Küçük Ağa Romanında Milli Mücadele

Tarık Buğra:

KÜÇÜK AĞA[1]

 

*Anlatıcı: Romanda genellikle nesnel tutumlu gözlemci anlatıcı tipi uygulanmış. Romandaki olaylar, kişiler, mekânlar, nesneler ve olgular, romanın dışında yer alan bir gözlemci figür tarafından aktarılıyor. Yazarın anlatma görevi verdiği bu gözlemci figür, romanın içeriğini genellikle nesnel bir tutumla aktarıyor ki bu durum, romanın realist karakterini yansıtmaktadır. Yazarın amacı, romantik bir üslupla hamasî bir roman yazmak değil; gerçekçi bir üslupla dramatik bir roman yazmaktır. Bu amacına en uygun olan tutum da nesnel tutumdur.

Gözlemci anlatıcının romanı aktarma yöntemi ise genelde anlatma şeklindedir. Anlatıcı, kendi varlığını belirgin bir biçimde hissettirmektedir. Ancak zaman zaman gösterme yöntemine de yer verilmiştir. 192. ve 193. sayfalarda olduğu gibi bazı yerlerde bu uygulamayı görmek mümkündür.

 

*Konu: Genel niteliğine göre romanın konusu genelde tarihtir; daha özelde de Millî Mücadele’dir. Millî Mücadele konusunu işleyen pek çok roman vardır. Her romancı bu tarihî dönemi kendi bakış açısına, ideolojik tutumuna göre, yansıtma amacına göre değişik boyutlarıyla işlemişlerdir. Tarık Buğra ise Millî Mücadele’nin taşradan görünüşü üzerinde yoğunlaşıyor ve hemen hemen toplumun her kesimine yer vererek olabildiğince geniş bir yelpaze içinde sunuyor. Ayrıca salt olayları aktarmakla yetinmiyor; aynı zamanda insan gerçeğini de dramatik yapısı içinde sergilemeye çalışıyor. Millî Mücadele’de rol alan kişi ve grupların tutumlarını yargılamadan sorgulamaya ve anlamaya çalışıyor.

Mahiyeti bakımından romanın konusu ise şöyle vurgulanabilir: Mayıs 1919 ile Mayıs 1922 tarihleri arasında Akşehir ve çevresinde emperyalist işgalci Batılı güçler, işgalcilerle işbirliği yapan, batılı devletlerin sömürge valisi gibi çalışan Osmanlı yöneticileri, Türk milletine en zor zamanında ihanet eden gayr-i müslim azınlıklar, başıbozuk çeteciler ve bütün bunların karşısında yer alan vatansever, saf, temiz, bozulmamış Müslüman Türk fedaisi Kuva-yı Milliye yiğitleri arasındaki fikrî ve silahlı mücadeleler toplamıdır.

 

*İzlek: Tarık Buğra, romanında destanî mücadele dönemimiz olan Millî Mücadele’yi yorumlarken ana izlek olarak şunun peşindeydi: Türk milleti, Birinci Dünya Savaşı sonunda her türlü modern silahlarla donanmış olan emperyalist batılı ülkeler tarafından işgal edilip tarih sahnesinden silinmek istendiği en olumsuz şartlarda bile tam bağımsız ve bağlantısız hür bir millet ve devlet olarak var olma kararlılığını ve iradesini ortaya koymuş ve bunu başarmıştır. Türk milleti sömürge olmaz, köle olmaz, esir alınamaz.

Yukarıdaki ana izleğe bağlı olarak bir yan izlek şudur: Millî Mücadele’ye muhalefet edenler de aslında iyi niyetle böyle davranmışlardır. Fakat gerçeği gördüklerinde çabucak yanlışlarından dönmüşlerdir.

İkinci yan izlek de şudur: Türk milleti, dış ve iç düşmanlar karşısında kendi aralarındaki farklılıkları bir kenara atıp tam bir birlik ve bütünlük içinde vatanı, milleti, devleti ve dini korumak için güç birliği içine girmelidir. Emperyalizmin saldırıları ve sömürü planları karşısında Türk milleti, millî birlik ve bütünlüğü sağlayabildiği zaman başarılı olur.

 

*Ana örge: Bir millet için yaşama imkânının ortadan kalktığı her türlü olumsuz şartlara rağmen var olma iradesini ortaya koyması, tarihe direnmesi izleğine uygun olarak romanın değişik yerlerinde özellikle Ali Emmi’nin ağzından izleği pekiştirmek üzere ana örge ifadelerine birkaç kez yer verilmiştir. Bu ana örge ifadeleri romanda şöyle geçer:

“Yunan ezilmeden ölür müyüm heç?” (s.501)

“Zaferi görmeden ölür müyüm ülen ben!” (s.503)

“Ölmem ben len, korkma sen. Zaferi görmeden ölür müyüm?” (s.516)

“Zaferi görmeden ölmem ben.”(s.518)

“Allah zaferi millete göstersin.” (s.519)

Tarık Buğra, bir yerde romanın yazılmasına ilham kaynağı teşkil eden bir olaydan söz ederken aslında romanının ana izleğine ve bu izleği pekiştiren ana örgeye değinmişti. Hadise şöyle gelişmiş: “İstanbul’un altın sonbaharlarından birinde 1955 veya 1956’nın sonbaharında, Sultanahmet’te, caminin dibindeki kahvede, alçacık hasır iskemlelerden birisine oturmuş dalga geçiyordum.

Birdenbire farkına vardım: Üstümüzdeki dev gibi atkestanesinde dış kabuklar çatlıyor ve yere, ikide bir soyunu sürdürme gücüyle pırıl pırıl kestaneler pat diye düşüyordu. Ağaç bunun için var olmuştu, bütün bir yıl bunun için, tohumunu saçabilmek için çalışmıştı. Ama altında toprak yoktu; kestaneler asfalta düşüyordu… Boşunaydı. Yörüngesine daha üç, dört yaşlarımda girdiğimi sandığım “Küçük Ağa” dizisini yazmak isteğiyle ilk defa işte orada düşündüm.” [2]

Kestane tohumlarının asfalta düşmesi, soyunu devam ettirmek için her türlü olumsuz şarta rağmen ısrarla her sene tohumunu bitme, yeşerme imkanı olmayan asfalt bile olsa oraya saçma kararlılığı ve iradesi ile; Türk milletinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı işgal döneminde soyunu devam ettirmek için imkansızı mümkün kılacak bir irade göstermesi arasında güzel bir paralellik kurulmuştur.

 

*Zaman

-Nesnel Zaman: Romanda olayların geçtiği dış zaman ya da takvime bağlı zaman, Mayıs 1919 ile Mayıs 1922 tarihleri arasıdır. Bu zaman dilimi de Millî Mücadele’nin fiilen verildiği dönemdir.

 

-Vak’a Zamanı: Tarık Buğra, nesnel zaman dilimini başından sonuna kadar kullanmamış, amacına uygun olan olayların geçtiği bazı zaman dilimleri üzerinde tasarrufta bulunmuştur. Dolayısıyla vakaların geçtiği zamanlar, nesnel zaman içinde seçilmiş zaman dilimleridir. Bu zaman dilimine tasarruf edilirken bazı olaylar özetlenerek verilmiştir.

Romanda olaylar önemli önemsiz demeden olduğu gibi aynen aktarılmamıştır. Yazar tarafından belli bir seçime tabi tutulduktan sonra özetlenerek aktarılmıştır. Bunun yanında vakalarda genişletme tekniğinin uygulandığını görüyoruz. Romanda güncel olarak yaşatılan olaylar, daha çok geriye dönük hatırlatmalarla genişletilmektedir. Özellikle roman kişilerinin çocukluk günleriyle ilgili yaşantılar hatırlatılarak aktarılmaktadır. Örnek:

“Niko ile Salih’in arkadaşlıkları çocukluklarından başlamıştı. Bu dostluğu hazırlayan hadiseyi ikisi de hiçbir zaman unutmadılar. Salih dokuz yaşında, orta boylu, zayıfça, fakat acı bir kuvvete sahipti, yaşına rağmen erkek yapılı ve mizaçlı idi. Niko ise yedi yaşında pespembe, gri gözlü, kumral saçlı, kız gibi bir şeydi.

Bir gün Taşoluk sokağının üç beş çocuğu Niko’yu Gâvur Mahallesi’ne yakın tahta köprünün beri tarafında fena hâlde kıstırmış, yer misin yemez misin pataklıyorlardı. Arkadaşları kaçmış, Niko yalnız kalmış. Salih Kızılca’daki teyzelerinden dönüyordu. Karşılaştığı mukavemete ve tehditlere rağmen Niko’yu kurtardı, çayda elini, yüzünü yıkadı ve evine gönderdi.” (s.6, 7)

Görüldüğü gibi burada özetlenerek anlatılan olaylar, roman bünyesinde canlı ve güncel olarak yaşatılan değil; hatırlanarak aktarılan olaylardır.

