Ömer Seyfettin ve Milli Edebiyat

ÖMER SEYFETTİN’DE DİL VE EDEBİYAT MİLLİYETÇİLİĞİ[1]

Prof. Dr. Nurullah ÇETİN

II. Meşrutiyet sonrası süreçte doğup gelişen Millî edebiyat akımının önde gelen dil kuramcılarından ve edebiyatçılarından biri olan Ömer Seyfettin, esaslı bir Türk milliyetçisidir. O, Osmanlı Devleti’nin son yıllarına doğru, bütün milletlerin milliyetçilikte çok ileri aşamalara geldiği hâlde Türk milletinin uyanamaması, millî kimliğini fark edememesi karşısında bilinçli bir tavır sergilemiştir. Başka milletlerin düşmanlığı altında kötü durumlara düşürülmek istenen Türk milletini uyarmak, ona Türk millî ruhunu kazandırmak, Türklük değerleri etrafında bilinçli bir Türk milleti inşa etmek, onun başlıca hedefleri arasındaydı. Türk milletinin milliyetçi bir yapıya kavuşabilmesi için milliyetin temeli olan dil üzerinde yoğunlaşmıştır. Çalışma ve ürünlerinin önemli bir bölümünü, dil ve edebiyat milliyetçiliği anlayışına dayalı Türkçe ve Türk edebiyatı davası oluşturmuştur. O, hayatı boyunca Türkçemizin millî olmayan unsurlardan temizlenmesi ve Türk milletinin konuştuğu gibi yazabildiği bir dil hâline gelebilmesi için uğraştı. Ona göre Türkçenin temelleri sağlam atılabilirse, bu sağlam zemin üzerinde Türk millî edebiyatı ve Türk kültürü daha kolay ve daha güçlü bir şekilde yükselebilecektir.

Bu bağlamda Ömer Seyfettin, özgün görüşler ortaya koymuştur. Biz bu yazımızda onun dil ve edebiyat milliyetçiliğine dayalı nasıl bir Türkçe ve Türk edebiyatı istediğini anlamaya çalışacağız.

Öncelikle bazı terimlere ve kavramlara yüklediği anlamlara bakalım.

*Millet: Kültür, Millî Kültür: Ona göre bir milletin kendi sınırları içinde ürettiği uyumlu yapılar toplamına kültür denir. Bu doğrultuda mesela Türklere mahsus olmak üzere millî bir Türk harsı (kültürü) vardır. Kültürde belirleyici olan kaynak dildir. Dil, bir milletin dünyayı, varlıkları, olayları nasıl algıladığını gösterir.

Dil, toplumsal bir gözlük mahiyetindedir. Kültür, bir milletin zihin ve hassasiyet yetileri yani vicdanı hükmündedir. Millet zümresinin ayırıcı özelliği, kendine ait bir kültürünün olmasıdır. Hars yani kültür, kurumların dile dayalı bir düzen içinde birleşmesinden doğar. Kültür millîdir, bir millete özgüdür.

Ömer Seyfettin, değişik yazılarında Türk millî kültürünün ayırıcı özelliklerini, ne ve nasıl olması gerektiğini net bir çerçeve içinde ortaya koymuştur.

Mesela esatir (mitoloji) konusunu millî kültür konusu olarak değerlendirir. Mitoloji sadece Yunanlılara has değildir. Her milletin bir dini vardır ve bu eski, ilkel dinini terk edince o dinin ayinlerinin hatırası masal şeklinde nesilden nesle devredilir gider.

Artık terk olunan bu din kutsallıktan çıkmış, milletin ortak hayali, hafızası ve kültür üretme gücü ona yeni bir şekil vermiştir. Böylece sanat, edebiyat yani bedii esatir (estetik mitoloji) ortaya çıkmıştır. Batı bugün de Yunanlıların eski dinlerinin hatıraları olan mitolojilerine önem vermişler ve edebiyatlarında, sanatlarında yeniden yeniye işleyip durmaktadırlar. Bizim de yani Türk millî kültürüne özgü olmak üzere Kutludağ, Ergenekon, Göç gibi mitolojilerimiz vardır.

Biz de edebiyatımızda bunları işleyerek Türk millî kültürünün oluşum ve gelişimine katkı sağlarız. Yunan mitolojisinden ilham almaya ihtiyacımız yoktur ve bu gereksizdir. Başkalarının mitolojisine ihtiyaç duyan, kendi mitolojisi, mazisi, tarihi, kültürü olmayan milletlerdir. Mesela 73 kavmin bileşimi olan Fransız milletinin mitolojisi, eski tarihi olmadığı için Yunan mitolojisine dayanmıştır. (ÖS, BE 15, s.79-83)

Ömer Seyfettin, millî kültürümüzle Avrupa medeniyetine girmemiz gerektiği düşüncesindedir. (ÖS, BE 13, s.131)

 

Türklerin Milletleşme Süreci: Ömer Seyfettin, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde Türklerden başka her milletin milletleşme yolunda büyük mesafeler aldıkları hâlde Türklerin hâlâ kendilerini millet olarak görmemeleri, ümmet devrinde kalmaları, “Türk milleti” adı altında modern anlamda millî bir yapıya kavuşmamaları konusunda çok dertlidir.

