Müfide Ferit ve Romanı

BİR TÜRKÇEYİ KEŞİF YOLCULUĞU ROMANI: GÖNÜL HANIM

Prof. Dr. Nurullah Çetin

 

Ahmet Hikmet Müftüoğlu (1870-1927) edebiyat hayatına Servet-i Fünun akımıyla birlikte başlamış ise de daha sonra Millî Edebiyat Akımına geçmiştir.

Gönül Hanım romanını önce Tasvir-i Efkâr gazetesinde 1 Şubat 1336 (1920)-20 Mart 1336(1920) tarihleri arasında tefrika olarak yayınladı. Tefrika 29 sayıda tamamlandı. Kitap olarak da ilk defa 1971 (hzl. Dr. Fethi Tevetoğlu, Devlet Kitapları, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul 1971)’de basıldı. Yazımızda bu nüshayı esas aldık.

Kurgusal yapısında günlük, hatıra ve seyahat türlerine ait özelliklerin yer aldığı bu roman, bir yönüyle Türkçenin en eski metinlerinden biri olan Orhun Abideleri’ni arama, bulma ve sahip çıkma yolculuğu romanıdır. Dolayısıyla Türk dili, kültürü, edebiyatı ve tarihi bakımından belli bir öneme sahiptir. Önce romanın kısa bir özetini vereceğiz, sonra da romanın konumuzla ilgili boyutlarını irdeleyeceğiz.

 

Özet: Birinci Dünya Savaşında Osmanlı subayı üsteğmen Mehmet Tolun, Doğu cephesinde savaşmaktadır. Bir gece keşfi sırasında Rus askerleriyle karşılaşır, çatışırlar, yaralanır, Eylül 1917’de Ruslara esir olur. Ruslar bunu önce Kafkasya’ya, sonra Hazar denizinde ıssız bir adaya, sonra Uralların doğusunda İrbit şehrine, oradan da Sibirya’da Krasnoyarsk şehrinde Grodok denilen harp karargâhında yani esir kampına götürülür. Burada 450 kadar subay ve amir bulunmaktadır. Esirler arasında Türk, Alman, Avusturya ve Macar subayları da vardır. Subaylar birbirlerinin dilini öğrenir, ortak kültürel faaliyetler yaparlar, gazete çıkarırlar.

Türkler Altay (siyaset ve fenden bahseden), Vâveylâ (edebiyat gazeteleri, Ay Osmanlı İdman Yurdu’nun kelimelerinin ilk harfleri yani Osmanlı harfleri ile ayın, elif ve ye. Panorama (mizah dergisi), Boyama (güzel sanatlar dergisi) gibi yayın organları çıkarırlar.

Bu askerî hapishanenin etrafındaki dükkân sahipleri, çoğunlukla Müslüman Tatar Türkleridir. Tatar dindaşlarımız, esirlerimizin ihtiyaçlarını temin ederler.

Mehmet Tolun, eski Türk tarihi, dili ve kültürü hakkında değişik kitaplar okur. Bu arada şehirde bir lokantada orada yaşayan Tatar Türklerinden Ali Bahadır ve kardeşi Gönül Hanım Kaplanof ile tanışır.

Gönül Hanım 24 yaşındadır. Paris Üniversitesi Edebiyat Fakültesinden mezundur.

Kaplanoğulları, Sibirya’da zengin bir Tatar Türk ailesidir. Babaları Selim’in 3 kereste bıçkı tezgâhı, bir ayakkabı fabrikası vardır. Bahadır üniversite mezunudur ve deri ticaretiyle uğraşır, iki tabakhanesi vardır.

Mehmet Tolun, onlara Türk tarihini anlatır. Hunlardan bahseder.

Bahadır Bey, ata yurtlarımıza Türklerden ilmî bir heyetin gidememiş olmasına hayıflanır. Orhun, Turfan abidelerinden, belgelerinden Ruslar sayesinde haberdar olabildik. Radloff gibi Ruslaşmış Almanlar, Thomsen gibi Danimarkalılar eski medeniyetimizi buldular. Bu manevî hazinelerin sırlarını atalarımızın bu gafil torunlarına açarak millî gurur kazandırdılar.

Tolun, Bahadır ve Gönül, Türk tarihini, kültür ve medeniyetini araştırmaya karar verirler. Birlikte Orhun vadisi, Karakurum, Karabalgasun gibi yerleri gezip eski Türk kültür ve medeniyetini araştıracaklardır. Bu tarihî ve ilmî seyahate “Gönül Hanım Sefer Heyeti” adını verirler.