 

-Anlatma Zamanı: Roman, 1963 yılında önce Yeni İstanbul gazetesinde tefrika edilmiş, daha sonra da kitaplaşmıştır. Yani anında aktarma değil, sonradan aktarmadır. Ayrıca kronik değil tarihî romandır. Zira yazar, bu romanı yazdığında Millî Mücadele’yi bilinçli olarak algılayacak, izleyecek bir yaşta değildi. Romanın bu dönemde yazılması ve yayınlanmasının bir önemi vardır.

Zira o zamana kadar kaleme alınan Millî Mücadele romanlarının çoğunda, Millî Mücadele muhaliflerinin tamamı acımasızca eleştirilmiş, onların hangi gerekçelerle muhalif oldukları irdelenmemiş, muhaliflerin de cahillik, iyi niyet, strateji gibi kendilerine göre bazı gerekçeleri olabileceği üzerinde durulmamıştı. Tarık Buğra, elbette Kuva-yı Milliye taraftarı olarak, Millî Mücadele’ye hararetle taraftar biri olarak muhalifleri anlamaya çalışmıştır.

 

*Mekân

Romanda soyut mekânlara yer verilmiyor; hepsi somut mekânlar. Somut mekânlardan da hem açık hem de kapalı mekânlara birlikte işlevsel olarak yer verilmiş. Bunları şöyle irdeleyebiliriz:

 

-Açık Mekânlar: Roman, içeriği itibariyle daha çok açık mekânlara fazlaca yer veren bir metin. Çünkü zengin kişi kadrosu, farklı toplumsal kesimler ve bu kesimler arasındaki özellikle mücadele, silahlı mücadele olaylarının gerçekleşme alanı açık mekânlardır. Bu bir dinamik savaş romanıdır. Bu bakımdan romanda Akşehir ve çevresi, Kütahya ve çevresi gibi taşraya ait açık mekânlar ağırlıktadır.

Özellikle Akşehir’in, bir Anadolu kasabasının Millî Mücadele için açık mekân olarak seçilmesinin bazı sebepleri vardır. Her şeyden önce yazar Akşehirlidir, o çevreyi iyi bilir. Babasının ve yakınlarının Millî Mücadele’yi yaşayıp izledikleri çevre burasıdır. Yazar da Millî Mücadele’nin taşradan görünümünü yansıtmak için Akşehir’i seçmiştir.

Ayrıca Akşehir’in stratejik konumu da önemlidir. Zira Akşehir, İstanbul’u Hicaz’a, İzmir’i İç Anadolu’ya bağlayan demiryolu şebekesinin makası durumundadır. Millî Mücadele sırasında sevkiyat için önemli bir kavşaktır.

 

-Kapalı Mekânlar: Romanda seçilen kapalı mekânların da Millî Mücadele’de rol alan farklı kesimlerin toplanma ve faaliyet merkezleri olması bakımından bir önemi vardır. Mesela Nikoların meyhanesi ve Kilise, Rum azınlığın işgalci emperyalist düşmanlarla işbirliği yaparak Türkleri arkadan vurup Trabzon civarında Pontus Rum devleti kurma planları yaptıkları, toplandıkları, para ve asker topladıkları bir mekândır.

Ulu Cami, İstanbullu Hocanın emperyalist işgalci devletlerle işbirliği yapan İstanbul Hükûmeti ve Sarayın politikasını anlattığı, propaganda ettiği, vaaz verdiği kapalı bir mekândır.

Ayrıca Çerkes Ethem’in konağı da yine Çerkes Ethem Çetesinin faaliyetlerinin kararlaştırıldığı, düzenlendiği bir mekândır.

Diğer yandan kahvehaneler de Türk halkının sorunlarını görüştüğü, Millî Mücadele’nin değerlendirildiği mekânlardır.

Dolayısıyla Osmanlı Devleti döneminde cami, kilise, meyhane, kahvehane, konak gibi kapalı mekânlar, hemen hemen bütün toplumsal faaliyetlerin geçtiği yerlerdir. Bu romanda da o döneme özgü olarak bu kapalı mekânlar işlevsel bir rol oynamıştır.

 

-Mekân Tasvirleri: Romanda yer yer mekân tasvirlerine de rastlıyoruz. Bu tasvirler genellikle öznelleştirilerek dönemin karamsar havasını yansıtacak şekilde yapılmaktadır. Mesela Salih’in Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra evine döndüğünde gördüğü manzaranın tasvir edildiği şu kısma bakalım:

“Tahta kapının aşı boyası yer yer dökülmüş, kanatları iyice kaykılmıştı. Fakat ucunda küçücük bir kızılcık dalı bağlı bulunan ip olduğu gibi duruyordu. (…) Taşlık hatırladığından daha serin, daha, çok daha loştu. Karşıdaki bahçe kapısı aralıktı ve bu aralıktan tavuk kümesi görünüyordu. Çil horoz, paçalı tavuk, Raziye adını taktığı kar gibi beyaz, tombul ve takkeli tavuk, sonra daha başkaları… Onlar elbette çoktandır yok olmuşlardı. Ama torunları da yoktu, kümes bomboştu, bırakılmış bir evden farksızdı.” (s.16)

Bu tasvir, savaş sonrası ortamın olumsuzluğunu, kötülüğünü ve karamsarlığını yansıtacak şekilde seçilmiştir.

 

*Kişiler Kadrosu

Romanın oldukça kalabalık bir kişiler kadrosu vardır. Bunları özelliklerine göre tasnif edelim:

 

-Merkezî Kişi: Romanın merkezî kişisi Mehmet Reşit Efendi (İstanbullu Hoca, Küçük Ağa)’dir. Çünkü romanın büyük bir bölümünde yer alıyor, olaylar onun etrafında gelişiyor ve romanın diğer kişileri ona göre tavır alıyorlar.

Mesela İstanbul Hükûmeti, onu Akşehir’e propagandist olarak gönderiyor, Kuva-yı Milliyeciler, Akşehir’de tavırlarını ona göre belirliyorlar, önce ikna ederek davasından vazgeçirmeye, olmazsa öldürmeye teşebbüs ediyorlar. Mehmet Reşit Efendi, İstanbul Hükûmeti, Çakırsaraylı ve Çerkes Ethem çetelerinden geçirilerek, sırayla oralarda gezdirilerek en sonunda Kuva-yı Milliye saflarına sokuluyor. Dolayısıyla hemen hemen bütün kesimler Mehmet Reşit Efendi üzerinden yansıtılıyor.

 

-Yapılarına Göre Tipler

-Yüceltilmiş Tip: Romanda yazarın okuyucularına örnek olarak gösterdiği, duygu ve düşüncelerini yüklediği kişiler arasında başlıca Ağır Ceza Reisi Mehmet Bey ve Ali Emmi’yi gösterebiliriz. Özellikle Ağır Ceza Reisinin bilgisi, tecrübesi, saygınlığı, Türk tarihine ve Millî Mücadele’ye bakış açısı, ufku ve pek çok özelliği itibariyle yazarın kişiliğini ve düşüncelerini temsil etmektedir. Yazar, bir bakıma kendi sözcüsü olarak onu almış ve yüceltilmiş bir kişilik olarak sunmuştur.

Ali Emmi de sağduyulu, dürüst, temiz, fedakâr, ortalama Türk halkını temsil eder. Millî Mücadele konusunda aldığı olgun, yerinde ve doğru kararlar ve bu doğrultudaki faaliyetleri itibariyle de yazarın takdir ettiği, örnek olarak aldığı bir kişiliktir.

 

-İlkörnek: Önce romandaki şu cümleleri okuyalım:

“Payitahta düşman askeri girmişmiş… Yunan ordusu insanlığın eşini görmediği bir zulüm fırtınası gibi içerlere kadar dayanmışmış… Aynı büyük ve asil devletin nimetiyle beslenen Rumlar, Ermeniler, arkadan vurup dururlarmış…

Bahar öyle bir geliş geldi ki, bütün bu kahredici mışmışların üstünden sanki bir Köroğlu, bir Genç Osman narası esiverdi, sanki bütün bu mışmışlar Ocak ayının donları, fırtınaları gibi çözülüp silinip gitti, sanki her şey yeniden başlıyordu, tıpkı 1071’deki gibi, tıpkı 1299’daki gibi.” (s.372)

Şimdi burada emperyalist işgalcilere karşı direnen asil Türk yiğitleri olan Kuva-yı Milliyeciler için Türk tarihinden Köroğlu ve Genç Osman gibi yiğitler birer ilkörnek olarak alınmış. Ayrıca 1071 Malazgirt Savaşı ve 1299‘daki Osmanlı Devleti’nin kuruluşu da hem Millî Mücadele hem de bunun sonucunda kurulacak olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti için birer ilkörnektirler. Türk milletinin hafızasında sözü edilen kişi ve olaylar bir arketip (ilkörnek) olarak her zaman vardır. Millî Mücadele yiğitleri de mücadelelerinde bunları her zaman hatırlamışlardır.

 

-Nihilist Tip: Romanda Çolak Salih’in Birinci Dünya Savaşı sonrası Akşehir’e döndüğünde kısa bir süre bir boşvermişlik, kendini içkiye verme, namazı niyazı bırakma, Rumlarla beraber olma gibi yaşantılarından oluşan bir nihilist dönemi vardır. Ayrıca, Çakırsaraylı, Elmas Pehlivan gibi çete reisleri de vatan, millet, toplum derdinde olmayan yani toplumsal, siyasi ve ahlakî sorumluluk üstlenmeyen; tamamen bireysel amaçlar peşinde koşan, nefislerini tatmin için yaşayan kişiler de nihilist birer tiptirler.

