Ömer Seyfettin Hikayeciliği

Seçilen Metin:

Ömer Seyfettin (1884-1920:

 

 

 

HÜRRİYET BAYRAKLARI

 

...O akşam Demirhisar[1]'dan Cumayıbâlâ[2]'ya geç ve yorgun gel­miştim. Gündüz hava pek sıcaktı. Baş ağrısı bana eski ve pis otelin aç tahtakurularını bile duyurmadı. Fakat sabahleyin zurna ve davul seslerine karışan naralar, türküler beni uyandırdı. Gözlerimi açtım. Tozlu ve soluk kırmızı perdelerden yakıcı bir güneş taşıyor, bütün odayı dolduruyordu. Gerinirken yalancı inkılabımızın[3], bu kansız ve hakikatte ancak manasız alkış tufanlarından ibaret olan zavallı düzme Türk inkılabının ikinci senesi olduğunu hatırladım. Evet, bugün millî bir bayramdı!.. “Lâkin, acaba hangi milletin bayramı?” diye düşünerek kalktım. Pencereye yaklaştım. Dışarıda karmakarışık bir kalabalık dalgalanarak, kaynaşarak akıp gidiyor­du. Karşıki çürük tahta peykeli Ulah[4] ve Bulgar dükkânları açıktı. Sahipleri bu diyara yeni gelmiş hâkim yabancılar gibi önlerinden geçen sırma cepken[5]li Türk delikanlılarına gülümseyerek bakıyor­lardı. Bu “On Temmuz” alayı[6], bu nümayiş[7] hakikaten seyre layıktı. Yüzümü yıkamayı sonraya bırakarak sandalyeyi çektim. Camı açtım ve oturdum. Biraz ileride Yahudinin Kızlı Kahve'sindeki gramofon[8] bu hareket ve nümayişlerden haberi varmış da o da gürültülere karışmak istiyormuş gibi bütün kuvvetiyle, eskiden ziyade bir gürültü çıkararak haykırıyor, uzaktan, el şakırtılarıyla ve “Yaşasın!” feryatlarıyla uğuldayan bir mızıka[9] sesi yaklaşıyordu. Cumayıbâlâ piyade alayından bir müfreze[10] tebrik için hükûmete gidiyordu. Binbaşı -kır saçlı, esmer ve saf çehreli bir adam- beyaz atının üzerinde şaşırmış bir gelin gibi sallanarak ve önüne bakarak gidiyor, arkasından dörder dörder gelen ezelî acemiler, amirleri gibi önlerine bakarak ve mızıkanın çaldığı:

“Ordumuz etti yemin,

Titredi hâk ü zemin[11].”

parçasını tekrarlayarak geçiyorlardı. Ondan sonra sırmalı Türk esvapları[12] giymiş genç ve fazla sarı bir bey bir sürü genç arkadaş­larıyla büyük bir muzafferiyetten[13] dönüyormuş gibi kabararak askeri takip etti. Onların arkasından da çingenelerden ve sefiller­den mürekkep[14] diğer bir sürü... Sonra büyük ve kırmızı bir bayrak göründü. Üzerinde üstünlü esreli[15] birtakım yazılar vardı ki okuyamıyordum. Bayrağın etrafında birçok sarıklı kafalar, büyük ve garip dev papatyaları gibi dalgalanıyor, arkadan hâkî esvaplı[16], ikişer olmuş rüştiye[17] çocukları bağrışarak kaynaşıyorlardı. Tutturdukları:

“Arş ileri, arş ileri!

Alalım düşmandan eski yerleri...”

nakaratını o kadar can u gönülden haykırıyorlardı ki önümden geçtikçe hepsinin zayıf boyunlarında ince damarcıklarının şiştiği­ni, feslerinin altından kırmızı terler aktığını görüyordum.

Bu nümayiş akıntısı belki yarım saatten ziyade sürdü.