Tolun, esir kampında bol bol kitap okur. Kamptaki Macar yedek teğmen Kont Bela Zichy (Ziçi) ile Türklerle Macarların soy birliği üzerinde konuşurlar. Seyahat heyetine o da katılır. Haftada bir Gönül, Bahadır, Kont ve Tolun görüşürler. Seyahat hazırlıklarını gizlice görüşürler.

Tolun, İzmirlidir. Bu seyahat için İzmir’deki evini satılığa çıkarır.

Her Çarşamba Bahadır’da, Pazar günleri de Kont Zichy’de toplanırlar. Kont Zichy, Ruslara rüşvet vererek esir kampından kurtulur ve Krasnoyarsk kasabasında bir ev kiralar. Sefer için her türlü hazırlıkları yaparlar. 20 Şubatta 4 genç isim değiştirerek tüccar kılığında sahte seyahat evrakları ve askerî belgelerle Çin’e gitmek üzere Moskova’dan trene binerler. Trende giderken konuşurlar. Mehmet Tolun, Osmanlı Türküdür. Kendisinden önce böyle tarihî, ilmî maceraya kimse atılmamıştır. Milleti için büyük bir hizmet yapacak olmanın gururunu taşımaktadır.

Tren yolculuğu 10 gün sürer.

1 Martta Udinsk’e varırlar. Oradan da Selenga nehri vadisinden güneye doğru yolculuk yaparlar.

Udinsk’ten Kahta (Kiyahta)’ya kadar 15 gün giderler. Bu, Çin Moğolistan’ı ile Sibirya sınırı üstünde Rusya’daki son duraktır.

Kahta’dan Moğolların dinî merkezi olan Urga’ya gelirler. Şehir pislik, ilkellik, miskinlik içindedir. Ölü bir toplum ve ölü bir yer görünümündedir. Burada bir ay kalırlar, gezip dolaşırlar. Bundan sonra zorlu, sıkıntılı, maceralı bir at yolculuğu yaparlar.

Gönül Hanım, Moğolların noksanlarını gördük şimdi de ıslah çarelerine bakalım der.

Kont Zichy Gönül Hanım’a hediyeler alır, kur yapar. Mehmet Tolun böyle şeyleri bilmediğinden onu kıskanır.

Mehmet Tolun, Gönül Hanım’a âşıktır. Duyguları ile ona bağlıdır. Ancak düşünceleri ile aralarında sosyal, kültürel farklar olduğunu görür ve birbirlerine uygun olmadıkları kararına varır.

Budistlerin ve Lamaların mabetlerini, okullarını gezerler. Budizmin insanları her anlamda nasıl geri bıraktığını görürler.

Moğolistan’da böylece gezip, görüp incelemeler yaptıktan sonra oradan ayrılırlar. Atları, eşyaları hizmetçileriyle birlikte 8 günlük bir yolculuğa çıkarlar. Yol boyunca sefalet, perişanlık, gerilik görülür.

Kont, Gönül’e evlenme teklif eder ama Gönül, onun Hristiyanlığından dolayı kabul etmez.

Kontun ismini Bela’dan Bilal’e çevirirler. Adı Kont Bilal Zichy olur.

Yolculukları boyunca ırkımızın ilerlemesi ve yükselmesi hususunda konuşup tartışırlar.

4 Temmuzda Budist Moğolların en ünlü tapınağı olan Erden Su’da mabedi ve kütüphaneyi gezerler. Mehmet Tolun, Moğol Lama reisine Çin ve Moskof casusu olmadıklarını, Türk ve Moğolların kardeş olduğunu, Orhun nehri kenarına ataları Bilge Kağan tarafından kardeşi Kültigin adına dikilen abideyi görmeye geldiklerini belirtir. Lama ona iyi davranır. Büyük mabetleri gezdirirler. Kütüphaneye götürürler. Kütüphanede eski Türk büyüklerine dair eserleri gösterirler.

6 Temmuzda Uygur Türklerinin başkenti olan eski Karabalgasun şehrine giderler. Burada 15 kadar kitabe bulunmaktadır ve bunlara “Üç Dil Kitabeleri” denir. Yani Çince, Uygurca ve Türkçe (Orhun alfabesi) yazılmış kitabeleri ziyaret ederler, kopyalarını alırlar.