 

-Konularına Göre Tipler

-Sosyal Tipler: Romanda yoğun olarak sosyal tiplere yer verilmiştir. Değişik sosyal kesimleri temsil etmek üzere seçilen bazı sosyal tipler şunlardır:

 

-Millî Davaya Sahip Çıkanlar:

-Fedakâr Türk Askeri: Türk askeri, tarih boyunca vatanı, milleti, dini, devleti için hep fedakârca savaşmıştır. Bu bakımdan Türk milletinin en önemli zenginliklerinden biri kendisi için hayatını seve seve verecek olan fedakâr Türk ordusudur. Bu romanda özellikle Çolak Salih tipi, fedakâr bir Türk eri olarak işlenmiştir. Osmanlı Devleti onu Birinci Dünya Savaşı’na göndermiş, vatan, millet, devlet borcu demiş gitmiş. Kolunu kaybederek dönmüş.

Sonra Millî Mücadele başlamış. Yine sakat haliyle elinden geleni arkasına koymayarak verilen her türlü görevi seve seve yapmış. Çolak Salih, Millî Mücadele’nin zafere ulaşmasında en önemli rolü oynayan fedakâr Türk askerini temsil etmektedir. Salih, aslen demirci ustasıdır.

Cepheden döndükten sonra memleketinde bir süre avare dolaşır. Cumaları kılmaz olur, kimseye sokulmaz, serseri gibi yaşar. Meyhaneci Ligor’un oğlu Niko ile düşüp kalkmaya başlar. Salih, Niko’nun ve diğer Rumların Pontus Rum Devletini kurmak için çalıştıklarını görünce birden bire uyanır ve Kuva-yı Milliye saflarında Türk millî davası için çalışmaya başlar.

Çolak Salih, o dönemin gerçek kişilerinden birinden izler taşımaktadır. Tarık Buğra, bir hatırasını şöyle nakleder: “Babamı bazı akşamlar, bürosundaki arka odada, ‘Topal Gazi’ dedikleri bir adamla, bir iki kadeh parlatırken bulurdum. Bu da benim onuruma dokunurdu: Babam büyük adam… En sayılan… Elbete. Ötekine gelince, adı üstünde işte….

Döküntünün biri. Kötü giyimli üstelik. Gazi’den kime ne? Okul çocuğuyum ben: Gazi’nin bir Mustafa Kemal Paşa’nın yanında anlamı var. Kısacası onuruma dokunuyor işte, babamın onunla arkadaşlığı!. Bir akşam gene beraberdiler ve ben, ondan ayrılınca, söyledim bu duygumu babama. Ve… yüzümde… Rahmetliden yediğim dört tokattan birsi… Çarşının ortasında patlayıverdi; ama patlayan bir şey daha vardı; babamın sesi:

-Kim o adam, sen biliyor musun?

Ve, eve gidince, beni bir odaya çekip anlattı Topal Gazi’nin kim olduğunu. Kısaca, kestirmeden elbette; ama Küçük ağamın, Küçük Ağadan çok sevdiğim Çolak Salih’i-işte o zaman-oğulduruğa düşmüştü sanırım.” [3]

“Çolak Salih’i Küçük Ağa’dan da çok sevdiğimi söyledim. Gerçekten de öyledir; çünkü Çolak benim için Osmanlı İmparatorluğu’nun simgesi olmuştur: Ve ben, onun uyanışında zaferin gerçek anlamını bulmuşumdur. O bedeni Osmanlı, o ruh yapısını da devletler kuran millet gibi gördüm.” [4]

 

-Millî Mücadele’ye Omuz Veren Türk Eşrafı: Millî Mücadele, sadece askerlerin mücadelesi olmamıştır. Bu kutsal davaya askerlerin yanında Türk milletinin her kesimi destek vermiştir. Bunlardan biri de eşraftır, esnaftır, ortalama Türk halkıdır. Romanda bu kesimi temsilen Ali Emmi alınmıştır. Ali Emmi, Akşehir eşrafından biri olup bilge Türk tipidir. Görmüş geçirmiş, akl-ı selimi, olgunluğu, halkın sağduyusunu temsil eder. Millî Mücadele’nin en zor günlerinde Türklere sabır, metanet tavsiye eder. Salih’e şöyle der:

“Yürekli ol Salih’im, yürekli. İmanını yitirme. Allah’a dayan ki sırtın yere gelmesin. Bak bakayım etrafına! Hadi bak… Önce bana bak istersen: Bir ayağı çukurda Ali emmi… Ne tutar beni ayakta? Tahsin ağanı bildin mi? Benim oğlum. Otuz yaşındaydı. Ümüğünden tuttu mu ayıyı boş çuval gibi yere sererdi. İki oğlu, bir kız var. Onlar şimdi analarıyla kaldı. Tahsin nerede? Mezerini bile bilmem. Ne tutar sandın beni ayakta?” (s.47)

Al Emmi, sıradan halkı Kuva-yı Milliye lehinde ikna etmeye çalışır. Mesela etrafındakilere şöyle der:

“Senin ırahatın bugünlük len avanak, bugünlük. Yarın senin bacanda baykuş öter. Bi umut varsa o da Kuvada len, Kuvvada! Aç gözünü. Yunanı, Ermeniyi kovmaya, Pontusu bastırmaya, evlad-ı İslâmı kurtarmaya can koyanlar mücahit değil de kimmiş mücahit? De bakalım kimmiş? Topunuza sorarım kimmiş?” (s.178)

Ali Emmiye milletvekilliği önerirler ama o bunu kabul etmez. Kendisini layık görmez. Vatana hizmeti de menfaat için yapmadığını söyleyerek bilgece tavrını ortaya oyar.

 

-Kuva-yı Milliyenin Öncü Kadrosu: Romanda Kuva-yı Milliyenin birinci dereceden öncü kadroları verilmez; daha çok taşradaki temsilcileri ön plana çıkarılır. Akşehir’de de Doktor Haydar Bey, Yüzbaşı Hamdi, Yüzbaşı Nazım, Ağır Ceza Reisi Mehmet Bey gibi temsilciler çıkarılır.

Bu kişiler, çok yönlü bir mücadele içindedirler. Hem doğrudan emperyalist işgalci batılı güçlerle hem İstanbul Hükûmeti ve taraftarlarıyla hem çetecilerle, hem yokluk ve imkânsızlıklarla mücadele eden millet devleridir. Verdikleri mücadele, gerçekten olağanüstü ve insanüstü seviyede destanî bir mücadeledir.

Bunlardan özellikle üstün kişiliğiyle seçkin bir yer edinmiş olan Ağır Ceza Reisi Mehmet Bey üzerinde duralım. Kuva-yı Milliye hareketinin düşünen, ikna eden, saygı duyulan bir beynidir. Bilgi ve tecrübe birikimi zengindir. İnsanlara Kuva-yı Milliye hakkında doğru bilgiler verir. Türk milletini Kuva-yı Milliye etrafında toplamaya çalışır. Bilge tipidir, diplomattır, tarih bilir. Kuva-yı Milliye aleyhinde olan kişi ve grupları ikna etmek için büyük çaba harcar. Tecrübelidir, bilgisi ve muhakemesi oldukça kuvvetlidir. Ağır ceza reisi, yazarın babasından izler taşır.

 

-Hain Azınlıklar: Osmanlı Devleti çok dinli, farklı etnik topluluklardan oluşan bir devletti. Dolayısıyla Rum, Etmeni gibi gayr-i müslim azınlıklar da vardı. Ülkemiz işgal edildiğinde bunların büyük çoğunluğu, işgalci batılı devletlerle işbirliği ederek Türkleri arkadan hançerlemek ve fırsat bu fırsat deyip kendi devletlerini kurmak istediler.

Romanda özellikle hain ve kalleş Rum azınlık üzerinde durulmuş ve bu kesimi temsilen de Niko, bir tip olarak alınmıştır. Salih ve diğer Türk evlatları, cepheye savaşa vatanı, milleti savunmaya gittiğinde Niko ve onun gibi diğer gayr-i müslim azınlıklar semirmişler, zenginleşmişler, Salih ve onun gibi masum Türk evlatlarının mallarını, mülklerini, tarlalarını, bahçelerini binbir hileyle ellerinden almaya çalışmışlardır.

Bununla kalmayıp Rumlar kendi aralarında Türkiye çapında örgütlenirler. Rumların asırlardan beri kalplerinin derinliklerinde yatan bir ümit uyanmak üzeredir ve Karadeniz’in cennet kıyılarında Pontus Hükûmeti kurmak istemektedirler. İngiliz haritalarında hudut çizilmiştir bile. Trabzon metropolidi Hrisantos, Paris Sulh Konferansına mükemmel bir muhtıra göndermiştir. Sadece siyasi faaliyetlere bel bağlamayacaklardı.