O, değişen şartların ve zamanın akışının bir gereği olarak ümmet devrinden millet devrine geçmekte geç kaldığımızı düşünür. Bir yazısında bir münasebetle biz Türklerin kozmopolit Osmanlılık yapısından kurtulup bilinçli bir Türk millet yapısına geçmemiz gereğine işaret eder ve şöyle der:

“Bu Birinci Dünya Savaşından sonra mutlaka millet hâline geçeceğiz. Rumlar gibi, Ermeniler gibi, Yahu­diler gibi, kısacası dünyadaki her millet gibi biz de bir "millet" olacağız. Dilimiz medresede, mektepte öğretilen değil, anamızdan öğrendiğimiz, konuştuğu­muz lisan olacak.

Siyasî, toplumsal herhangi bir mevki, bir memuriyet için edebiyatı alet yapmayan sanat­kâr, âmmesinin "birtakım efendiler zümresi" değil, halk olduğunu anlayacak. Halkın estetik, edebî talebini uzun uzadıya araştıracak. İskolastik lisanı (Osmanlı yazı Türkçesini) bırakıp tamlamasız doğal dili kabul edecek. Batı edebiyatının tekniği­ni, çağdaş türlerini bilecek. Milleti bir bütün görecek, halk-seçkinler diye iki soyut kısma ayırmayacak.” (ÖS, BE 14, s.116)

Ona göre bir milletin varlığı ancak dil ve edebiyatla, âdetleri ve gelenekleriyle belli olur. (ÖS, BE 13, s.55)

 

Ümmet: Medeniyet: Aynı dine bağlı milletlerin toplamı olan ümmet dairesi içinde ürettikleri yapılar toplamına medeniyet denir. Medeniyet dine dayanır. Toplumsal kurumlar, hep din kaynaklıdır. Bilim, yazılı, sözlü, sesli, şekilli, görüntülü, hareketli, renkli, çizgili sanat dalları, hukuk, ahlak gibi ahlakî, hukukî, iktisadî, güzel duyusal kurumlar hep dinden kaynaklanmıştır.

Bu bağlamda bütün Müslüman milletlerin ortak bir İslam medeniyetleri vardır. Medeniyette belirleyici olan kaynak dindir. Din de dil gibi toplumsal bir gözlüktür ve hayatı kendine ait bir görüşle görür. Bu görüş biçimi medeniyeti üretir. Ümmet zümresinin ayırıcı özelliği kendine ait bir dini olmasıdır. Kurumların dine dayalı bir düzen içinde birleşmesinden medeniyet doğar. Medeniyet milletlerarasıdır.

 

Tüm İnsanlık: Temeddün (uygarlaşma): Ömer Seyfettin, ümmetler arasında yaygın olan kurumlar toplamına da temeddün (uygarlaşma) adını veriyor. Bu da bilimsel yöntemlerden, fen, teknoloji ve aletlerden ibarettir. Dolayısıyla bunlar, genel anlamda insanların daha çok gündelik hayatlarını kolaylaştırmaya yarayan araçlardır ve evrenseldir. Yani bütün dünya insanlarının kullandığı ortak araçlardır.

Temeddünde belirleyici olan kaynak bilimdir. Bilim de dil ve din gibi yine toplumsal bir gözlüktür. Bilim de dünyayı kendine ait bir bakışla görür. Bu görüşünün ürettiği yapılara da temeddün denir. Bu, bir millete ya da bir topluluğa ait değil, bütün insanlığa aittir. Beynelümemiyyet (ümmetlerarasılık) zümresinin ayırıcı özelliği ise ilimdir. Kurumların bilime dayalı bir düzen içinde birleşmesinden de temeddün doğar. Temeddün, ümmetlerarasıdır.

Demek ki Ömer Seyfettin, insanlık âlemini millet, ümmet ve tüm insanlık olarak üçe ayırıyor. Millet kültür üretir, ümmet medeniyet, tüm insanlık da uygarlaşma üretir. Bu tasniflerden yola çıkarak Ömer Seyfettin, Avrupa’dan sadece temeddün alabileceğimizi, çünkü temeddünün evrensel uygarlık olduğunu söylerken; Avrupa’dan kesinlikle medeniyet alamayacağımızı belirtir. Çünkü Avrupa medeniyeti bir Hıristiyan medeniyetidir. Avrupa milletlerinin medeniyeti Hıristiyan medeniyetidir. Müslüman milletlerin medeniyeti ise İslam medeniyetidir.