Bu arada Mehmet Tolun’la Gönül arasındaki aşk ilerler. Daha önce Mehmet’in Gönül’e hediye ettiği madalyonu çıkarır, Tolun’a verir. Bu madalyonda Tolun’un resmi vardır.

Sonra gidip Kültigin Abidesine ulaşırlar. Abideleri incelerler. Okuyup kopyalarını alırlar. Bu abideden yola çıkarak Türk dilinin gelişim ve değişim evrelerine değinilir. Macar Kontu Bilal sürpriz yaparak orada Mehmet Tolun’la Gönül Hanımı nişanlar. Şarkılar söyleyip eğlenirler.

Seyahatlerini tamamlayıp geri dönerler. Rusya ve Çin sınırlarında kalan Türk şehirlerinden geçerler. Türk şehirlerinin tarihi hakkında bilgi verilir. Tolun ve Kont, İran’a geçerler. İran hakkında bilgi verilir. İran’ın Türkistan’ın bir devamı olduğu vurgulanır. İran’dan Türkiye’ye girerler. İstanbul’a gelirler. Orta Asya’da yaptıkları Türk tarihi araştırmaları belgeleri büyük çoğunluğuyla Rusya’da Bahadır Beyde kalmıştır. Tolun’a göre seyahatlerinin amacı, yetişecek Türk gençlerine atalarının tarihlerini araştırma şevki vermektir.

Kont, bir süre İstanbul’da kaldıktan sonra Macaristan’a döner. Tolun, 3 ay İstanbul’da kaldıktan sonra Trabzon’a gider. Tarih gezisi ve araştırmaları hakkında konferanslar verir. U arada 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi imzalanır. Tolun romatizmadan dolayı askerlikten istifa eder, ticaretle uğraşmaya başlar. Rusya’da çıkan Bolşevik ihtilalinden kaçan Kaplanoğlu ailesi İstanbul’a gelir ve Tolun’un evine taşınırlar. Gönül ve Tolun evlenirler. Gönül Türk ve Tatar kızları için yatılı bir öğretmen okulu açmaya teşebbüs eder. Tolun, hem seyahatnamesini yayınlama teşebbüsüne girişir hem de araştırma sonucu elde ettiği belgeleri Müze-i Humayun’a bağışlar. Gönül de kız öğretmen okulu açmaya çalışır.

 

*Romanda Kişileştirme: Yazar romanını başlıca 3 kişi üzerine kurgulamıştır. Mehmet Tolun Osmanlı Türklüğünü, Gönül Hanım Orta Asya Türklüğünü, Kont Bela Zichy de Avrupa Türklüğünü temsil ediyor. Yazar, 3 önemli coğrafi bölgeyi 3 kişi üzerinden temsil ettirmekte ve bunları ortak bir değerde yani Türk dili, kültürü ve tarihi üzerinde birleştirerek, aynı hedefe aynı amaçla yolculuk yaptırarak dünya Türklüğünün önce tarihte, dilde ve kültürde birleşmeleri gereği üzerinde durmaktadır. Bu üç kişiyi özellikleri bakımından inceleyelim:

 

1.Mehmet Tolun: Osmanlı Türk subayı olup bütün özellikleriyle Osmanlı Türklüğünü temsil etmektedir. Rusça ve Almanca bilir. Radloff, Thomsen ve Le Coq gibi Doğu bilimcilerin eserlerinden Türk kültür tarihini öğrenir. En eski Türk dili, tarihi, coğrafyası, kültürü, siyaseti hakkında araştırmalar yapar.

Dil bilinci sağlamdır. Radloff, Thomsen, Le Coq gibi Doğu bilimcilerinin Ural-Altay dil ve milletleri hakkındaki kitaplarını alır. Dışarı şehre alışverişe çıktığı bir sırada Ali Bahadır Kaplanof adlı bir Tatar genciyle ve onun kız kardeşi Gönül Hanım Kaplanof’la tanışır. Tolun ona: ”Niçin “Kaplanof?” “Kaplanoğlu” demek daha yakışmaz mı?” der. Gönül Hanım bu konuda Tolun’u haklı bulur ve bizim büyük asil bir ırk olduğumuzu, bizim de tarihimiz, şahsiyetimiz olduğunu belirtir. “Biz benliğimizi tanımazsak kimse bizi tanımaya tenezzül etmez. Başkasının artığını yiyen, elbisesini giyen saygıya layık değildir.” der. Ve soyadını “Kaplanof” yerine “Kaplankızı” olarak değiştirir.