Afyonu fazla kaçırmış bir derviş gibi dalmış gitmiştim. Vatanı­mın, Türkiye'nin, bu mutlaka öleceğine iman edilen hasta adamın[18] hayatını düşünüyor, yeise[19] pek benzeyen acı bir hisle bütün zih­niyetimin büzüldüğünü, işlemez bir hâle geldiğini duyuyordum. Odanın kapısı açıldı. Rum otelci atlarımın hazır olduğunu söyledi.

Razlık[20]'a gidecektim. Demek bu geceki millî şenliği orada görecektim... Hemen giyindim. Giyinirken otelcinin getirdiği sütlü kahveyi bir yudumda içtim.

Ve tekrar deminki garip ve mahzun dalgama düştüm!

*

Bir saat sonra Papazbayırı'na çıkan dik yokuşu tırmanıyor­dum. Atımdan inmiştim. Hava çok güzeldi. Gökte ufak bir duman bile yoktu. Sırtlarda beyaz hudut kuleleri parlıyor, hafif bir rüzgâr estikçe sanki güneşin sıcağını arttırıyordu. Bir sel yarıntısının için­de yürüyordum. İrili ufaklı taşlar ayaklarımı acıtıyor, atların yürü­mesine mani oluyordu. Buralarda hiç yol yoktu. Hatta bir keçi yolu bile... Etrafıma bakıyordum; gördüğüm yerler küçükken coğrafya kitaplarında o kadar ehemmiyetle okuyarak tahayyül[21] ettiğimiz o mahut[22] portakala benzeyen arzı[23] hiç andırmıyordu. Sanki üzerinde insan ve hayvan yaşamayan bir kürenin, mesela ölmüş ve donmuş denilen ayın bir köşesinde idim. Taşlar, taşlar, taşlar... Sarı ve akim[24] topraklar, cılız ve sıska ağaçlar, çalılar, çalılıklar, gene çalılıklar. Yalnız telgraf direkleri bu iklimlerden vaktiyle yanılıp da bir kerecik geçmiş zannolunan medeniyet heyulasının[25] belirsiz izlerinde dikilmiş büyük ve öksüz taaccüp[26] işaretleri gibi yükseliyor, onun açtığı ormanlı ufuklara doğru birbiri arkasına sıralanıp gidiyordu.

Ve yolcular hep bu güneş, soğuk, rüzgâr, tipi ve kar altında kapkara olmuş ölü direklerin dibinden gidiyorlardı. İyice terledik­ten ve nefesim kesildikten sonra tepeye çıktım. Dinlenmek için duracaktım. Biraz ileride bir atlı gördüm. Esvabından, kılıcının parıltısından bir zabit[27] olduğunu anladım. O da yere inmiş, dinle­niyor ve tabakasından sigara sarıyordu. Yanına gittim. Türklerde “takdim ve takaddüm[28]”e hacet[29] yoktur. Bu teklifsizliğimizi çok sever ve çok samimi bulurum. Yaklaştım. Selam verdim. Nereye gittiğini sordum. Gülümseyerek cevap verdi:

-Razlık'a efendim, siz?

-Ben de.

-O hâlde beraber gideriz.

Bu esmerce, orta boylu, güzel bir mülazım[30]dı. Geniş ve dolgun omuzlarının üstündeki büyük ve dik başı, iri ve siyah gözlerinin mahmurluğu sirklerde kırbaçla ahlakı bozulmuş esir kaplanların acıklı sükûnunu[31] hatırlatıyordu. Konuşmaya başladık. Bütün Türk zabitleri gibi kendi malumat[32] ve mantığına, kendi itminanlarına[33] pek büyük bir ehemmiyet veriyor, münakaşa için fırsat arıyordu. Orada bir taşın üzerine oturduk. Sigaralarımızı yaktık. Öteden, beriden... Bahsi politikadan açtık. Ben “On Temmuz”un buralarda bile takdir olunduğunu söyledim. Mülazım, hayretime canı sıkıl­mış gibi:

-Ah ne diyorsunuz? On Temmuz'u takdir etmek... dedi, bu da laf mı? Bu bizim en büyük, en şanlı, en âli[34] bir günümüz, en mukaddes[35] millî bayramımızdır. Keşke üç gün olsaydı... Çünkü bir gün bir gece, pek az...