Dolayısıyla bizim medeniyetimiz de İslam medeniyetidir. Harsa yani kültüre gelince onu ne Avrupa’dan, ne başka bir yerden alacağız. Başka milletlerin olduğu gibi bizim harsımız da millîdir, bize özgüdür ve Türk ruhunun ürünüdür. Fakat millî kültürümüz bugüne kadar aranıp bulunmamıştır. (ÖS, BE 15, s.73-78)

 

Halk: Ömer Seyfettin halk terimini, fertleri tamamiyle birbiriyle eşit olan, yalnız meslek toplulukları hâlinde aralarında bir fark bulunan demokrat millet olarak anlar. Yani sınıflaşmada ölçü meslek farklılığıdır. (ÖS, BE 131 s.131)

 

Geleneğe, Eskiye, Maziye Yaklaşımı: Ömer Seyfettin, eski geleneksel değerleri, kültürü özellikle Tanzimat öncesi kültür mirasını ihya etme değil, hatıra hâlinde yaşatma taraftarıdır. İade etmek, fiil hâlinde yaşatmak taraftarı değildir. Tanzimat öncesi yaşama biçimi, kültür ve düşünce sistemi eskide kalmıştır, onları olduğu gibi günümüzde yaşatamayız. Onlar müzelerde ve kütüphanelerde kalmalıdır.

Ölmüş olan mazi olduğu gibi bugüne taşınamaz, o hayat bugün yeniden yaşatılamaz. Tanzimat’tan önceki hayata dönmeye çalışanların bizi aldatmaya çalıştıklarını söyler. Onlar, Avrupa âdetlerini ve ahlakını taklit etmeye karşıdırlar ama milliyetimize dönelim diyerek eskiyi olduğu gibi almaya ve yaşatmaya çalışırlar. Bunların asıl maksadının bizi millet hâline geçirmemek olduğunu belirtir.

Ömer Seyfettin’e göre bunlar, bizim millî kültürümüzle Avrupa medeniyetine girmemize engel olurlar. Bunlara “kablettanzimatçılar” yani Tanzimat öncesine dönenler der. Bunlar ümmet devrinin dilini tekrar kurmaya çalışırlar. Bütün amaçları maziyi iade etmektir. Bu durum, halis bir geriye dönüştür. Her millet geçmişini, eski kültürünü sever ama onu iade etmeye çalışmaz.

Fakat ihya etmeye çalışır. Eskiyi iade etmekle ihya etmek farklı şeylerdir. Milliyetçiler tarihi iade etmeye değil ihya etmeye çalışırlar. Eskiye ait bütün kültür varlıklarını ortaya çıkarırlar, tespit ederler, bunları kutsal birer miras olarak müzelerde, kütüphanelerde korurlar.

Kablettanzimatçılar ise maziyi, eski hayat tarzını ve kültürü ihya etmek yerine iade etmeye, aynen yaşatmaya çalışırlar. Edebiyattan doğal dili kovarlar, eski Arapça, Acemce tamlamalarla dolu anlaşılmaz dili kullanırlar.

Roman, hikâye gibi yeni edebî türlere de karşıdırlar. Bunları bozup yave hâline, tiyatroyu söndürüp orta oyunu, karagöz hâline koymaya çalışırlar. Gazelde, kasidede, rübaide ısrar ederler. Gayeleri ölü maziyi olduğu gibi hayata iade etmektir. Bunların yaptığı irticadır. Milletimizi ve milliyetimizi mahvederler.

Milliyetçiler ise bu maziyi yalnızca ihya etmek amacını güderler. Bunların yaptığı hamiyettir. Milletimizi ve milliyetimizi yükseltirler. Mesela mehter takımının giysileri ve musikileri müzede durur ve biz onu zevkle dinleriz. Onun eskiye, maziye ait olduğunu biliriz, hatıramızda yaşatırız. Yoksa mehteri bugün devam ettiremeyiz.

Yani piyanoları, kemanları, fülütleri, obuaları farfaraları bir tarafa atıp eskide olduğu gibi mehterin müzik aletleriyle müzik yapamayız. Mehter müziğini aynen günümüzde de yegâne müzik anlayışımız olarak devam edip gitsin diyemeyiz. O zaman gelişimin, tekâmülün, ilerlemenin engellenmesi demektir. Bu da geriye gitmektir. (ÖS, BE 13,131-134)

 

Milliyet, Vatan ve Dil İlişkisi: Ömer Seyfettin, milliyetin temel unsurunun dil olduğunu belirtir. Ona göre milliyet demek, dil ve millî eğitim demektir. Ortak edebî bir dili olmayan bir millet, birbirleriyle bağı olmayan sürüler gibidir. Dil, en güçlü bağdır. Dil, manevî vatandır. Bu bozulursa ne millet kalır ne devlet. (ÖS, BE 13, s. 61,62)

Ona göre Milliyetimiz Türklük, vatanımız Türkiye, dilimiz de Türkçedir. Türkçe bizim manevi ve mukaddes vatanımızdır. Bu manevî vatanın bağımsızlığı, kuvveti, resmî ve millî vatanımızın bağımsızlığından daha önemlidir.