Mehmet Tolun romanda yüceltilmiş tip olup bir bakıma yazarın sözcüsüdür. Yazar, görüşlerini, düşüncelerini onun bilincinden yansıtarak aktarır.

Ayrıca tarih bilinci de sağlamdır. Çinlilerin Hiungnu (“söz dinlemez teba” manasında), Avrupalıların “Hun” dedikleri Türkler, Karadeniz kıyılarına, Macaristan’a, İran’a yayılmışlar. Hungarya (Macaristan) adı oradan gelir. Hunkâr (Hünkâr) adı oradan gelir. İsa’nın doğumundan tam 1763 yıl önce hükûmet kurmuşlar, hünkâr tayin etmişler, yazıya, töreye ve bir medeniyete sahip olmuşlar. Hunlar Çinlilerle savaşmışlar. Çin Seddi, Hiungnu (Hun) Türklerinin akınlarına mani olmak için yaptırılmış.

Çinliler tarafından yenilen Türkler, hükûmetsiz kalınca ikiye ayrılmış. Bir kısmı Ak Hunlar adıyla Amuderya nehri kenarlarına yerleştiler. İkinci kısım da Avrupa’ya, Rusya’ya, Balkanlara, Macaristan’a Attila kumandasıyla Cermanya, İskandinavya ve Fransa’ya sarktılar.

Kişiliği bakımından tipik bir Anadolu Türkünün özelliklerini ve kişiliğini taşır. Mehmet Tolun, kadınlara karşı çekingen ve beceriksizdir. Kadın kültüründen yoksundur. Kadına nasıl davranılacağını bilmez. Utangaçlığı oradan gelir. Kadın olarak sadece annesini, büyükannesini, teyzelerini, akraba kadınları görmüş, başka bir kadın görmemiştir. Başka yabancı kadınlarla görüşmemiştir. Burada Osmanlının haremlik-selamlık uygulaması, kadını ikinci plana atması dolaylı olarak eleştirilir.

Mehmet Tolun tipinin oluşturulmasında yazar, bir İsveç subayı olan Johonn Philipp Tabbert (von Strahlenberg)’i örnek almış olabilir. Strahlenberg, 1721-1722 yıllarında Poltava Savaşında Ruslara esir düşer, Sibirya’da tutulur. Bu sırada Yenisey ırmağı bölgesinde araştırmalar yapar, abideleri inceler, 1730’da da Stockholm’de yazıtların kopyalarını ve seyahat notlarını yayınlar. Romanda Mehmet Tolun da aşağı yukarı buna benzer bir süreç yaşar.

 

2.Gönül Hanım: 24 yaşında olup Orta Asya Türklüğünü temsil eder. İradeli, idealist bir Türk kadın tipidir. Eğitimli, kültürlü, millî bilinç sahibi, milliyetçi bir Türk kızıdır. Öncü ve sürükleyicidir. Nitekim bilimsel seyahat fikri ondan çıkar. Gönül Hanım, Halide Edib’in Yeni Turan romanındaki “Kaya”, Ziya Gökalp’ın Kızılelma’sındaki “Ay Hanım” ve Müfide Feride Tek’in Aydemir romanındaki “Hazin” ile benzer özellikler gösterir. Hepsi de öncü, iradeli, idealist, eğitimli, kültürlü, örnek alınan Türk kadınlarıdır. Gönül Hanım Tatar Türkçesi, Rusça, Fransızca, Almanca, piyano, resim bilir. Ayrıca ulvî ve mefkûreci bir yaratılışa sahiptir.

Kont, Gönül ile evlenmek ister, ona aşkını açar ama Gönül, pek yüz vermez. Gönül, Konta Macarların Türklere yaptıkları kötülükleri, kalleşlikleri anlatır. Macarların Türklüklerini unutmalarına kızar. Gönül Konta Macarların Avrupalılaşmasına, Almanlaşmasına, İslavlaşmasına, Latinleşmesine kızar. Kont ise kendisini Turan, Türk soyunu kabul ettiğini, reddetmediğini söyler. Gönül, Kont ile evliliğe yanaşmaz. Çünkü evlenirse Macarların Hristiyanlığı ile millî duygu ve düşüncelere aldırmazlığı arasında eriyip gideceğinden korkar. Milletinin kendisi gibi aydın kadınlara ihtiyacı olduğunu belirtir.