Hrisantos Trabzon ve havalisinde çete hareketlerini teşkil ve teşvik etmiş, Rumları etrafına toplamıştı. Trabzon ve İstanbul’daki Rum cemiyetlerine para yağar, eli silah tutan Rumlar, akın akın Pontus ruhunu gerçekleştirmek için Trabzon’a koşarlar. Akşehir’de de Rumlar meyhanede toplanırlar ve gizlice propaganda yaparlar.

Rum ve Ermeni azınlıkların bizim en zor zamanımızdaki hainlikleri, zalimlikleri, katillikleri hakkında Reis Bey şöyle der:

“Agop ha? Tanaş ha? Sonra Niko değil mi? Hristaki değil mi? Peki ordu çözülene kadar bunlara hangimiz yan gözle baktık? O selamlaşmalar, o hasta ziyaretleri, o bayramlaşmalar… Bunlar ne idi, ne oldular? Kahpeliğin, akılsızlığın itliğin böylesi görülmüş müdür Minas Efendi? Söylesene be, görülmüş müdür? Şu kuzu gibi millet, şu Ago’u, Tanaş’ı, Niko’yu, Hristaki’yi kendinden ayırmayan millet uğradığı kahpelik yüzünden diş gıcırdatmaya başladı bile.” (s.505-506)

 

-Hakperest Azınlıklar: Romanda az da olsa Doktor Minas gibi hakperest azınlık tipine de yer verildiğini görüyoruz. Rumların büyük bir çoğunluğu, hainlik yapıp Türkleri en zayıf anlarında arkadan hançerlemişlerdir ama az da olsa bir grup Rum ve Ermeni hakperest davranarak Türklere karşı yapılan haksızlıkları, ihanetleri görebilmişler ve vicdanlarının sesini dinlemişlerdir. Vasilaki adında manifaturacı bir Rum, cemaatinin ihanet çalışmalarını görünce dayanamamış ve onları eleştirmiştir. Rum papazının ihanet çalışmaları karşısında Vasilaki, şu tepkisini ortaya koyar:

“Biz Osmanlıyız. Babalarımız ve dedelerimiz asırlardan beri bu toprakta Türklerle birlikte, onların haklarına sahip olarak yaşadı. Bir zulüm, bir hakaret görmedik. Aldık, verdik, hak hukuk geçti aramızda… Devlet galip gelince bir kötülük görmedik, üstelik makamlar, ünvanlar aldık. Fakat yenilince biz kötülüğe kalkıştık. Ne için? Yakışır mı bu? İşte işitiyoruz: Bizim dediğimiz Atina ordusu girdiği yerde bize köpek gibi bakıyormuş. Halbuki siz bayram yaptınız geliyorlar diye.” (s.104-105)

 

-Emperyalist Batılılarla İşbirliği Yapan Yönetici Kesim: Millî Mücadele’nin en talihsiz durumlarından biri, Sarayın ve İstanbul Hükûmetinin işgalci emperyalist batılı devletlerle sulh yoluyla, iyi geçinmek yoluyla işgali sona erdireceklerine inanarak Kuva-yı Milliye aleyhine çalışmalarıdır, Millî davayı baltalamalarıdır.

İstanbul Hükûmetinin sadrazamı (başbakanı) olan Damat Ferit Paşa, ülkemizi işgal eden emperyalist batılı devletlerle Türk milletinin aleyhine olarak işbirliği yapan sarayın ve İstanbul Hükûmetinin yani Osmanlı Devleti yöneticilerinin temsilcisi bir tip olarak alınmıştır. Damat Ferit Paşa tipi, romanda çok çarpıcı bir şekilde şöyle anlatılır:

“Uzun tırnakları uzun saçlarından pis derisi de saçları gibi yağlı bir adam olan Damat Ferit Paşa, kaynağı meçhul bir hırsla Kuva-yı Milliyeye karşı çalışıyor, milleti millete seferberliğe kışkırtıyordu. Para veriyor, makam ve unvan veriyor, haydutları, eşkıya çetelerini tahrik ediyor, kurtuluş hareketini felce uğratmak, memleketin kaderini işgal kuvvetlerinin hesaplarına teslim etmek için yapabileceği her şeyi yapıyordu.

Dünya ona göre içinde bulunduğu durumdan ibaretti. O üstün ve karşı durulamaz kuvvetlerin elinde idi ya, bütün memleket de öyledir sanıyordu. O, kımıldamamaya mahkumdu ya, o hayır demeye kalkıştığı zaman nasıl yaka paça götürülecekti ya, bütün memleketi de tıpkı kendisi gibi evet demeye, her şeyi kabul etmeye mecbur sayıyor ve memleketin “hayır”, “asla” deyişinde kendi mahvını görüyordu. Kendi mahvını milletin ve memleketin kurtuluşundan ayırabilecek yaradılışta değildi.” (s.208-209)

Milliyetsiz işbirlikçi yönetici kesim, saf ve cahil Müslüman Türk milletinin bir kısmını kandırıyor; hatta İslam’la aldatıyordu. Özellikle bazı İslâm âlimi ünvanı taşıyan hainler, müslüman Türkleri Kuvacılara karşı kışkırtıyordu. Anadolu’ya fetva üstüne fetva gönderiyorlar, Kuva-yı Milliyecileri nerede görürlerse öldürmelerini istiyorlardı.

İşbirlikçi yöneticiler, işgal kuvvetlerine tamamen boyun eğmişler, büyük devletlerin hakka uygun duygularının ve Avrupa ile Amerika’nın itidal ve insafının emniyet ve ümit verici olduğunu düşünüyorlardı. Bunların bu tutumu romanda şöyle eleştirilir:

“Damat Şerif Paşanın Avrupa ve Amerika’ya yakıştırdığı bu güzel tutumun laftan ibaret olduğunu görmemek için çok aptal olmak lazımdı. Genişleyen boyuna genişleyen işgale ve işgalle birlikte vahşileşen zulümlere “hak, hukuk, adalet, itidal, insaf gibi sıfatlar pek aykırı düşüyor, akıl ile alay gibi bir şey oluyordu.” (s.296)

 

-Başına Buyruk Çeteciler: Millî Mücadele sırasında devletin ve ordunun ortadan kalkması ve ortaya çıkan otorite boşluğu sırasında bazı asker kaçakları, katiller, caniler, maceraperestler çıkıp kendi başlarına çete kurmuşlar, tuttukları bir tepeye karargâh kurup orada kendilerini padişah ilan etmişlerdi. Bunlar vatan millet derdinde değil; kendi bireysel egolarını tatmin peşinde olan serserilerdi. Romanda bu kesim de genişçe işlenmektedir. En önemli temsilcilerinden biri de Ketenlik yaylasında konaklayan Çakırsaraylı çetesidir. Çakırsaraylı asıp kesen, etrafa korku salan, zalim bir adamdır. Hem cani, hem ırz ve namus düşmanıdır.

Çakırsaraylı’nın çeteci olma gerekçesi şöyledir: O namusunu temizlemek için askerden kaçmış ve asılacağından korktuğu için dağa çıkmış. Cahil adamdır, aklı her bir şeye ermez.

Romanda Çakırsaraylı’dan başka Elmas Pehlivan çetesinden de bahsedilir. O da benzer özelliklere sahiptir. Akşehir bölgesini haraca bağlamış, halka kan kusturmuş, Kuva-yı Milliye birliklerine baskınlar yapmış.

Ayrıca Çerkes Ethem ve kardeşleri üzerinde durulur. Yalnız bu konuda bir bilgi yanlışı olmuştur. Romanda Ethem en büyük, Tevfik ortanca, Reşit ise üçüncü kardeş olarak gösterilmiş. Gerçekte ise en büyükleri Reşit, ortanca Tevfik, en küçükleri Ethem’dir.

Çerkes Ethem de büyükçe bir çete reisidir. Yunan birliklerine büyük kayıplar verdiren Çerkes Ethem ve kardeşleri çetesi aslında memleketsever insanlardı, iyi savaşçılardı. Karargâhları Kütahya idi. Fakat düzenli orduya ve devlet aşamasına geçiş sırasında başına buyruk hareket ettiler, İsmet İnönü’yü sevmediklerinden ayrı baş çektiler ve benlik davasına düştüler. Bunun üzerine dağıtılarak yok edildiler.

 

-Emperyalist İşgalci Batılılar: Ülkemize musallat olan emperyalist işgalci İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan da romanda önemli bir kesim olarak irdelenmektedir. Bu kesimi temsilen alınan tiplerden biri de İngiliz yüzbaşıdır. Bu adam, Kuva-yı Milliye ile mücadele etmek, İstanbul Hükûmeti taraftarlığı sağlamak için uğradığı her yerde para dağıtmaktadır. İşgali ve sömürü düzenini kabul eden ve bu işgalcilerle işbirliği yapan insanlara makam mevki vaad etmekte, İngiliz emellerine yardım edecek adam toplamaktadır.