-Demek On Temmuz'a bu kadar ehemmiyet veriyorsunuz?

diye gülümsedim. İddialarının aksini söyleyerek asabi münakaşa­cıları kızdırmak hoşuma gittiğinden ilave ettim:

-Hem bu nasıl millî bayram? Hangi milletin bayramı?

-Osmanlı milletinin...

-Osmanlı milleti demekle Türkleri mi kastediyorsunuz?

-Hayır, asla... Bütün Osmanlıları...

Genç mülazımın koyu siyah gözlerinde sanki bir taassup ateşi parladı. Dinine küfredilmiş bir evvel zaman Müslümanı gibi bakı­yordu. Birden başlamayarak aklî sualciklerle onun hissî mantığını şaşırtmaya karar verdim:

-Bütün Osmanlılar kimlerdir?

-Tuhaf sual[36]! Araplar, Arnavutlar, Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar, Yahudiler, Ermeniler, Türkler... Hâsılı hepsi...

-Bunlar demek hep bir millet?

-Şüphesiz...

Tekrar güldüm:

-Fakat ben şüpheleniyorum.

-Niçin?

-Söyleyiniz Ermeniler bir millet değil midir?

Biraz durdu. Tereddütle cevap verdi:

-Evet bir millettir.

-Arnavutlar da bir millet?

-Arnavutlar da.

-Ee, Bulgarlar?

-Bulgarlar da...

-Sırplar?

-Tabii Sırplar da.

Gülerek ve başımı sallayarak:

-O hâlde sizin riyazî[37] ve müspet[38] hakikatlere itikadınız[39] yok, dedim. Ne demek istediğimi anlamadı. Yüzüme baktı. Ben devam ettim:

-Hendese[40]den, cebir[41]den, müsellesat[42]tan vazgeçelim. Hatta hesap bilmiyorsunuz. Hesabın “cem[43]” kaidesini[44] bilmiyorsunuz. Yahut biliyorsunuz da, bunların doğru ve esaslı şeyler olduğuna inanmıyorsunuz.

Mülazımın bakışı bütün bütüne değişti. Kendisiyle eğleniyo­rum sandı. Hiddetlenmesine meydan vermeden ben yine devam ettim:

-Yanlış anlamayınız. Yalnız bana cevap veriniz. Hesaptaki “cem” kaidesini hatırlayabiliyor musunuz?

-!!!

-Ben size söyleyeyim. Tabii inkâr edemeyeceksiniz. Bir cins­ten olan şeyler cem olunabilir. Mesela on kestane, sekiz kestane, dokuz kestane! Hepsi yirmi yedi kestane eder, değil mi?

-Evet!!!

-Bir cinsten olmayan şeyler cemedilemez. Mesela on kesta­ne, sekiz armut, dokuz elma... Nasıl cemedeceksiniz. Bu mümkün değildir. Ve bu imkânsızlık nasıl riyazî ve bozulmaz bir kaide ise biribirinden tarihleri, an’aneleri[45], meyilleri[46], müesseseleri[47], lisanları ve mefkûreleri[48] ayrı milletleri cemedip hepsinden bir millet yap­mak da o kadar imkânsızdır. Bu milletleri cemedip “Osmanlı” derseniz, yanılmış olursunuz.

Mülazım sigarasını unutmuştu. Yüzüme şaşalamış gibi bakı­yor, onun şüphesiz ilk defa işittiği bu kadar basit ve adi bir haki­katten şaşalamasını sersemliğe çevirmek için ben izahımda, daha mufassal[49] ve hararetli, devam ediyordum. Birçok misaller[50] getiriyor, “Osmanlılık” kelimesinin düvelî[51] bir tabirden başka bir şey olmadı­ğını, Rumların, Bulgarların, Sırpların, bütün o eski esirlerimiz olan bugünkü uyanık milletlerin Türklerden intikam almak ve kendi öz kardeşleriyle, Balkan hükûmetleriyle birleşmekten daha tabii, daha makul, daha mantıkî, daha haklı mefkûreleri olmayacağını anlattım. Lâkin mülazımın anlamadığını gözlerinden, birden coş­masından pek iyi anlıyordum. Sigaralarımız bitmişti. Nihayet:

-Sizinle münakaşa edemem, dedi, çünkü fikirlerimiz taban tabana zıt...