Çünkü vatanını kaybeden bir millet eğer diline ve edebiyatına hâkim kalırsa mahvolmaz, yaşar ve yine bir gün gelir siyasi bağımsızlığını kazanır, düşmanlarından intikam alır. Fakat bir millet, dilini bozar, kaybederse hatta siyasi hâkimiyeti kalsa bile tarihten silinir. Esirleri onu yutar. Yazık ki bizim dilimiz, bu konuştuğumuz güzel Türkçe de hemen hemen kaybolmaya yüz tutmuştu. Eğer uyanmamız biraz gecikseymiş tamamiyle kaybolacakmış. (ÖS, BE 13, s. 63)

Milliyetler, dil ve millî kültür ile ayrılır. Türk milletinin dili de Türkçedir. Bütün Turan’da bu dil konuşulur. Millî kültür henüz kurulmak, oluşmak üzeredir. Tabii bu da millî uyanıklıktan çıkacaktır. Şimdi uyanan gençler, konuşulan tabii ve hakiki Türkçeyi bu canlı dili yazmaya başladılar. Milliyet sevgisinden vatan sevgisi, vatan sevgisinden de dil sevgisi doğar. (ÖS, BE 13, s.76)

Bir dille konuşan iller bir millet demektir. Türk yurdunun ve Turan’ın ahalisi gibi. Bir milletin esas itibariyle yalnız bir dili olur. Ümmetin dilleri ayrı, fakat dinleri birdir. İslam ümmetini meydana getirten millet Türk ve Arap. Bu iki milletten birinin dili Türkçe, birinin Arapçadır.  (ÖS, BE 13, s. 83)

Ömer Seyfettin, milliyetle dil arasında o kadar kuvvetli bir bağ bulur ki Türk milletini inkâr eden bazı kişilerin Türkçenin değişik şekil, görünüm ve lehçelerini ayırıp Osmanlıca, Çağatayca, Azerbaycanca, Karabağca, Özbekçe, Kırgızca, Kuzeyce, Güneyce, Kırımca, Tatarca gibi ayrı birer dilmiş gibi takdim etmelerine çok kızar. Bunlar ayrı birer dil değil, hepsi Türkçedir. Rus âlimleri kolayca yutmak için Tatarları dil bakımından Türklükten ayırmaya son derece çalışırlar. (ÖS, BE 13, s.91-92)

 

Edebiyatta Milliyetçilik: Divan Edebiyatına ve Batı Etkisindeki Türk Edebiyatı Anlayışlarına Tepki

Ömer Seyfettin, Türk millî edebiyatını eski Divan edebiyatı ile Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatından ayırır. Bu önceki edebiyatları bizim asıl kendi ruhumuzdan fışkıran edebiyatlar olarak görmez. Bunlar Doğu ve Batı edebiyatlarının etkisinde kalan edebiyatlardır.

Divan edebiyatı şekil, dil ve anlam bakımından Acemlerin, İranlıların, Tanzimat ve Servet-i Fünun edebiyatları ise yalnız anlam bakımından Batının pek az değiştirilmiş bir örneğidir. Temellerinin atılmasında katkı sahibi olduğu Türk millî edebiyatını bu iki yabancı etkisindeki edebiyat anlayışına bir tepki olarak ortaya koyar.

Ona göre Millî edebiyat şekil, dil, anlam bakımından bizim özelliklerimize sahip bulunan edebiyattır. Millî veznimiz hecedir, millî dilimiz İstanbul’da her gün konuşulan Türkçedir. (ÖS, BE 15, s.84-88)

Yazar, Türk edebiyat tarihini millîlik bakımından kısaca şöyle değerlendirir:

“Eskiden şairlerimiz yalnız şaraptan, sevgiliden, meyhaneci çırağı bahsederlermiş. Sonra kelebekler, ha­valar, bulutlar, ahlar, ohlar başladı. En nihayet ku­ğular, göller, kamerler, mehtaplı geceler, bitmez tükenmez mesafeler, füsunlar moda oldu... Edebiyatta Arap, Acem, Frenk ruhu kaynaşıyor, Türklük kör ve sağır bir şuursuzluk içinde kaybolup gidiyordu.

Son zamanlarda "millî edebiyat" için bir hare­ket, bir arzu görüldü. Lisanımızda ilim ve fen huzu­runda yabancı olan aruz vezinleri ihmal olunmaya ve bütün medenî milletlerin kabul ettiği hece vezniyle manzumeler söylenip yazılmaya başlandı. (…) Aynı hâl bugün de tekerrür ediyor. Millî edebiyat yavaş yavaş kuruluyor, millî vezinler doğuyor. Fakat eskiler yine o milliyetsiz ve anlaşılmaz, uydur­ma lisanlarını bırakmıyor ve onu yaşatmak istiyorlar.

Millî şiirler millet için yazılır. Bir kısım, bir züm­re için yazılan şiirler millî sayılamaz. İşte eskiler bu noktayı düşünerek kendileri gibi Arapça ve Acemceye son derece vakıf, hususî ve edebî bir lisa­na sahip edebiyatçılar için yazmadıkları zaman Türk mille­tinin konuştuğu lisanı, Türkçe sarfını, Türk selikasını okşayan ahenk ve tertibi kullanmalıdırlar.