 

-Karakter: Romanda en önemli karakter Mehmet Reşit Efendi’dir. Mehmet Reşit Efendi kişiliği, o dönemde yaşamış gerçek bir kişiden izler taşır. Gerçekte Artvinli Süleyman Özuz adında, İstanbul Fatih Medresesi’nde okumuş, Akşehir İplikçi Camii’nde imamlık, müftülük yapmış, Akşehir’e yerleşmiş ve ölünceye kadar orada kalmış bir kişi olmuştur. Tarık Buğra, bu gerçek kişilikten bir İstanbullu Hoca karakteri üretmiştir.

Mehmet Reşit Efendi, başından sonuna kadar aynı kalan düz bir tip olarak işlenmemiş, hayatının değişik dönemlerinde farklı kesimler içinde yer alan, ama bu kesimler içinde kalsa bile karakteristik yapısını koruyan bir kişi olarak çizilmiştir. Mesela İstanbul Hükûmeti taraftarlarının içinde yer aldığı zaman o kesimi temsil eden bir tip gibi durur, ama kişiliğini yani karakterini korur. O kesimin gözü kapalı bir fedaisi olmaz.

İstanbul Hükûmeti politikalarının propagandasını yaparken, bu işi makam mevki, para pul için yapmaz; bilakis ona inandığı için yapar. Öte yandan gerek Çakırsaraylı gerek Çerkes Ethem çetelerinde yer aldığı zaman da tipik bir çeteci değildir. Yine aynı şekilde Kuva-yı Milliye içinde özgün şahsiyetini öne çıkaran bir yapısı vardır. Dolayısıyla değişik zamanlarda değişik kesimleri temsil eden bir tip gibi görünüyorsa da aslında canlı bir karakter olarak çizilmiştir.

Küçük Ağa karakterinin iki dönemi vardır:

 

1. İstanbullu Hoca Dönemi: Asıl adı Mehmet Reşit olan İstanbullu Hoca, İstanbul Hükûmeti tarafından Akşehir’e aslında bir propagandist olarak gönderilir. Âlim, fazıl ve kamil bir hocadır. Akşehir bölgesindeki halkın başkent İstanbul’a bağlılığını artırmak vazifesiyle gönderilmiş bir din görevlisidir. İstanbul Hükûmeti’nin itimat ettiği, güvendiği bir adamdır. Asıl vazifesi, padişaha, halifeye karşı halkın bağlılığını yenilemek, güçlendirmek, sarsılan imanı güçlendirmektir.

Akşehirliler, Mehmet Reşit Efendi’ye “İstanbullu Hoca” lakabını takarlar. Çok genç olduğu hâlde herkes ona saygı duyar. Boylu poslu, yakışıklı, zeki bakışlı biridir. İstanbul’da etkili vaazlarıyla tanınmış. Dinine, padişaha ve halifeye ihtiras derecesinde bağlıdır. Hoca, İslam âleminin içine düştüğü korkunç sarsıntıdan sadece derin bir acı duymakta, fakat Allah’ın inayeti ve halifenin dirayeti ile bu sarsıntının atlatılıp hak olan ikbale yeniden kavuşulacağına iman etmekteydi.

Onun için tek fakat bütün ümit kapılarını kapatabilecek olan tehlike müminler arasındaki ayrılık olurdu. Bunu önlemek, padişahın etrafında birleşmiş bir kitle hâline gelmek için Müslümanlar elinden geleni yapmalı idi. O da bunu yapacaktı. Bu kutsal gaye uğruna gönüllü bir nefer gibi and içmişti.

İstanbullu Hoca, İstanbul Hükûmeti’nin politikalarına samimi olarak inanmıştı. Osmanlılık ruhuna inanıyor, hükûmetle, padişahla birlik içinde hareket edilerek işgal meselesinin çözümlenebileceğine inanıyordu. Bu işi menfaat için değil inandığı için yapıyordu. Kuva-yı Milliyeyi nifak, ayrı baş çekmek olarak algılamaktaydı. Kuvacıları maceracılar, gıyaben mahkum olanlar, mal ve makam muhterisleri olarak görür. Hatta Kuvacıları çetecilerden daha tehlikeli görür. Çünkü ona göre çetecilerin hiç olmazsa devlet talepleri yoktur. Kuvacılar ise devlete karşı devlet davasını güderler.

 

2. Küçük Ağa Dönemi: İstanbullu Hoca’nın padişah, halife ve İstanbul Hükûmeti taraftarlığından vazgeçip Kuva-yı Milliye saflarına geçiş süreci, aslında Çakırsaraylı çetesinde bulunduğu sıralarda yavaş yavaş başlamıştı. Derin bir iç sorgulama, düşünme, gözlem ve izlenimlerinden elde ettiği çıkarımlar sonucu vatanın kurtuluşunun Atatürk’ün önderliğindeki Kuva-yı Milliye politikalarında olduğunu anlamış ve ondan sonra tam milliyetçi vatansever bir Türk olarak millî davaya hizmet etmeye başlamıştır.

Türk milletinin ve vatanının kurtuluşunu işgalcilerle işbirliği yapmakta değil; onlara karşı kanımızın som damlasına kadar mücadele etmekte görmüştü. Yazar, aslında Mehmet Reşit Efendi’nin İstanbullu Hoca kimliğinden Küçük Ağa kimliğine geçişini sergilemekle bir taraftan da o dönemde bilerek veya bilmeyerek işgalcilerle işbirliği safında olan bazı insanların zamanla gerçeği görüp doğru yola geldiklerini; dolayısıyla onları tamamen suçlamamak gerektiği mesajını vermektedir.

Gerçekte Küçük Ağa isminde bir kişi olmuştur. Tokat, Yozgat yörelerinde yaşamıştır. Atatürk Nutuk’ta ondan “serseri” diye bahseder. Fakat tabii bu romanda işlenen Küçük Ağa kişiliği ondan farklıdır.

 

*Küçük Ağa’nın Trajedisi: Küçük Ağa’nın temsilciliğinde Türk toplumunun trajedisi şuydu: Karşısında iki tercih vardı: İstanbul Hükûmeti, Ankara Hükûmeti. İstanbul, geleneksel devlet anlayışını temsil ediyordu. Yani ülülemre itaat, devleti kutsal bilmek, her hâl ve şart altında devlete itaat emek, devlete bağlı kalmak, isyan etmemek kültürü ve alışkanlığını temsil ediyordu.

Ankara ise ya ölüm ya istiklal sloganıyla halkın kendi kaderini kendisinin üstlenmesi, mahallî direniş örgütlenmesiyle esir olmamak, hür yaşamak, yeniden ayağa kalkıp toparlanmak ve yeniden bağımsız ve bağlantısız bir devlet olmak iradesini temsil ediyordu.

Türk milleti, Küçük Ağa’nın temsilciliğinde geleneksel devlete itaatla tam bağımsız ve bağlantısız hür bir devlet olarak var olma mücadelesi azmi arasında tereddütler yaşadı. Hangisini tercih edeceği konusunda kararsızlıklar, bocalamalar yaşadı. Trajik olguyu bu tercihte zorlanma hâli, kararsızlık hâli oluşturuyor.

 

-Yardımcı Kişiler: Her romanda olduğu gibi bu romanda da olayların ve dekorun tamamlanmasında kendisine ihtiyaç duyulan yardımcı kişiler de vardır. Onlardan bazılarını vermekle yetinelim: Emine (İstanbullu Hocanın eşi), Necati Bey (postanenin eski müdürü), Ligor (Salih’i getiren arabacı), Raziye (Salih’in komşusu ve sevdiği kız), Fatma (Salih’in anası), Hafız Ahmed (Salih’in babası), Hüseyin (Salih’in ustası), Alaaddin (bakkal), Eftim (Manifaturacı), Müderris Faik Efendi, Kulaksız Hafız, Köyceğizli Fırıncı Yaşar, Helvacı İsmail.

 

-Hatırlanmış Kişiler: Romanın güncel dünyasında canlı olarak yaşatılmayan, ancak yeri geldikçe, vesile düştükçe kendisinden bahsedilen yani hatırlanan kişiler arasında özellikle Mustafa Kemal Paşa, Damat Ferit Paşa, Ali Rıza Paşa gibi isimler dikkati çekiyor. Bu kişiler, romanın güncel dünyasında yaşatılmıyor, kendilerinden değişik vesilelerle bahsedilerek hatırlanıyor. Bu durum, yazarın Millî Mücadele’yi merkezden, karargâhtan, lider kadronun gözünden değil de; taşradan, halktan yansıyan boyutuyla vermek istemesindendir. Diğer bazı hatırlanmış kişiler arasında şunlar sayılabilir:

Tahsin (Ali Emmi’nin ölen oğlu, s.47), Mustafa Ali (s.47), Mehmet Âkif (s.176), Kara Fatma (s.177), Ayşe onbaşı (177), Pembe Çavuş (s.177).