Ve ayağa kalktı. Ben de kalktım. Atlarımızı yedeğe alarak keskin ve kayalı bir sırtın kenarından yürümeye başladık. Yan gözle çaktırmadan yüzüne bakıyordum. Pek mustaripti, hep yere bakıyordu. Bir şey söylemek ister gibi bazı duruyor, sonra vazgeç­miş gibi gene hızla yürümeye devam ediyordu. Gene ben sükûtu bozdum:

-Vakıa[52] fikirlerimiz zıt, fakat azizim inkâr edemezsiniz, benimkiler doğru değil mi?

-Hayır, asla doğru değil,

dedi. Tırmandığımız tepeden artık aşağıları görünüyor, Karaali Hanları'nın üstündeki beyaz jandarma karakolu, Simitli[53]'ye doğru akan çakıllı dere parlıyor, uzakta seyrek ve sık ormanların nispet­siz ve boş alanlarında yanmış tahta yığınları hâlinde küçük köyler görünüyordu. Ayağa kalkar kalkmaz gene sızmaya başlayan terle­rimi ıslak mendilimle silerek gene ısrar ettim:

-Lâkin, niçin azizim, niçin doğru değil?...

Mülazımın canı sıkılmıştı. “Affedersiniz ama...” diye başladı. Ve coştu: Eğer benim iddiam doğru olsaydı o kadar büyük adam­lar bunu kabul etmezler miydi? Eski ve yeni bütün hükûmetçi memurlara “büyük adamlar” diyordu. Hususiyle “Osmanlılık” fikri söylediğim kadar boş, suni ve hülya olsaydı muvafık[54] ve muha­lif bütün siyasi fırkalar[55] programlarına bunu esas yaparlar mıydı? Artık Türkiye'de hiç adam yok muydu? Herkes yanılıyor muydu?

Söyledikçe müdafaasında[56] ve mantığında kendini haklı sanı­yor, haklı sandıkça daha ziyade coşuyor ve biraz eğlenir gibi:

-Demek koca Türkiye'de herkes cahil de yalnız siz âlimsiniz. Herkes yanılıyor da, aldanıyor da hakikati yalnız siz anlıyorsunuz, tebrik ederim, tebrik ederim öyleyse...

diyordu. Yol birdenbire döndü. Derin bir sel yarıntısını geçmek lazım geldi. Durduk. Doğru yürüsek atların ayakları sakatlanacaktı. Belki düşeceklerdi. Etrafımıza bakmıyorduk. Mülazım sevinerek ve gülerek:

-Ah bakınız, azizim... diye haykırdı, bakınız, işte Osmanlılığın şahidi!

Parmağıyla bin metre kadar ilerde, uçurumlu bir yarın kena­rındaki küçük bir Bulgar köyünü gösteriyordu. Siyah ve sürülmüş birkaç tarlacığın içinde süprüntü hâlinde duran bu viranecikte birkaç da ağaç vardı. Dikkatsiz nazarlarla[57] bakıyordum. Mülazım ellerini çırpar gibi ovuşturarak:

-Ah görmüyor musunuz, dedi, görmüyor musunuz? Şu köycükte sallanan kırmızı kırmızı hürriyet bayraklarını görmüyor musunuz? Bugünü, Osmanlıların birbirleriyle en samimi ve hakiki kardeşi olduklarını dünyaya anlattıkları bu büyük ve mukaddes günü, On Temmuz'u alkışlayan bu kırmızı bayrakları görmüyor musunuz?