 

3.Kont Bela Zichy: Avrupa Türklüğünün temsilcisi olarak konumlandırılmıştır. Macar yedek teğmenlerinden olan Kont Bela Zichy, Macaristan’da soylu bir aileye mensuptur ve 26 yaşındadır. Ciddi bir işle uğraşmamış. Fransızca ve Rusça bilir, Çin Türkistanı, Ural-Altay milletlerine, dil ve tarihlerine dair eserleri okur, inceler. Birlikte Türk tarihi hakkında uzun incelemeler yaparlar.

Asil, namuslu, civanmert, macerayı seven, nazik, kibar, vakarlı, medenî biridir. Macar asilzadesi olup girgin ve dalkavuktur. Gönül Hanıma sürekli hediyeler alır.

Bela Zichy, yolculukta bile her gün elbise değiştirir. Traş olur, ayna, tarak kullanır. Yolda parlak bir çakıl, taze bir çiçek, ölmüş bir böcek bulsa hemen Gönül’e verir. Mehmet Tolun ise bu şeyleri yapsa soğuk olur diye çekinir. Fakat Kontun yaptıkları soğuk düşmez. Mehmet Tolun, bu çöllere Gönül için değil, millet aşkıyla düştüğünü düşünür.

 

*Roman Kurgusunda Arayış Yolculuğu Motifi: Roman, bir yolculuk romanıdır. Bu yolculuk da iki katmanlı olarak gelişmiştir:

1. Kültür tarihi yolculuğu. Eski Türk kültür tarihine ait değerleri arama, onlara ulaşma yolculuğu. Ali Bahadır atalarımızın, millî namusumuzun beşiği olan ilk yurtlarımıza şimdiye kadar ne Türklerden ne Tatarlardan ilmî bir heyetin gitmemiş olmasına hayıflanır. Varlığından bile haberdar olmadığımız tarihimize ait hatıralardan Orhun, Turfan abidelerinden, yazıtlarından, belgelerinden ırkımızın en yaman düşmanları olan Rus gezginleri sayesinde bilgi alabildik. Radloff gibi Ruslaşmış Almanlar, Thomsen gibi Danimarkalılar eski medeniyetimizin Kuzey Çin çölleri ortalarında kalan belirtilerini buldular. Bu manevi hazinelerin sırlarını açtılar ve bizlere atalarımızın bu gafil torunlarına, millî gururlar kazandırdılar. Bu yolculuk bilimsel bir yolculuk olacaktır. Zira tarihî keşifler, hisle, heyecanla değil; ilim ile gerçekleşir.

Gönül bu yolculuğu hararetle teşvik eder. “Kader sizi Çin Türkistanına yakın getirmiş, Tolun Bey! Oralara atlayıveriniz, gidiniz, araştırmalar yapınız” der.

2. Beşerî aşk yolculuğu: Nitekim Gönül Hanım Sefer Heyetinin yolculuğu aynı zamanda Mehmet Tolun’la Gönül Hanım arasındaki aşkın gelişim yolculuğudur. Yolculuk boyunca aşkları ilerler ve sonunda evlenirler.

Romanda peşinden koşulan, istenilen ve elde edilmesi için uğraşılan Gönül, iki temel değeri temsil eder:

a.Beşerî aşk. Nitekim Mehmet Tolun’un da Bilal Zichy’nin de elde etmek istediği ve peşinden koştukları Gönül aşkıdır.

b.Gönül aynı zamanda millî bilgi ve bilinci temsil eder. Her iki erkek de Gönül’ün temsilciliğinde Türk millî kültür değerlerini elde etmek isterler.

 

*Gerilimi Tetikleyen Bir Unsur: İç Çatışma:

Romanda iç çatışma genellikle Mehmed Tolun’da görülüyor. Mehmed Tolun da Kont Bela Zichy de Gönül’e âşıktırlar. Kont, kadına nasıl muamele edileceğini bilen medeni, zarif biridir. Ama Mehmed Tolun bunu beceremez, Kont’u kıskanır ve kendi kendisini hesaba çeker. Duyguları ile alışkanlıkları arasında bir çatışma yaşar.