Millî matemler, millî sevinçler millî ve konuşulan lisanla terennüm olunmalıdır. Ve bu pek mantıkîdir. Aksini, biraz düşünen iddia edemez.” (ÖS, BE 14, s.36-37)

 

Divan Edebiyatını Millî Edebiyat Olarak Görmez: Ömer Seyfettin, Osmanlı İmparatorluğunu kuran Türklerin en muhteşem eserleri arasında Divan edebiyatını sayar. Bu edebiyat, başka milletlerin tarihinde olmayan yüksek bir sanat eseridir. Divan edebiyatı model olarak Acem edebiyatını almıştır.

Fakat Bakî ve Nefî gibi dahiler, aslında taklit olan Divan edebiyatını aslı olan Acem edebiyatının üstüne çıkarmışlardır. Osmanlı İmparatorluğunun parlak döneminde bu edebiyat da parlaktı. Ancak imparatorluğun çöküşüyle birlikte bu edebiyat da çökmüştür. Bu edebiyata “medrese edebiyatı” da der.

Ömer Seyfettin, Divan edebiyatını gerçek anlamda Türk’ün millî edebiyatı olarak görmez. Çünkü ona göre Divan edebiyatı sunî, yapma bir edebiyattır, doğal bir edebiyat değildir. O, Divan edebiyatı devresini “Şark’a Doğru: İran’a” yönelik bir edebiyat olarak algılar. Divan edebiyatı döneminde Türk şairleri Türkçe yazdıkları divanların yanına şöhret ve iktidarlarını kuvvetlendirmek için bir de Farsça, Arapça divan düzenlerlermiş. Türk şairleri ya Farsça ya da Arapça yazmışlar. (ÖS, BE 13, s.20-21)

Ayrıca Ömer Seyfettin’e göre medenî İslamiyetimiz, kadınlarla erkekleri birbirinden ayırdığından hakiki ve hastalıklı aşklara meydan kalmamış. Hakiki aşklar olmayınca şairler hayalleriyle sevişmeye başlamışlar. Şiirlerinde hakikatin o basit sadeliğine karşılık, hayalin tantanalı, alacalı, boş yapmacıklığı meydana gelmiş. Samimi hareket edenler, hakikati yazmak isteyenler de ahlaksızlıkları Bizans duygularından yapılma heykeller dikmişlerdir. Mesela Nedim’in Hamamname’si, Fazıl’ın Hûbânnname’si, Vehbi’nin Şevkengiz’i, Rahmi’nin Name-i Dil’i gibi. (ÖS, BE 13, s.22)

“Bir insan kendi edebiyatının tarihini bilmezse mümkün değil millî bir satır yazı yazamaz. Mesela Divan edebiyatının -buna eski edebiyat da der­ler- son derece yapma olduğunu, hiçbir vakit hayatın aynası olmadığını bize ancak edebiyat tarihi göste­rir. Kasideleri, naatları, gazelleri, terkipleri, terci’leri, kıt'aları okumalıyız; fakat merak için! İlim için! Tıpkı bir müzenin içindeki eski eşyaya bakar gibi...

Bugünkü hayatta ne miğferlerin, ne kalkanların, ne okların, ne yayların vazifesi vardır. Onların vazifesi camekânlarda, asıl sahiplerinin torunlarına görün­mekten başka bir şey değildir. Divan edebiyatı da bugün manevi bir müzedir. Edebiyat tarihinin mev­zuudur. Fakat bugün ne lisanı, ne sanat hakkındaki telakki tarzı, ne tekniği işimize yarar.” (ÖS, BE 14, s.145)

Ona göre devamlı Divan edebiyatını okumak zevkimizi bozar, bizi tabiattan ayırır, sunilik uçurumuna sürükler. Kelimecilik tehlikesine atar. Divan edebiyatını sevip taklide kalkmak, müzedeki kavukları, şalvarları, sarı çedik pabuçları giyip sokağa çıkmak demektir. Böyle yaparsak herkes bize güler. Ömer Seyfettin, Klasik Türk edebiyatını canlılığı olmayan, marazî (hastalıklı) ve mücerret (soyut) bir edebiyat olarak algılar. (ÖS, BE 14, s.81)

Ömer Seyfettin, Divan edebiyatının bir unsuru olan aruz veznini gayr-ı millî olarak niteler, yani Türke ait hissetmez. Bu veznin en büyük kusuru fazla ahenkli olmasıdır. Bu ahenk o kadar fazladır ki manaya nüfuz ettirmez. Dolayısıyla aruzun baskın ahengi anlamı geri planda bıraktırır. (ÖS, BE 14, s.57)

Millî Türk edebiyatı, güzel Türkçemize ve hece veznine dayanmalıdır.  Ona göre aruz vezni bizim dilimize uymamış hatta dilimizi bozmuştur. O yüzden aruz vezni bırakılmalı ve Türklerin millî vezni olan, Türkçenin doğasına uygun olan hece vezni kullanılmalıdır. (ÖS, BE 15, s.84-88)

Ömer Seyfettin, Divan edebiyatını milliyetsiz, kavmiyetsiz, kozmopolit, çanak yalayıcı, dalkavuk Enderun edebiyatı, Enderun argosu olarak nitelendirir. (ÖS, BE 13, s.35)

