sönüyor... Ol­sun. Sinir bir şey belki... Ama onu beklerken vak­tin nasıl geçtiğini anlamadım böylece...

Ve geldi...

Annesiyle birlikte çokluk oturduğu salkım söğü­dün altına yerleşti... Tam karşıma... Mevzideyim... Lacivert, gri tonlu, kendinden çizgili, uzunca, ba­senden plili elbisesi... Şık çantası... Güneş gözlük­leri...

Park onunla aramızda bir iletişim kuruyor… İşte parka gelişimin gerçek sebeplerinden biri… Ne sokakta, ne hemen hergün birlikte olduğumuz mektepte böyle bir iletişim gerçekleşmiyor... Yaklaşık aynı boydayız galiba… Benden kilolu… Normal, çünkü ben... Ben... Kiloyla başı hoş ol­mayanlardanım… Kırk sekizli falan... Ne zamandır tartılmadığım ortaya çıkıyor böylece... İkimiz de gözlüklüyüz... Benim saçlarım beyazlık itibarı ile doğrusu oldukça ileri... Ama boyamış olabilir kendileri... Bir hanım için çok daha doğal… Hafif makyaj… Daima böyle... Bu ona bakışımın diğer bir gerçek sebebi... Çünkü sığınmak oluyor, makya­jın ardına gizlenmek...

O buna tenezzül etmez... Ben de... Gerçi belki ve evet, mutlaka, günün birin­de tanışma, yani iş arkadaşlığının ötesinde bir tanışma vakti gelip çattığında ben de içkiye sı­ğınmış olabilirim… Lakin benimki başka... İçki ar­tık benden bir şey... Varlığımın tabii bir parçası olduğu için buna ikiyüzlü bir davranış olarak bakmak gerekmeyebilir... Ayrıca etine dolgunluğu da beni kışkırtmış olabilir... Nahide de etine dolgun idi diyor fitneci ben... Onu gayet sakin karşılıyorum... Nihayet ben de bir erkeğim… An­nesi örgüsüne eğiliyor. Çay geliyor… Kitabını oku­yor... İşte gerçek bir sebep daha. Kitap okuyan bir kadın. Öğretmen olsa bile... Burada, bu park­ta, bunca zamandır... İçinizde hiç kitap okuyan bir kadın gören oldu mu?...

Ne okuyor acaba?... “Dar Kapı” olmasın… “Anna Karenina.” Her neyse, bunlar araştırma faslına giriyor, şimdilik inceleme sürecini bitirmeliyim... Bitiremiyorum...

Çünkü hayalci ben ortalığı allak bullak eden yeni projesi ile patlıyor...

Mehtap boğazın sularına Abdülhak Şinasi'den mülhem gümüşî parıltılar yayıyor. Arada bir ba­lık atlıyor. Ben kürek çekiyorum. O karşımda oturuyor. Işıklarını tekmil[3] yakmış yalıların önün­den geçiyoruz. Hanımeli basmış balkonda oturur­ken bana pes perdeden sevdiğim şarkıları oku­yor. Baygın, yer yer ağdalanan, mahremiyeti faz­la bir sesi var. Kıyıdan şavkıyan yakamozlar ya­tak odasının renkli üst camlarından geniş kar­yolanın beyaz çarşaflarına rengârenk parçacık­lar yağdırıyor. Şeffaf ışık tanecikleri. Saçları ko­yu kestane uzuyor, yastığa dalga dalga yayılıyor, parmaklarımın ucunda fildişi omuzlarının kaygan yumuşaklığı... Derken başını kitabından kaldırıyor...

Bana doğru bakıyor…

Düpedüz…

İşte o sırada başımı vakarla eğiyorum.

Bir küçük hareket, pipomu yakmak için.

Bu bakışın içinden geçerek kibriti tutuşturuyo­rum.

Yanmıyor meret… Halbuki bu sırada bir fiyakalı duman savurmalı değil miydim.

Neyse… Hafif bir baş selâmı. Şimdilik bu kadar. Herhalde kendileri bunun mektepte karşılaştığı­mızda bermutad[4] söylediğimiz “günaydın” lardan farklı konumunu anlamışlardır. Bu anlayış far­kını Nahide'de bulamadım işte. Herşey gelip in­celiklerde düğümleniyor. Bu gece Nahide'ye yaz­dığım mektubu temize çekebilirim... Nahide be­nim gibi yarı sanatçı, yarı filozof bir kimsenin kendini pek de öyle her hususta sorumlu sayama­yacağını kavrayamadı. Düşüncelerimin, henüz yazıya dökülmemiş olsa da eserlerimin -eserle­rimden önceleri Nahide'ye bahsetmeye çalışmıştım, nafile- kıymetini takdir edemedi.