 

*Kişilerin Ruhsal Boyutlarının Sunuluş Yöntemleri

Tarık Buğra, roman kişilerinin iç dünyalarını, psikolojik hâllerini, duygu ve düşüncelerini bazı teknik ve yöntemlerle sergileme yoluna gitmiştir. Bunlara şu örnekleri verebiliriz:

 

-İç Çözümleme: Yazar, roman kişilerinin ruhsal özelliklerini, iç dünyalarını, duygu ve düşüncelerini okuyucuya daha çok iç çözümleme yöntemiyle aktarmaktadır. Bu duruma şu örneği verelim:

“Uykusuzluğun, yorgunluğun, bitkinlik hâline kadar varması başka, uykusuzluğu, yorgunluğu, pisliği, açlığı duymak başka şeydi. Salih şimdi bunları duyuyor ve sağ kolunun yokluğuna, yüzünün harap hâline rağmen saadet denen şeyi sezer gibi oluyordu. Yalnız kol ve yüz meselesi de değildi, herkesin, Çolak Salih de dahil, dört elle sarıldığı tatlı hayat artık dul ve ihtiyar bir kadınla sakat oğlunun karşısında günleri, hatta saatleri sıra dağlar, yalçın yarlar gibi dizecek, her günü bir, Kutülammare veya Demmer Tepesi savaşına döndürecekti.” (s.21)

Burada biz Salih’in neler hissettiğini, neler düşündüğünü, iç dünyasında neler olup bittiğini dışardan gözlemci anlatıcı figürün dikkatleriyle ve tahliliyle anlıyoruz. Gözlemci anlatıcı bize Salih’in iç dünyasını çözümleyerek sunmaktadır.

 

-İç Konuşma: Romanda yazar, kişileri kendi kendileriyle konuşturarak da onların iç dünyalarını sergileme yoluna gitmiştir. Örnek:

“Nerede sağ kolun yavrum Salih?

Nerede sağ kulağının yarısı oğlum Salih?

O kehribar gibi gözlerine ne oldu bir tanem?

Ya o yiğit yüzün kardeşim?

Gelmek mi denirmiş buna?” (s.10

Burada Salih’in hayıflanma, üzüntü, kahır, ümitsizlik gibi duygularının dışa vurumu, iç konuşmayla verilmektedir.

“Amma böyle tek kollu, ama böyle paçavra gibi suratlı kaldın mı mesele arap saçına dönüyordu.

-Anam acaba ağama mı, bana mı daha çok yandı?....

Ali emmi yerden göğe kadar haklıydı.” (s.s.48)

Burada kendi kendisiyle konuşan Salih’tir.

 

-İç Söyleşme: Romanda kişilerin iç dünyalarını vermede kendisine başvurulan yöntemlerden biri de iç söyleşmedir. Yazar zaman zaman bu yönteme de başvurarak bize kişilerin iç dünyalarını sergileme yoluna gitmiş. Mesela Çolak Salih, atış talimi yaparken silahını karşısına hayalî bir muhatap alarak onunla şu yollu bir iç söyleşme gerçekleştirir:

“Çünkü o gâvur parasına benzeyen taş olduğu yerde, olduğu gibi durmaktadır. Artık çekişme başlar:

-Çüş sana ülen. Yangından mal mı kaçırın? Acele başka, telaş başka.

-Dırlansam ne yapan?

-Hadi hadi, kör sen de.

-Asıl kör sensin, beyinsiz.

-Ağzını topla da yapacağın işe bak. Bu sefer de beceremezsen it ölüsü gibi gömerim seni vallaha.” (s.135)

 

-Bilinç Akışı: Roman kişilerinin bilinçaltlarına attıkları duygu ve düşünceleri akıl ve mantık kontrolüne tabi tutmadan bilinç yüzeyine aktarma yoluyla da biz roman kişilerinin iç dünyalarına vakıf olabiliyoruz. Örnek:

“Topların dakikalarca, dakikalarca her altmış saniyesi bir yıl gibi, hangi yıl? Tam bir ömür gibi süren dakikalarca döğdüğü bölgelerdeki tam siper, kuma yapışırcasına, kumlardan bir kum tanesi olurcasına ölümü bekleyişler… Süngü süngüye boğuşmalar… Her adımı, ana baba kuzularının canı pahasına aşılan ilerlemeler… Arkadan, kahpecesine vurulmalar. Orospu pusular… Geri çekilmeler… Karşı hücumlar!...

Salih bunları biliyordu, fakat yenilmenin ne demek olduğunu değil:

Kafkas Cephesi… Galiçya… Çanakkale… Enver Paşa… Talat Paşa.. İttihad ve Terakki Fırkası… Hürriyet ve İtilaf Fırkası… Meşrutiyet… Meclis-i Mebusan… Düvel-i İtilafiye… İttifak!..

Yenilmek galiba bunların hepsi birdendi.” (s.53)

 

*Yazarın Kişiler Karşısındaki Tavrı: Yazar, roman kişileri karşısında tarafsız kalmaya çalışmış. Onları bilinen görüşlere uygun olarak yanılanları suçlamak, kazananları sonsuz yüceltmek yerine yanılanları da, haklı çıkanları da oldukları gibi, gerçek hâlleriyle anlamaya çalışmıştır. İnsanî, beşerî yönleriyle bir bütün olarak vermeye çalışmıştır.

“Altı yüz yıllık bir devlet geleneğine ve anlayışına göre yetişmiş… Mustafa Kemal gibi. Kuva-yı Milliye gibi isim ve sözleri ilk defa işitmiş insanlarımızı, bunlarla karşılaştıkları ortam ve şartlar içinde değil de, çok sonraki durumlara göre yargılamak, ilme de, sanata da ters düşer. Küçük Ağa’da bu hatadan sıyrılmak istedim; dedelerimiz, babalarımız, büyük dayı ve amcalarımızı yaşadıkları günlerin ve olayların içinde anlayıp, anlatmak istedim.

Hain olmak kolay değildir; hele vatan haini olmak hiç kolay değildir. Kuva-yı Milliyeye güvenmeyenlere de hain demek kolay olmamalıdır. Osmanlıyı Osmanlıya bağlılığı kesin olarak kötü, hatalı ve bozuk görmek, çok sonraları ortaya çıkarılan bir sapıklıktır. Altı yüz yıl, dimdik yaşamış, bir şah medeniyet kurmuş, o müziği, o edebiyatı, o mimarlığı ve sosyal garantileri ortaya koymuş bir Devlet’in insanları, kurtuluş yolu için bir başka ve yeni otoriteyi, bir yeni bayrağı elbette kolay kolay benimseyemezlerdi.

Onların bu tereddütleri trajik olmakla kalmaz, övülmeye değer. Kurtuluşu herkes istiyordu, fakat kimin ve hangi bayrağın peşinde? Bir yanda altı yüz yıllık şanların, şereflerin, zaferlerin sahibi Devlet, öte yanda yepyeni bir otorite! Küçük Ağa’yı besleyen çelişme işte buradadır. Bu iki yol arasında sallantı geçirenlerin trajedisi yürek paralayıcıdır, hainlik değildir. Küçük Ağa’da bunu anlatmak istedim.” [5]

 

*Kurgulama Tekniği ve Ögeleri

 

-Olay Örgüsü: Romanda olaylar ortadan başlatılmıştır. Roman, Salih’in Birinci Dünya Savaşı’ndan çıkıp memleketi Akşehir’e dönmesiyle başlar, bir süre devam eder, sonra zaman zaman geriye dönüşlerle çocukluğu hatırlatılarak yaşatılır. Mesela şu bölüme bakalım:

“Niko şen şakrak konuşa konuşa yürüyor, Salih ona tabi gidiyordu. Kendini ilk defa bakkal Alaaddin’in dükkânını görünce duydu. Çınaraltı’nın az aşağısındaki bu dükkân çocukluğunun nirengi noktalarından biriydi. Buraya ağasıyla veya arkadaşları ile leblebi şekeri, iğde, fıstık almaya gelirlerdi.

Dükkân bayramlarda büyülü rüyalara dönerdi: Kimi karpuz biçimi, kimi üstüvane, fakat hepsi de sarı, mavi, yeşil, kırmızı renkli kâğıt fenerler, mantar tabancaları, çatırpatırlar, maytaplar, kavanoz kavanoz akide şekerleri, renk renk fırıldaklar… Her el öpmeden sonra alınan beş paralar, on paraları bakkal Alaaddin’e koştururlardı.” (s.30)

 

-Hâl Değişimi Kalıbı: Romanda başlıca hâl değişimi kalıbı Mehmet Reşit Efendi’de görülür. O, önce İstanbul Hükûmetine bağlı, padişaha sadık, Kuva-yı Milliye hareketini bozguncu olarak gören bir din görevlisi idi. Zamanla düşünerek, bazı gerçekleri görerek işgalcilerle işbirliği yapan İstanbul Hükûmeti ve sarayın politikalarını yanlış görüp Kuva-yı Milliyeci olur ve bu aşamasında Dolayısıyla bir uçtan öbür uca değişim gösterir. Bu durumda Mehmet Reşit Efendi kötü hâlden iyi hâle geçmiş olur.

Bir başka hâl değişimi kalıbını Çolak Salih’te görüyoruz. Çolak Salih, Birinci Dünya Savaşı sonrasında memleketine geldiğinde bir süre serseri bir hayat yaşar. Memleket meselelerine kayıtsız, kendini içkiye vermiş, namaza niyaza gitmeyen, Rumlarla arkadaşlık eden, Rumca şarkılar söyleyen, yılgın, umursamaz bir hayat yaşar.