Divan edebiyatının dili tamlamalı ve yapma bir dildi. Bu dil, Divan edebiyatının çürük zeminidir. Divan şairleri ince istiareler yapıyorlar ama bu sanatı canlı bir dille ortaya koyamıyorlardı. Özel ve konuşulmaz bir dille yazıyorlardı. Bu uydurma dili ancak birkaç kimse anlayabiliyordu. Bugün ise o dili kimse anlamamaktadır. Hatta eski edebiyatın tamlamalı dili yavaş yavaş mizah dili olmaya başladı. Arapça Acemce tamlamalar, halkı güldürmek için kullanılır olmuştur.(ÖS, BE 13, s.126)

Tanzimat’tan önce ümmet hayatını sevdiğimiz için edebiyatımız da tamamiyle dinî mahiyette idi. Belirli yerleşik şekillerinden bir santimetre dışarı çıkmayan bu edebiyatta bütün mazmunları, istiareleri, mecazları, mana sanatlarını, her şeyi dinden, şeriatten, tasavvuftan süzülüyordu. Aşk, elem, ayrılık, ümit, sevinç, gurur, hüzün, ümitsizlik basmakalıp şekiller içinde ayetlerin yahut hadislerin çağrışımları ile ortaya konuyor, hatta sevgililerin yüzleri, kaşları, dinî eşyaya, mihraba filan benzetiliyordu. (ÖS, BE 13, s.136-137)

 

Batı Etkisindeki Türk Edebiyatını Millî Edebiyat Olarak Görmez: Ömer Seyfettin, Divan edebiyatını hakiki manada millî edebiyat saymadığı gibi Tanzimat, Servet-i Fünun ve Fecr-i Atî edebiyatlarını da yani Batı etkisinde gelişen edebiyatları da gerçek anlamda millî edebiyat olarak görmez. Edebiyat-ı Cedide dediği edebiyat da dil ve vezin bakımından eski edebiyatı devam ettirmiştir. Bunların millî olmayışlarını yine büyük oranda dillerine bağlar.

Batı etkisinde gelişen Türk edebiyatını o, “Garba doğru: Fransa’ya” şeklinde ifade eder. Bu dönemdeki gençlerin Fransızca manzumeler ve piyesler yazmakla övündüklerini belirtir. (ÖS, BE 13, s.21)

Nitekim Tanzimat sonrası ortaya çıkan edebiyat da Divan edebiyatı gibi tabiilikten uzaktır. Tanzimat yazarlarının eserlerinde bazı faydalı fikirler olmakla birlikte üslupları, tarzları, teknikleri sunidir, tabii değildir, dilleri eskidir.

 

Tanzimatçılara Yaklaşımı: Ömer Seyfettin, Tanzimatçıların neler yaptıklarını, ne yapmak istediklerini, zihinsel donanımlarının ne olduğunu, batılılaşmaktan ne anlayıp anlamadıklarını derinlikli olarak irdeler. Ona göre Tanzimatçılar, batının dinamik ilerleyişini, yeni eğilimlerini anlayamamışlardır. Tanzimatçılar, Batının ilerleyişi, güçlenmesi karşısında kurtuluş çaresini Batının silahını, ilmini, medeniyetini alelacele almakta bulmuşlardır.

Batı medeniyetini olduğu gibi kabul edelim dediler ve aceleyle işe koyuldular. Hepsi ümmet sisteminin terbiyesiyle yetiştiği için millet kavramından haberleri yoktu. Tanzimatçıların millet ve milliyet farkından haberleri yoktu. Onlara göre sadece din farkı vardı. Yani insanlar millet toplulukları halinde değil, din toplulukları halinde ayrılmışlardı.

Batıya baktıkları zaman ayrı ayrı Alman, İngiliz, Fransız, İspanyol, İtalyan milletleri görmüyorlar sadece toptan büyük bir Hristiyan âlemi görüyorlardı. Onların zihniyetlerinde Batı demek bir bütün halinde Hristiyan topluğu demekti. Kendileri İslam ümmeti, Batı da Hristiyan ümmeti idi. Milliyet kavramına yabancı idiler. Tanzimatı ilan ederken devletin siyaseti adı altında ve mezhep farkı gözetmeksizin bir millet oluşturacaklarına inanıyorlardı.

Ümmet terbiyesi aldıklarından yalnızca medeniyet biliyorlar ama milletlerin kültürlerinin farkında değillerdi. Kültür diye bir şey olduğunu da bilmiyorlardı. Batı medeniyetini biçimsel olarak almaya başladılar. Batı medeniyetine ümmet hâlinde girmek istediler.

Halbuki modern Batı medeniyeti demek milliyet ve kültür denekti. Tanzimatçılar, milliyet ve kültür kavramlarını bilmedikleri için din, dil, âdet, değer farklılıklarına önem vermiyorlar. Batıdan aldıkları kurumların yanında eskileri de duruyordu. Böylece çift kurumlu, çift ruhlu, çift zihniyetli bir toplum olduk. Bu ikilik Meşrutiyetin ilanına kadar devam etti. (ÖS, BE 13, s.135-136)

Siyasi Tanzimatçılar, edebiyatta dil meselesini pek kurcalamıyorlar, eski ile yetiniyorlardı. Edebî Tanzimatçılar ise yani Şinasi ve arkadaşları gazelle, kasideyle edebiyat olmayacağını anladılar ama Batı edebiyatının hakikatini göremediler.