Dikkat ediyor, dikkatli dikkatli bakıyordum. Köyün orta yerin­deki bir binada kırmızı bayraklar asılmış duruyordu! Gözlerime inanamıyordum:

-Acaba bunlar hürriyet bayrakları mı? dedim. Mülazım taştı. Taşmadı, âdeta fışkırdı:

-Körsünüz azizim, bakar körsünüz. Nafile zahmet edip bakmayınız. Hakikatleri görmek istidadı[58] sizde yok. Hâlâ şüphe mi ediyorsunuz? Evet bunlar hürriyet bayraklarıdır. Şu dağ başında kaybolmuş Osmanlı-Bulgar köycüğü On Temmuz'u takdis ediyor[59]. İnanmıyor musunuz? Onlar Osmanlı değil midir? Yarın Osmanlı vatanına düşmanlar hücum ettiği vakit sizden evvel onlar koşacak­lar, Osmanlılık namına kanlar dökecekler, Osmanlılığı kanlarıyla kurtaracaklar...

Kendimi tutamadım:

-Bu Bulgarlar ha?...

-Evet bu Bulgarlar! Bunlar en sadık Osmanlılardır. Komita­cı[60]larla hiç münasebetleri yoktur. Komitacılardan nefret ederler. On Temmuz’u en mukaddes bir gün bilirler. Fakat siz mutaassıp­sınız. İnanmazsınız. Hâlâ akılsız ve cahil babalarımız gibi, “domuz derisinden post, gâvurdan dost olmaz...” der, medeniyetin, büyük yirminci asrın doğurduğu insaniyet[61], uhuvvet[62], müsavat[63] fikirleriyle eğlenirsiniz. Bütün Osmanlıların kardeş olmalarını kabul edemez­siniz. İşte bakınız. Ufacık bir köy bu günü kırmızı bayraklarla tebcil ediyor[64]. Kim bilir, akşam bu büyük günün şerefine nasıl eğlenecek­ler, nasıl içecekler ve “Yaşasın Osmanlılık, kahrolsun nifak[65]!” diye bağıracaklar...

Ben susuyor ve dinliyordum. Mülazım coşuyor, Tanzimat tıl­sımının hülyalarıyla, seraplarıyla dalgalanan Osmanlılık rüyasını, onun tatlı hezeyanlarını tasvir ediyor, artık büyük Osmanlı mille­tine kimsenin galip gelemeyeceğini söylüyordu. Hâlâ yarın başın­da, uzakta kırmızı bayrakları görünen Bulgar köyünün karşısında duruyorduk. Birden elimden tuttu:

-İster misiniz, oraya kadar gidelim, dedi, doğruluğuna inanamadığınız Osmanlılığın nasıl kavi[66] ve halis olduğunu kendi gözlerinizle göreceksiniz. Üşenmeyiniz. Gidelim, bu muhterem Osmanlıları, bu sadık köylü Osmanlıları tebrik edelim. Bu büyük gün için öpüşelim...

Daha ziyade rica ediyordu. Vakıa köy ancak bin metre kadar vardı. Lâkin aradaki dere pek sarptı. Oraya varmak için en aşağı bir saat lazımdı. Yolumuzdan bir buçuk saat kadar kaybedecektik. İstemiyordum. Razlık'a geç kalacağımızı söyledim. Mülazım rica ve ısrar ediyor, mutlaka bu zavallıların samimiyet ve sadakatleri­ni bana göstermek istiyordu. Ben vazgeçmesini, kendi fikirlerini kabul ettiğimi, kendisiyle bir fikirde olduğumu, deminki sözle­rimin şakadan başka bir şey olmadığını söyledikçe o ısrar etti. Nihayet dayanamadım:

-Haydi gidelim.