Ancak Nikoların meyhanesinde Rumların gizli gizli toplantılar yaparak Türkleri arkadan hançerleyip Rum devleti kurma planları yaptıklarının farkına varınca inançlı, hırslı, azimli ve kararlı bir Türk milliyetçisi olarak Kuva-yı Milliyeci olur. Böylece kötü hâlden iyi hâle geçmiş olur.

 

-Arayış Yolculuğu Kalıbı: Romanda yazarın kişileri peşine koşturduğu, hayatları boyunca mücadele ettirdiği bazı değerler vardır. Mesela İstanbullu Hoca’nın peşine takılıp elde etmek istediği temel değer, vatan, millet ve din için faydalı olacak bir çözümün bulunmasıdır. O, önce bu çözümü İstanbul Hükûmeti’nin politikalarında görmüş, sonra yanıldığını anlayınca vatanın, milletin ve dinin selametinin Kuva-yı Milliyede olduğuna karar vermiştir.

Çolak Salih’in, Ali Emmi’nin ve diğer Kuva-yı Milliyecilerin arayış yolculuğuna çıktıkları değer de vatana, millete sadakatle hizmet etmektir.

Çakırsaraylı, Elmas Pehlivan ve Çerkes Ethem gibi çete reislerinin uğruna mücadele ettikleri değer ise bireysel anlamda iktidar hırslarını ve nefislerini tatmin etmektir.

Niko’nun hedefi Pontus Rum Devleti kurmaktır.

İşgalcilerin hedefi ise Türkiye’yi sömürge yapmaktır.

Diğer roman kişilerinin de amaçları doğrultusunda arayış yolculuğuna sokulduğunu görüyoruz.

 

-Organik Bütünlük: Roman, metin halkalarının, olayların düzenlenişi bakımından organik bütünlüğe sahiptir. Olaylar biribirinden kopuk değil, biri diğerinin sebebi ve sonucu olacak şekilde dizilmiştir.

 

*Gerilim Unsurları

 

-İç Çatışma: Tarık Buğra, romanını sürükleyici ve akıcı kılabilmek için gerilim yükseltici tekniklerden biri olan iç çatışmaya fazlaca yer vermiştir. Bu tutum, aynı zamanda onun dramatik roman yazma amacına da uygundur. Romanda iç çatışmayı yoğun olarak İstanbullu Hoca yaşamıştır. Kendi kendisini sorgulayarak, nerede yanlış yaptığını tespit ederek İstanbul Hükûmeti taraftarlığından Kuva-yı Milliye taraftarlığına geçmiştir.

İstanbullu Hoca’nın iç sorgulaması bir yerde şöyle verilir:

“İçi isyan ve korku ile dalgalanıp duruyordu. Bu arada, pek de farkına varmadan, bir dönüş yolu arar gibi doktoru ve onun cephesini haklı çıkaracak sebepler aradı:

Evet, memleket dört bir taraftan sarılmış, basılmıştı.

Evet düşmanın kana susamış saldırışlarına karşı payitahtın bir şey yaptığı yoktu, yapabileceği de umulmayacak gibiydi.

Evet, Kuva-yı Milliye düşmana karşı hazırlanıyor, eşkiyaları tepelemeye çalışıyor, tepeliyordu da…

Fakat bu dava bu kadar basit olmaz, bu basit plan da başlamış farz edilemez, bu basit planla hâlledilecek sanılamazdı.” (s.163-164)

“Dokunmadığı, toz kondurmadığı iki üç kanaati vardı; Hilafet ve saltanat bağlılığı da bunlardan biri idi. Fakat işte doktorun ziyaretinden sonra bu bağı bile didik didik etmiş, millete ve memlekete faydalı olan nedir diye inceden inceye düşünmüştü. Bu arada hesaba, tam bir gönül cesareti ile İstanbul’un aleyhindeki rivayetleri de, Kuva-yı Milliye için söylenen güzel şeyleri de katıyordu.

Hocanın bu oldukça dramatik muhasebesinde, ne çare ki ağır basan daima Yıldız Sarayı idi. İçinde son bir tereddüt vardı: “Acaba gönlüm beni aldatıyor mu?

Bu acaba onu neredeyse halktan kaçıracak hâle getirecekti: ”Yarın konuşurum… Bugün değil…” deyişleri işte bu “acaba?” yüzündendi.” (s.221)

“Reis Bey çıkıp gittikten sonra kendi kendini nasıl sımsıkı bağladığını düpedüz ve korkarak sezdi. Onun için asıl zor olanı da yanıldığını anlayacak bilgiden yoksun oluşu idi: Tam bir iyi niyetle inanışlarını ele alıyor, ince eleyip sık dokuyor, amma bir türlü “yanılmışım” diyemiyordu.

Hükûmet… Damat Ferit… ve nazırların birçoğu… Bunu biliyordu. İşgal kuvvetlerinin oyuncağı, aleti idi. Bunlar, böyle olmaya da mecburdular.“ (s.231)

 

-Sosyal Çatışma: Roman, esas itibariyle sosyal çatışma üzerine kurulmuştur. Bir tarafta emperyalist işgalci batılı devletlerin güçleri, bunlarla işbirliği yapan İstanbul Hükûmeti, yine işgalcilerle işbirliği yapan Rum, Ermeni gibi azınlıklar, başına buyruk çeteciler; öbür tarafta bütün bunlara karşı vatanı, milleti ve dini savunan vatansever Türk kuvvetleri olan Kuva-yı Milliyeciler. Bu sosyal kesimler arasındaki sosyal çatışma, hem fikrî düzeyde hem de silahlı çatışma şeklinde cereyan etmektedir. Bu çatışmaların yoğunluğu da romanı sürükleyici kılan bir gerilim unsuru olarak işlevseldir.

 

*Ana düğüm: Romanın ana düğümü, İstanbullu Hoca’nın akıbetinin ne olacağıdır. İstanbullu Hoca, zaman içinde “Küçük Ağa” kimliğiyle Kuva-yı Milliyeye katılmış, çeteleri çökerterek millî davaya hizmet etmiş, ancak Millî Mücadele bittikten sonra aile hayatı dağılmış bir hâlde bırakılmış. Romanda Küçük Ağa için çok belirgin bir son tayin edilmemiş.

 

*Romanın Sonu: Romanın sonu, ucu açık bırakılmıştır. Yazar, romanı okuyucunun kafasında, hayalinde kendine göre tamamlamasını istemiştir.

 

*Romanın Kaynağı ve Malzemesi: Roman, yazarın, babasından kalan üç küçük anı defterinden yola çıkılarak yazılmış. Malzemenin ana omurgası bu defterler. Bunun yanında Atatürk’ün Nutuk’u, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi komutanların hatıraları, dergi, gazete ciltleri, diğer tarih kitapları vs. de romana kaynaklık etmiş.

 

*Metinlerarası İlişkiler

Tarık Buğra, romanını yazarken olaylara, konulara ve kişilere uygun gelecek şekilde başka bazı kaynaklardan faydalanmıştır. Bu faydalanmayı şöyle gösterebiliriz:

 

a. Metin Ekleme Yöntemi:

*Türkü: “Adı Yemendir, gülü çemendir.” (s.9)

*Rumca şarkı sözü: “Mavro köşedeki grubun masasında pes bir sesle, alabildiğine romantik,  hüzün bulutlarını andıran bir şarkı söylüyordu: “Ego tsakopse krosi: Şarabı bırakacağım!” (s.64)

*Yahya Kemal’in “Akıncı” adlı şiirinden ilk mısra: “BİN ATLI AKINLARDA ÇOCUKLAR GİBİ ŞENDİK “ (s.165)

*Evliya Çelebi’den bir söz: “Elinde Evliya Çelebi cildi vardı. Doktor onu görmeden, hangi sayfasına baktığını fark etmeden öyle dakikalarca tuttu. Evliya Çelebi onun için bir tek cümleden ibaretti: “Gün akşamlıdır devletlim; dün doğduk, bugün ölürüz.” (s.206)

*Zer-Taç”ın bir sözü: “Doktor ateşe götürülürken Zer-Taç’ın söylediği şiiri düşünüyordu. Ona; tövbe et Şah seni affedecek demişler, genç ve güzel kadın da buna şöyle cevap vermişti: “-Ben ne ateşin çektiği pervane, ne de kurbanlık koyunum. Ben düşünen baş inanan gönülüm!”(s.207)

“Yunus Emre’den bir mısra: “Gök ekini biçer gibi.” (s.306)

*Erzurumlu İbrahim Hakkı’dan bir söz: ”Zira pek iyi bilirdi ki Ali Emmi; “Görelim Mevla neyler, neylerse güzel eyler”in adamıydı.” (s.500)

 

b. Çağrışımsal Göndermeler:

*Masal motifine Gönderme: ”Çolağın bu jesti “Kırkıncı Oda”nın kapısına indirilen bir tekme, yaraya vurulan bir neşter olmuştu.” (s.398)

 

*Dili

Tarık Buğra, Türkçeye büyük özen gösteren, Türk milletinin kullandığı, konuştuğu, yaşayan Türkçeyi esas alan bir yazardır. Romanında da kökeni Arapça ve Farsça olsa bile Türk milletinin benimseyip kendine mal ettiği dil unsurlarını kullanmıştır. Türkçeyi kurallarına uygun olarak ve işlek hâliyle kullanırken az da olsa bazı yanlışlar da yapmıştır. Mesela “dağsal köyler” (s.203, 365) diye bir ifade kullanır ki bu yanlıştır. Doğrusu “dağ köyleri” olacaktır.