Batı edebiyatında en belirgin özellik, dilin tabii oluşu idi. Batı edebiyatında klasik tarzın dili halk dili idi. Halkın konuşma dildi idi. Kitap dili değildi. Üslup kelime ve ifadelerde değil, manada, cümlelerin ilkelliğinde, ifadenin sahip olduğu hayalde aranıyordu. Şinasi ve arkadaşları ise doğal dille iskolastik dilin farkını göremediler.

İskolastik edebiyatın yani Divan edebiyatının kitap dili unsurlarıyla Avrupaî yazılar yazdılar. Ümmet zihniyetinden kurtulamadılar. Avrupa medeniyetini alma konusunda siyasetçilerle beraberdiler ama Batı edebiyatının doğal dil anlayışını göremiyorlardı. Fikirleri Batı edebiyatındandı, dilleri ise Doğunun eski dinî dili idi. Onların öğrencileri olan Servet-i Fünuncular, daha sonraki Fecr-i Aticiler de da bu iskolastik dili bırakmadılar. Arapça, Farsça tamlamalarla karışmış alacalı, yapma bir dille yazdılar.

Tanzimatçılar kültürsüz bir medeniyet yapmaya kalkıyorlar edebiyatçılar da doğal dilsiz bir çağdaş edebiyat yapmaya çabalıyorlar, millet kavramı ile ümmet kavramını birbirinden ayıramıyorlardı.

Ziya Paşa sonradan durumun farkına vardı. Ziya Paşa, Avrupa’da doğal dilin yazıldığını gördü. Avrupa’da herkes kendisini zorlamadan lakırdı söyler gibi kolaylıkla yazıveriyordu. Konuşulmayan Latince, mabetlerde, üniversitelerde kalmıştı. Halk dili, en yüksek şiirlerin aleti, en derin duygulanımların tercümanı oluyordu. Mademki Batı medeniyetini alacaktık, batının bu millî tarzını da almaya mecburduk.

Diğer taraftan Servet-i Fünuncular, mesela Fikret’le Cenap güzel ama milliyetimize, duygumuza, zevkimize aykırı Fransızca şiirler yazmışlar. Halit Ziya, Fransız romanlarını, özellikle de Rene Maizeroy’u okuyarak saysa sayfa aktarmaya başlamış, kısacası hiçbiri esaslı ve önemli bir yenilik gösterememişler, yalnız çalmışlar. Eserlerinin isimlerini bile Fransızcadan aynen almışlar. Mesela Fikret Rübab-ı Şikeste ismini, Emile Bergarac’ın Lyre Brisee adlı kitabından almıştır. Sertvet-i Fünuncular, 35 sene evvel başlayan sadeliği öldürmüşler, konuşma diliyle yazı dilini birleştirmek değil, tam tersine kilometrelerle birbirinden ayırmışlardır.

Bazı mısralarında hiç Türkçeye yer vermemişler. Divan edebiyatının sadece nazım şekillerini bırakmışlar, onların yerine sahte sonelerden meydana gelen tatsız ve eskilerden daha manasız bir salon edebiyatı yapmışlar. Fecr-i Aticiler de büyük oranda Servet-i Fünuncuları taklit ettiler. Fakat bunlar gençtir. Eski ve suni lisanı terk edip millî edebiyat yapacaklardır. Ümidimiz onlardadır der. (ÖS, BE 13, s.22-23)

Servet-i Fünuncular, batı tekniğini almakla birlikte batı edebiyatının temel bir unsuru olan doğal dili almamışlardır. Tam tersine çok eski, yapma bir Osmanlı Türkçesi kullanmışlardır. Ayrıca İskolastik edebiyattan (Divan edebiyatından) ilk ayrılan "Edebiyat-ı Cedide"ciler doğal dili göremedikleri gibi millî vezinlerin de farkına varmamışlar, dinî edebiyatın yabancı bir aleti olan Acem aruzunu devam ettirmiş­lerdir. (ÖS, BE 14,s.168)

Vaktiyle Ziya Paşa "Şi­ir ve İnşa" makalesinde iskolastik lisanın (Divan edebiyatı dilinin), iskolastik şiirin aleyhinde bulunuyor, millî dilin, millî şiirin ihmaline karşı "Vah bize! Yazık bize!" diye teessüf­ler ediyordu. Cevdet Paşa Acem aruzunun Türkçeye hiç uymadığını en ilmî bir kesinlikle söyledi. Fakat Edebiyat-ı Cedide şairleri bu hakikatleri duyacak va­ziyette değildiler.

O vakit halkın, yani milletin kıymeti, ehemmiyeti yoktu. Tevfik Fikret konuşulan Türkçeyle yazmayı "aşağıya inmek" sanıyor, Arap­ça, Acemce tamlama, lügat falan paralamayı "yüksek­lik" olarak algılıyordu. Kendisine açık Türkçe yazma­sını rica edenlere karşı masum bir gafletle: "Ben ahalinin seviyesine ineceğime, onlar be­nim seviyeme yükselsinler!" diyordu.