“Kont Zichy elinde küçük bir menekşe demeti ile içeri girdi ve takdim etti. Aman Rabim! Bu şeytan herif bu çorak yerde bu çiçekleri nasıl buldu, aldı. Her fırsatta hediyeler yağıyor. Seyahat arkadaşımız olan ve hepimiz için aynı derecede bir arzu ve dikkatle çalışan, söküğümüzü diken, üstümüze bakan, yemeğimize itina eden bu kıza her dakikada yaranmak, şükranımı arz etmek için vesileler aradığım halde hiçbir şeye muvaffak olamıyorum. Bir tatlı söz söyleyemiyorum. Bir gösterişte bulunamıyorum. Bir hediyecik alamıyorum. Ufak bir davranışımın yapmacık hissedilmesinden, soğuk düşmesinden çekiniyorum. Bu beceriksizliklerimle kendimden utanıyorum. Hatta hiç hakkım olmadan Kont Zichy’ye hiddet etmek istiyorum. Fakat kızmaya ne selahiyetim var! O zat asaletini ve terbiyesinin gereğini yerine getiriyor. Bir kadına karşı saygı göstermek her erkeğin vazifesidir. Fakat benim utangaçlığım, tutukluluğum neden ileri geliyor? Belki kadın görmediğimden, kadına edilecek muameleyi bilmediğimden.” (s.33, 34)

 

*Türk Birliğine Dair Tezler:

Roman esas itibariyle Türk Birliği ya da Turancılık düşüncesini bilim, kültür, tarih, dil, medeniyet ve eğitim planında temellendirmeye dönük tezli bir romandır. Yazar, roman kanalıyla bütün Türk dünyasının birleşmesi ve gelişmesi sorununu öncelikle eğitim kanalıyla çözmeye çalışan bir yaklaşım geliştirir. Bunları alt başlıklar halinde verelim:

Romanda açıklandığına göre Türklerin ilerlemesi, vatanımızın bir medeniyet merkezi olması, bütün Türk ve İslam âleminin istifade edebileceği bir hale gelebilmesi için şu 6 meseleye önem verilmelidir.

1.Bir çeyrek asır savaşı bırakıp sulh ve sükun içinde kalkınma hamlesi başlatılmalıdır.

2.Yabancılara tanınmış olan ekonomik ve idarî imtiyazların kaldırılması lazımdır.

3.İslam’daki sapmalar, yanlışlıklar ortadan kaldırılıp saf, temiz, asil haline döndürülmelidir.

4.Arap harflerini Türkçeyi tam olarak ifade edebilecek bir ıslahata tabi tutmak gerekir. Kültürel kesinti olmaması için Latin harfleri alınmamalıdır.

5.Asil aile ocakları, köklü aileler, ayan, derebeyleri bölgelerinin kalkınmasında ve medenileşmesinde lokomotif olduklarından ortadan kaldırılmalı, yalnız kötülüklerine hükûmet ve kanun engel olmalıdır.

6.Türkler kuyumculuk, duvarcılık, marangozluk gibi zenaatlara teşvik edilmelidir. Sadece asker, memur ve çiftçi olarak kalmamalıdırlar.

Bu teklifler Mehmet Tolun’undur. Gönül Hanım bu fikirlerden hoşlanır.

 

*İstanbul’un Medeniyet Merkezi Olması:

Kaplanoğlu, bütün İslav milletlerinin kıblesi Petersburg, İngilizce konuşanların mihrabı Londra olduğu gibi, İstanbul’un da bütün Ural-Altay kavimlerinin manevî başkenti, medeniyet merkezi olması gerektiğini söyler. İstanbul idare merkezi değil, medeniyet merkezi olacaktır.

Nasıl bir Latin medeniyeti, bir Anglo-Sakson terbiyesi varsa bu medeniyet ve terbiye nasıl cihanda bir refah sebebi olmuşsa bir Türk medeniyeti, Türk kültürü de er geç doğuda o suretle bir gelişme ve ilerleme vasıtası olsun. Bu gayeye bizi ulaştıracak olan Savunma Bakanlığımız değil, Millî Eğitim Bakanlığımızdır.