dedim. O önden, ben arkadan derin bir uçuruma yuvarlanır gibi indik. Dere kupkuru idi. Etraftaki taşları, kumlu toprak yığınlarını güneş kızdırmış, âdeta bir firma çevirmişti. Atlarımız bu müna­sebetsiz seyahatten şaşalamış gibi bazı duruyorlar, gelmemek istiyorlardı. Derenin dibinde köye çıkan yolu bulduk. İndiğimiz kadar çıkacaktık. Nefeslerimiz duruyor, her yirmi adımda bir dinleniyor, tekrar taşları ve çalı köklerini tutarak tırmanıyorduk. Ayaklarımızın altından toprak parçaları yuvarlanıyor, kertenke­leler kaçışıyor, fundaların arasına saklanıyorlardı, ince yol gayet dikleşti. Ve artık tepeyi tutuyorduk. Bir gayret, bir gayret daha... Hafif bir düzlüğe çıktık. Burası köyün önü idi. Yeni açılmış tarlaların kenarlarında büyük gübre yığınları duruyordu. Kırmızı hür­riyet bayrakları takan eve ancak yirmi otuz adım vardı. Durduk.

Bizi birden gören zayıf, sarı tüylü ve iri bir köpek havlamaya ve üzerimize atılmaya başladı. Gübreleri burunlarıyla karıştıran irili ufaklı domuzlar, minimini gözleriyle, “Bunlar kim?” gibi merak ve tecessüsle bakıyorlardı. Fakat biraz ilerde, tarlanın nihayetinde bel ile çalışan Bulgar, köpeğin havlamasını işitmemiş gibi hiç bize bakmıyor, kim olduğumuzu bile merak etmiyordu.

On Temmuz bayramını tebcil için asılan bayraklara baktım. Bunlar hava aldırmak için güneşe asılmış kırmızı biber dizileri idi... Alçak kapıdan gözüken kolları sıvalı, pis, sarı esmer bir kadın hain ve mavi gözleriyle kızdırılmış vahşi bir hayvan gibi bizi süzüyor, etrafımızda havlayan, sıçrayan, deliren köpeği mahsustan çağırmıyordu. Şimdi hürriyet bayrakları sandığı şeylerin ne olduğunu gören mülazım dudaklarını ısırıyor, sapsarı kesiliyordu. Şaşkın bir sesle tarladaki Bulgar'a:

-Kolay gelsin gospodin[67]!

dedi. Bulgar hâlâ işini bırakmıyor, başını çevirip bize bakmıyordu. Gene yüzünü çevirmeden sert ve bir küfür kadar çirkin bir şive ile:

-Neznam[68] Türkçe bre...

diye haykırdı. Ben ve mülazım, donmuş kalmıştık, öyle duruyor­duk. Sanki vurulmuştuk. Tablo değişmiyordu. Kadın aynı hain gözlerle bize bakıyor, etrafımızda çırpındıkça daha ziyade kudu­ran köpek havlamasında devam ediyor, domuzlar gayet adi ve ehemmiyetsiz mahluklar olduğumuzu anlamışlar gibi sahiplerini taklit ederek bize bakmaktan vazgeçiyorlar, gübrelerde ezeli gıda­larını araştırmaya başlıyorlardı. Tarlada çalışan Osmanlı-Bulgar vatandaş bir kere olsun dönüp bakmıyor, çapasıyla uğraşıyordu. Mülazımı kolundan çektim:

-Haydi artık gidelim.

dedim. Cevap vermedi. Beni takip etti. Dumanlaşan gözleri yerde idi. Artık ne onda ve ne de bende münakaşa edecek kuvvet ve neşe yoktu. Hâlî[69] bir cehennemin tenha uçurumlarında kalmış günah­sız hayvanlar gibi, gayr-i müdrik[70] ve dalgın, tekrar uçuruma girdik. Tırmandığımız yollardan kaymaya başladım.

*

Tepeye, Karaali Hanları'na giden keçi yoluna çıkınca arkama döndüm. Ta derenin öbür tarafında kalan köye baktım. Hakikaten, zehir kadar acı olan bu kırmızı biber dizileri uzaktan pek cazibeli[71] ve al hürriyet bayrakları gibi parlıyor, insana ne olursa olsun bir şeyi alkışlamak, “Yaşasın! Yaşasın!” diye haykırmak arzuları veri­yordu.