Fakat münakaşalar azıştı. On sene içinde "tabii lisan, millî vezin, asrî (çağdaş) edebiyat" umdeleri edebiyata hâkim oldu. Bu on senelik münakaşaların ilmî birer kıymeti varsa da şüphesiz edebî bir şerefleri yoktur. Bu şeref münhasıran millî sanat eserlerine de, bu eserleri meydana koyan sanatkârlara da aittir.

Artık hemen bütün gençlik millî vezinlerle, tabii lisanla ya­zıyor. Eski üstatlardan da millî harekete yabancı kal­mayanlar var. Mesela "Fecr-i evvel"in mübdii (başlatıcısı) âdeta bu hareketin başındadır. O yalnız lisanını değil, be­yanını da halka uyduruyor.” (ÖS, BE 14, s.129-131)

Ömer Seyfettin, Servet-i Fünuncuların Batı edebiyat tekniğini tam olarak almış olmalarını son derece olumlu bulur. Çünkü ona göre biz, Batı medeniyeti içine girmeye mecburuz ve Batının da tekniğini almak zorundayız. Ona göre kim ne derse desin, artık teknikte model bize yalnız Batıdır. Maneviyatımız millî, maddiyatımız milletlerarasıdır. Konularımız, duygularımız millî olabilir.

Fakat edebiyat türleri millî olamaz. İçinde yaşadığımız medeniyetin edebiyatlarındaki türler birdir. Hikaye, roman, tiyatro, şiir vs.… Kuralları, Batı edebiyatının kurallarıdır. Dil, halkın manasını sezgileriyle bildiği konuşulan dildir. Batıdaki sanatın disiplinine biz de tabiyiz. Gerçekte Avrupalılarla bizim “görüş”ümüz farklıdır. Fakat gözlüklerimiz, dürbünlerimiz birdir. (ÖS, BE 14, s.148)

 

Millî Edebiyat: Ömer Seyfettin, kendi dönemine kadar millî bir Türk edebiyatının olmadığını belirtir. Millî edebiyat kapsamı içinde değerlendirilebilecek olanların da savaş ve tasavvuf tasvirlerinden ve ilkel şarkılardan ibaret olduğunu söyler. Bizde daha önce millî bir edebiyatın olmayışını da şu sebeplere bağlar: Edebiyatın temel konularından birisi sevişmektir, aşktır.

Eski Türk toplumunda ise kadın-erkek ayrı olduğundan, kadınlarla erkeklerin bir arada olması yasak olduğundan aşk ve sevişmek, toplumsal ve kültürel sebeplerden dolayı olamamıştır. (ÖS, BE 13, s.21)

Ömer Seyfettin, Millî edebiyatı, İskolastik Divan edebiyatı dediği eski Osmanlı edebiyatına ve Edebiyat-ı Cedide dediği Tanzimat sonrası ortaya çıkan Batıcı edebiyata tepki olarak ortaya koyar.

Ona göre yavaş yavaş millî edebiyat uyanmaya başlamıştır. Yani konuştuğumuz saf, sade ve güzel Türkçe ile şi­irler, edebî parçalar okumak saadetine nail olduk. "Her millet kendi lisanında yaşar." Lisan vatan ka­dar mukaddestir. Fiilî vatanımız olan Türkiye'de, millî vatanımız olan bütün Turan'da nasıl yabancı düşmanlar bulunmasını istemezsek lisanımızda da Türkleşmemiş ecnebî kelimeleri, ecnebî kaideleri (yabancı kuralları) is­temeyiz.

Millî gurura, millî izzet-i nefse sahip olmayan es­kiler, güzel Türkçemize giren yabancı kelimelerin Türkleşmemesine, yabancı kuralların yabancı kelime­lerle sanki kendi öz yurtlarında imiş gibi hâkimiyet­lerine kızmıyorlardı.

Uyanan Türk gençliği bu hâki­miyete kızdı. Çünkü dillerini milletleri kadar seviyorlardı. "Yeni lisan" adı altında hakiki Türkçeyi, konuştuğumuz güzel ve ahenkli lisanı meydana çı­karmak, millî olmayan Enderun (Divan) edebiyatının hatırası olan eski tamlamalı ve kapalı edebiyat lisanını bırak­mak istiyorlardı. (ÖS, BE 14,s.42-43)

 



[1] Çalışmamızda yararlandığımız kaynakları metin içinde isimlerine göre kısaltma hâlinde verdik. Kısaltmaların açılımları şöyledir:

ÖS, BE 13: Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri 13, hzl. Muzaffer Uyguner, Bilgi Yayınevi, Ankara 1989

ÖS, BE 14: Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri 14, hzl. Muzaffer Uyguner, Bilgi Yayınevi, Ankara 1998

ÖS, BE 15: Ömer Seyfettin, Bütün Eserleri 15, hzl. Muzaffer Uyguner, Bilgi yayınevi, Ankara 1992

 

 


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 21:51