 

*Türk Birliğini Eğitimle Gerçekleştirme:

Mehmet Tolun’a göre Türk birliği önce eğitimle gerçekleşmelidir. Türkler, Asya’yı, Rusya’yı istila etmeyi düşünmezler. Önce Türkiye’yi fethetmelidirler. Türkiye’de henüz el değmemiş pek çok yer vardır. Ona göre Türk birliği hatta İslam birliği demek, Türk kültürünün ve İslam ilminin birliği demektir. Yani Türklerin aydınlanması, medeniyet yolunda ilerlemesi demektir. Yabancı ülkeler fethetmek yerine yerli üniversiteler açılmalıdır.

Moğol ve Müslümanların zenginlerinden ve âlimlerinden bir komite teşkil edilip buralarda hem ticaret hem de gerçekleri anlatmak için gönderilmesi gerektiğine karar verirler. Buralarda okul açmak, medeniyet ve bilgi nurları saçmak gerektiğini söylerler. Buralardan seçilen öğrenciler, Kazan’da, Pekin’de, Tokyo’da, İstanbul’da okutularak ülkelerini kalkındırmaları sağlanmalıdır.

Asilzadelerin, eşrafın, derebeylerin kötülüklerine hükûmet ve kanun engel olmalı ama iyiliklerine sınır olmaz. Köy ve kasabaları daha çok onlar imar ederler.

Asilzadelerin çocukları başkentte eğitilmeli, sonra bölgelerinde faydalı işler yapmalı ve örnek olmalıdırlar.

Türkleri marangozluk, demircilik, terzilik, duvarcılık gibi zenaatlara teşvik etmek gerekir. Bu zenaatları hep Hristiyanlar yapmış. Türkler ise sadece asker, memur ve çiftçi olmuşlar. Bu zenaatları bilmediğinden Anadolu Türk şehirleri ve evleri kerpiçten yapılma, basit ve sıhhatsizdir. Ayrıca deniz kıyılarında denizciliğin ilerlemesi için Ticaret Kaptan Mektepleri açılmalıdır.

Turan ilmî deyimiyle Ural-Altay kavimleri hakkında Türk ve Tatar bilginleri çalışmalı, Asya milletleri arasındaki temasları artmalıdır.

 

*Kültür Birliğine Dayalı Türk Birliği:

Tebriz, Bakü, Kazan, Budapeşte, Türkistan, Sibirya, Ergenekon ve Alparslan masalları etrafında ortak millî bir duyarlılık oluşsun. Dünya çapında bir Türk kültür ve medeniyeti Millî Eğitim Bakanlığı yoluyla olacaktır.

 

*Türkçenin Islahı:

Türkçe konusundaki teklif şudur: Arapça harfler, dilimize göre ilmî bir surette ıslah edilmeli ve imlamızı ona göre değiştirmek ve düzeltmek gerekir. Latin harflerini almamalıyız, çünkü o zaman fikir yolundaki ilerleyişimizin eserlerini bir anda yok etmek demek olacaktır.

Araplar, Acemler ve Turanî kavimler imlamızı düzenlemelidirler. O zaman kalkınma ve ilerleme yoluna girebileceğiz. Bugünkü (romanın yazıldığı zamanki) yetersiz harfler, bir esasa bağlı bulunmayan imla ile fikirlerimizi tamamen belirtmek ve yaymak mümkün olmuyor.

 

*Budapeşte’nin Bilim ve Teknoloji Merkezi Olması:

Romanın tezlerinden biri de teknoloji, sanayi ve imar konularında geri kalan Türkleri bu alanlarda da yükseltmektir. “Bir zaman adları Avrupa’yı titreten atalarımızın, Tukyuların, Hunların, Türklerin, Moğolların beşiği, mezarı, geçidi, meydanı olan, şimdi ıssız duran bu yerlerde bir gün gelecek fabrika bacaları yükselecek, lokomotifler çığlık koparacak… Bir vakitler ok ve kargı taşıyan ecdadımızın torunlarının elleri bundan sonra manivela, demir çarklar döndürecek. İşte o zaman belki bir ikinci herc ü merc olacak.”(s.25)

Kont, Budapeşte’yi de Türk başkenti olarak göstermek ister. Gönül Hanım buna itiraz eder. Çünkü Macarlar, 10 asırdır Doğudan ayrılmıştır. Bugün Macarlarda Doğu kültür ve medeniyetinden zerre kalmamıştır. Hristiyanlık, Latin medeniyeti, Alman kültürü, İslam dalgaları arasında kalmışlardır. Tarih, gelenek, dil ve atalarını unutmuşlardır. Macarca’nın %70’inden fazlası Latin, Cermen, İslav kelimelerinden oluşmaktadır. Ancak %15’i Altaîdir. Onlar da bozulmuştur.