Yarım ki­lo et, iki yüzelli gram beyaz peynir peşinde koş­maktan; ev sahibi ile dalaşmaktan kaçmışım gü­ya… Çocukları bile sevmiyormuşum... Pöh… Onla­ra balkonda bir sebze bahçesi kurmaya kalkış­tım... Düşünün, sevinsin, oyalansınlar ve bu uğraşı tabii unsurlar üzerinde sürdürsünler istedim… Sonra bahçeye bir de küçük fino bağlayacaktık… Balkondaki bahçe üzerine bu kadar ayrıntılı pro­jeleri olan ben, çocukları sevmiyormuşum... Pöh... Her neyse… Bu Nahide faslı bu güzel günü berbat etmemeli.

Yeniden ona dönmeliyim. Ona dönmek pek tabii yüzünü onun bulunduğu tarafa çevir­mekle olmuyor. Ona dönmek başka bir dünyanın kapısını çalmak demek. Bu nedir? Nasıl olur? Doğrusu izahında güçlük çektiğim ana meseleler­den biri de bu. Öğretmenler odasında karşılıklı otururken, gazeteleri falan karıştırırken, hele he­le birer iş arkadaşı olarak karşılıklı konuşurken bile ona döndüğümü söyleyemem. Belki de o bu­nun farkında. Bir keresinde, “Şinasi Bey, sanki burada değil de başka bir mekânda yaşıyorsu­nuz” demişti. Bunu farketti... Bendeki başkalığı farkeden ilk dişi. Anlıyorum “dişi” kelimesi va­ziyetin ulviliğini[5] zedeleyen bir takım kaba çağrı­şımlar yapabilir. Lakin hassasiyetine o kadar gü­vendiğimiz bazı dişiler bu feraseti gösteremedi­ler. İlk o. Dişi evet. Uzviyetin[6] hakikatlerini in­kâr cihetine[7] mi sapacağız. Yani otel odasında yalnız yaşayan ve henüz olgunluk yaşlarının or­tasında bulunan hemen her cihet ile tam bir er­kek olan... Tafsilata[8] gerek görmüyorum... Elbette ki o benim için aynı zamanda tam bir dişi.

Kalkıyorlar...

Havuzun kenarından dolaşarak Lunapark'ın o münasebetsiz pavyonlarına girecekler.

Nedense etrafta kimseler yok. Belki vakit erken. Doğrusu benim de hemen ardından kalkmam, bir yeni yetme delikanlı gibi peşine düşmem ya­kışık almaz. Pipomu yakayım... Hiç de oralı ol­mayayım... Vakarımı muhafaza ederek burada kalayım. Kalayım ki bu alâka adi bir çapkınlık hüviyetine bürünmesin. Sonra ben de kalkarım. O tarafa doğru yürürüm. Ardından gitmiyorum tabii, sadece bazı tasarlanmış tesadüflere bıra­kıyorum işi. Birden karşılaşıveriyoruz.

İlk karşılaşmanın şaşkınlığı. En güzeli bu...

Kişi kendini tartıp dengelemeden, yüzüne gözü­ne maskeler takmadan olduğu gibi zaafları ile görünüyor. O kısacık an ile yetineceksiniz. Tanış­manın en doğal ortamı böyle anlarda olur. An­layana tabii… Neyse gittiler işte… Kalkayım artık, hesabı ödeyeyim...

*

Aynalar boyumu uzatıyor… Kulaklarımı merkep kulağı gibi yukarıya kaldırıyor. Çekik gözlerim sonunda yok oluyor, yerinde ancak bir alaycı çiz­gi kalıyor. Burnum aşağı doğru eğiliyor ve bıyık­larımın muazzam kılları arasında kayboluyor. Ya ağzım. O bıçak yarası. Bir elimi şöyle kaldırıyo­rum. Parmaklarım neredeyse ağaç dallarına dö­nüyor. Bütün yüzümü kaplayan gözlüklerim bi­rer teleskop merceği gibi... Ya dudaklarımın ucundaki pipo… Aman Allah’ım koca bir kütük gibi ağır ve hantal.

Bu görüntü korkunç…

Evet korkunç, lakin gülünç değil...

Hemen ardımda billur bir kahkaha kopuyor. Sürekli çınlıyor kahkaha.

Aynalara çarpa çarpa kırılıyor.

Dönmeden onun çarpık yüzünü, yüzüne dökülen acayip saçlarını, etine dolgun diye havalandığını, yağlı, şişmiş, enine doğru büyümüş gövdesini görüyorum...

Gülüyor…

Bana bakarak gülüyor.

Annesi bir ucube[9] gibi yanı başında dikiliyor.

Gülecek ne var...

Bu kahkaha aynalarına girecek ne var.

Burada benim ne işim var...

Ben……………………..

O zehirli sarmaşık balkon direklerine doğru tırmanıyor. Açıyor donuk mavi çiçeklerini............

 

 



[1] Cahil halk tarzında

[2] Aşamalar, evreler, gelişmeler.

[3] Tamamen

[4] Her zaman olduğu üzere, öteden beri olan biçimde, alışıldığınca.

[5] Yüceliğini

[6] Organizma

[7] Yönüne

[8] Ayrıntıya

[9] Şaşılacak denli çirkin olan, çok acayip şey. Yapısı, kendi türünden olan canlılara benzemeyen canlı.



Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 16:51