Yazar, gerçekçiliği sağlayabilmek için mahalli konuşma özelliklerine, deyimlere, atasözlerine, dil sapmalarından argoya, küfürlere de yer vermektedir. Bunları şöyle örneklemek mümkündür:

 

-Atasözleri: “Küfür dağı çatlatırmış.” (s.84)

“Su testisi su yolunda kırılır.” (s.260)

“Ayı derisinden post, Moskoftan dost olmaz.” (s.287)

“Denize düşen yılana sarılır.” (s.287)

“Ava giden avlanır.” (s.367)

“Şeytan azapta gerek.” (s.371)

“Allahümme ferden, kendini sakın topalla körden.” (s.384)

“Yerin kulağı var.” (s.385)

 

-Deyimler: “Papaza kızıp oruç bozmanın âlemi var mı?” (s.48)

“Amma böyle tek kollu, ama böyle paçavra gibi suratlı kaldın mı mesele arap saçına dönüyordu.” (s.48)

“Şeytan görsün onun yüzünü.” (s.86)

“Amma Yunus Bey, hani bu dediğin işte bir bit yeniği de var.“ (s.183)

“Artık gözüm arkada kalamaz diye düşünüyor.” (s.191)

“Ödümü kopardın pis çolak” (s.191)

“Emri alanın da kılı kıpırdamıyor.” (s.200)

“Gün ola harman ola.” (s.217)

“Hepimiz de devamlı göz kulak oluruz.” (s.219)

“Belli ki aklı karıncalanmaya başlamıştı.” (s.243)

“Başımızın üstünde yeri var.” (s.243)

“Bize gözdağı vermek istiyor.” (s.249)

“Korkmaz mıydı, hiç olmazsa birazcık olsun pirelenmez miydi bu herif?” (s.250)

“Dilini eşek arısı soksun emi” (s.255)

“Eğri oturup doğru konuşalım” (s.256)

“Ecinniler üşüştü kafama.” (s.259)

“Gözünü kan bürümüştür” (s.266)

“Çenesini tutsa kıyamet mi kopar?” (s.299)

“Dokuz canlısın sen” (s.300)

“Har vurup harman savurma.” (s.303)

“İstanbullu Hoca’yı yere serilmiş düşündükçe zıvanadan çıkacak gibi oluyordu.” (s.305)

 “Biz bu yola baş koyduk.” (s.382)

“Yüzümü kara çıkarmayacağınızı biliyorum.” (s.383)

“İnceldiği yerden kopsun.” (s.416)

“Elifi görseler mertek sanır bunlar.” (s.420)

“İçime bir kurt düştü.” (s.437)

“İşe burnumuzu sokmaya kalkıştık” (s.464)

“Hapı yuttuk gitti demektir.” (s.465)

“Salih’in içi içini yiyordu.” (s.472)

“Ayağa kalkıverecek diye ödü kopuyordu.” (s.472)

“Dişini tırnağına takıyordu.” (s.526)

“Eşek sudan gelene kadar pataklatır.” (s.536)

“Bu herifler, dereyi görmeden paçayı sıvadılar.” (s.543)

“Alnıma leke sürülmesin.” (s.565)

“Yüzümü kara çıkarmadınız.” (s.581)

 

-Yöresel Sözler: Yazar, zaman zaman roman kişilerini sosyal, ekonomik, kültürel, coğrafî, etnik konumlarına göre konuşturmuş. Mesela Rum Yanaki, kendi şivesince Türkçeyi şöyle konuşur:

“Hoş geldin Salih. Ne olmuşsun vire… İçeceksin bir şey?” (s.57)

Ayrıca Ali Emmi, Çolak Salih gibi Akşehir yerlisi halktan kişiler, standart kültür dili olan Türkçeden biraz farklı olarak Akşehir ağzıyla bol bol konuşmaktadırlar.

 

-Argo: “Utan len (ulan) Hafızın oğlu utan. Koca memalik-i Osmaniye senden beter oldu, bin beter oldu. Kıçı kırık İtalyan erleri gelmiş ta Akşehir’e dayanmış da Hafızın oğlu kolundan budundan konuşur. Haram olsun o gaza sana diyecem emme dilim varmaz. Utan utan.” (s.46)

“Şeytan görsün suratını.” (s.80)

“Fakat dedi, kancıklık etmez gibi geliyor bana. “(s.166)

 

-Küfür Sözler: “Sittir git buradan yalak herif.” (s.80)

“Seni orospu dölü seni.” (s.442)

 

*Üslûbu

Tarık Buğra, romanında birden fazla üslup türüne yer vermiştir. Bunları şöyle örnekleyebiliriz:

 

-Düşünce Üslubu: Romanda özellikle İstanbullu Hoca, Doktor Haydar, Ağır Ceza Reisi Mehmet Efendi gibi entellektüel kişilerin bazı konuşmaları, düşünce üslubuyla aktarılmış. Buna bir örnek verelim:

“Doktor, şeyhin yanındaki esaret günlerinde de Kuva-yı Milliye hareketi başlamadan önce de sık sık düşünmüştü:

Harp onu bilmeyen için ne kadar akıl dışı, ne kadar insan ve hayat gerçeklerine zıt ise onu bilenler için de tek gerçek hâlini alıyor, o kadar tabiileşiyordu. Sanki harpsiz hayat olamazdı, harpsiz hayat yapmacık, düzmece, yalan idi.

Doktor bunu düşünmeye mecbur olur ve acı acı gülerek: ”Bu da bir çeşit şehit düşmek… Hayatı asıl harpten sağ çıkanlar kaybediyor” derdi.” (s.172)

 

-Havas Üslubu: Romanda özellikle ağır ceza reisinin konuşması havas üslubundadır. Mesela şöyle der:

“Bendeniz sadece vaziyetten malumattar olasınız diye söyledim. Bu meyanda bir tavsiyede bulunmak cür’etini de göstereceğim. Acaba müsaade buyurur musunuz?” (s.224)

 

-Avam Üslubu: Roman, gerçekçiliği sağlamak adına halktan olan kişilerin eğitim ve sosyal konumlarına uygun olan konuşma tarzlarına, avamca konuşmalarına da yer verir. Buna da şu örneği verelim:

“Çavuş yanlarına gelmişti.

-Püff… Ayağın da leş gibi kokar. Yıkaman mı len sen hiç ayaklarını?..” (s.368)

 

-Hitabet Üslubu: Roman, hamasî bir roman değil; ancak zaman zaman hamasî mahiyette hitabet üslubuna da yer verilmektedir. Özellikle İstanbullu Hoca’nın yaptığı vaaz, bunun en belirgin örneklerinden biridir. Mesela İstanbullu Hoca şöyle der:

“İslam’ın kara günleridir bugünler. Bildiğinden de kara günler yaşıyorsun. Gafletin ebedî nuru da örtmüş, sen tek başına, çulsuz çuvalsız aklının peşine düşmüş, yol bilmez, yordam bilmez, iz görmez, başını alıp gidiyorsun, sırtını o ebedî nura dönmüş de kendini kurtuluşa gider sanıyorsun. Uçurum seni yutacak, kurtulamazsın!...” (s.112-113)

 

-Sanatkârane Üslup: Romanda sanatkârane, şiirsel, süslü, edebî sanatlarla dolu bir üslup yaygın değil; ancak az da olsa bazı yerlerde yazar, bu üsluba yer vermiş. Örnek: “Mırıldana mırıldana içiyordu. Büyücek kahvecinin, masaya diktiği mumun oynak ve canlı bir hâle getirdiği loşluğunda tam bir mağara adamı gibiydi. Ruhuyla da, bedeni ile de öyle:

Delik deşik yüzünde gölgeler oynaşıyor, ceketinin sağ kolu masanın üzerinde bomboş ve kıvrım kıvır duruyordu. Zayıf, fakat pençe salmaya hazır, daha doğrusu mahkum bir hayvandı sanki. Sanki daima saldırış bekliyor, daima saldırma zarureti ve mecburiyeti duyuyordu. Düşünemiyor, konuşarak anlamaya çalışıyordu. Eskiden bu kadar değildi. O da pekala ötekiler kadar düşünüp, fikir yürütebilirdi. Son zamanlarda, belki de düşündüklerini söylemeye söylemeye böyle olmuştu.” (s.98)



[1] Bu yazıda kendisini esas aldığımız ve alıntı yaptığımız metnin künyesi şöyledir: Tarık Buğra, Küçük Ağa, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul 1999

[2] Politika Dışı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1992, s.195

[3] Politika Dışı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1992, s.194

[4] A.g.e., s.197

 

[5]  Politika Dışı, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1992, s.245-246

 


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 17:29