Macaristan’da bir buçuk asır kalan Osmanlılar Latince, Almanca yerine kendi dillerini iade ettiler. Osmanlı Türkleri olmasaydı Macarlar Almanlaşacaktı. Rusların %50’si köken olarak Türk oldukları halde İslavlaşmışlardır.

İstanbul Türklere dinini, dilini, tarihini öğreten bir başkent, Budapeşte de Türklere ziraati, sanayii vs. öğreten bir başkent olmalıdır.

 

*Kan Kardeşliği ile Türk Birliği:

Ali Bahadır, Mehmed Tolun ve Kont Bela Zichy üçü bir çanak kımız içinde parmaklarından kesip çıkardıkları kanlarını karıştırıp içerler, böylece kan kardeşliğini pekiştirirler. Bunu Gönül hariç üçü de yapar. Çünkü Türklerde kadınlar arasında and içme geleneği yoktur.

 

*Türk Medeniyetinde İslam’ın Temel Oluşu:

Bilim Sefer Heyeti, Kahta’dan Moğolların dinî merkezi olan Urga’ya gelirler. Şehir pislik, ilkellik, miskinlik içindedir. Ölü bir toplum ve ölü bir yer görünümündedir. Burada bir ay kalırlar, gezip dolaşırlar. Bundan sonra zorlu, sıkıntılı, maceralı bir at yolculuğu yaparlar.

Dünyayı titreten Atilla, Batu Han, Cengiz, Yavuz neslinin Budizm sayesinde böyle miskin bir halde olmaları canlarını sıkar. Dinamik, cengâver, hareketli bir millet, Budizm sayesinde sünepe bir hale gelmiştir. Moğolların kardeşi olan Türkler, Müslüman olarak ve göç ederek bu miskinlik tehlikesinden kurtulmuşlardır. Asya’nın bu ıssız yerlerinde kalan Moğol ve Tatarlar Budizmle buralarda mahvolmuşlardır.

Budistlerin ve Lamaların mabetlerini, okullarını gezerler. Pislik, ilkellik, miskinlik diz boyudur, iğrenirler. Halk fakir, perişan, pis, din adamları, ruhanîler ve mabetler süslü ve muhteşem görünür. Ahalinin serveti, Lamaların eline geçmiştir. Lamalar, hem rahip, hem kâhin, hem hekim, hem baytar, hem sarraf olduklarından halkın dünya ve ahiretine hükmederler.

Budistleri, Lama dininden olanları ve Şamanları görüp incelerler. Şamanizm, Moğolların eski dinlerindendir. Lamalar ölüme ve maneviyata hâkim, Şamanlar ise hayata ve maddiyata nezaret ederler.

Her din değiştiği halde İslamiyet esaslarına bağlı kalmıştır. Bazı mezhepler, tarikatlar çıkmışsa da bunlar ehemmiyetli değildir. İslam bünyesinde de bazı sapmalar olmuştur. Müslümanların da sorunları vardır. İslam dünyasının âlimleri bir araya gelerek Müslümanların sorunlarına çözüm bulmalıdırlar.

 

*Ekonomik Bağımsızlık:

Türk milletinin madden, ilmen, teknik bakımından ilerlemesine önem verilmelidir. Politika ve idare sahasında yabancılara tanınmış olan ekonomik ve idarî imtiyazların kaldırılması lazımdır.

 

Sonuç: Bu roman esas itibariyle 1920’li yıllarda Türk yöneticilerinin, edebiyatçılarının ve aydınlarının Türk tarihine, kültürüne ve diline gösterdikleri alakayı göstermesi bakımından önemlidir. Zira roman, Osmanlı Devleti’nin yıkılıp dağılma ve Mondros Mütarekesiyle birlikte işgal sürecine girme dönemlerinde yazılmış, dünya Türklerinin birliğinin kültürel temellerini atma amacını taşımaktadır. Bu aslında bir bakıma bozgunda fetih rüyası görmek gibi bir şeydir.

Romanın içerdiği bazı tezler bugün bile güncelliğini hâlâ koruyan tekliflerle doludur. O yüzden güncelliğini koruyan bu romanın Türk aydınlarının gündemine yeniden gelmesi çok faydalı olacaktır.

 

 

 

 

 

 


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 21:47