25 Temmuz 1326

(Türk Yurdu, C. 5, S. 8 (56), 26 Kânun-ı Evvel 1329/8 Ocak 1914, s. 1078-1088.)



[1] 20 Eylül 1383'te Osmanlı Devleti tarafından alındı. 529 sene Osmanlı hâkimiyetinde kaldı. 1912 yılında Bulgarlar kuşattı, fakat daha sonra Yunan hâkimiyetine girdi. Bugün Yunanistan’ın Sintiki bölgesine bağlı Belediyelik.

 

[2] Bugün Güneybatı Bulgaristan’da bir ildir. Osmanlı döneminde adı Cuma-yı Bâlâ (Yukarı Cuma) idi.

[3] 24 Temmuz 1908'de ilan edilen İkinci Meşrutiyet

[4] Osmanlılarca, Romanya’nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere verilen ad.

[5] Çuhadan yapılmış, gömlek üstüne giyilen, üzeri işlemeli, kolları uzun ve yırtmaçlı, yakasız ve boyu belden yukarda kalan üst giysisi.

[6] 24 Temmuz 1908'de ilan edilen İkinci Meşrutiyetin yıldönümünü kutlayanlar.

[7] Gösteri

[8] Bir plağa ya da benzeri özel bir madde üzerine önceden saptanmış olan sesleri istendiğinde yineleyen, mekanik düzenekli aygıt.

[9] Bando

[10] Herhangi bir askerî görevin yapılması için geçici olarak oluşturulan küçük birlik.

[11] Hâk ü zemin: Yeryüzü, toprak.

[12] Elbiseleri

[13] Zaferden.

[14] Oluşan

[15] Üstünlü esreli: Arap harfleriyle yazılan Osmanlı Türkçesine ait bir metin.

[16] Yeşile yakın toprak rengi elbiseli.

[17] Osmanlı Devletinde ortaokul derecesinde eğitim kurumu.

[18] Gâvurların parçalanmasını ve kendi aralarında paylaşılmasını istedikleri Osmanlı Devleti için söyledikleri bir tabirdir. Osmanlı Devleti için “hasta adam” tabirini ilk kullanan Rus Çarı I. Nikola'dır. 9 Ocak 1853'de bir konserden çıkarken sohbet etmekte olduğu İngiltere'nin Rusya elçisi Seymour'a Osmanlı Devleti için “hasta adam” demiş, Seymour da Çar'la yaptığı bu sohbeti Londra'ya rapor edince Çar'ın bu “hasta adam” benzetmesi her tarafa yayılmıştı.

[19] Ümitsizlik

[20] Bulgaristan’da bir şehir. Razlık Osmanlı döneminde Serez Sancağına bağlı bir kaza merkeziydi. 

[21] Hayal

[22] Adı geçen, sözü edilen, bilinen.

[23] Yeryüzü, dünya.

[24] Kısır, verimsiz.

[25] Korku verici, ürkütücü hayal.

[26] şaşkınlık

[27] Subay

[28] Birisini diğerine sunma, tanıtma, ötekinin kendisini tanıtması.

[29] İhtiyaç

[30] Teğmen

[31] Sessizliğini

[32] Bilgi birikimi

[33] İnanma, güvenme

[34] Yüksek, büyük, yüce.

[35] Kutsal

[36] Soru

[37] Matematiksel

[38] Pozitif, olumlu, bilimsel

[39] İnancınız

[40] Geometri

[41] Rakamlar ve semboller kullanarak ve denklemler kurmak suretiyle aritmetik işlemlerini genelleştirmiş olan matematik kolu.

[42] Üçgenler

[43] Toplama

[44] Kuralını

[45] Gelenekleri

[46] Eğilimleri

[47] Kurumları

[48] Ülküleri

[49] Ayrıntılı

[50] Örnekler

[51] Devletlerarası

[52] Her ne kadar

[53] Güneybatı Bulgaristan’da belediyelik bir yer.

 

[54] Uygun, uyumlu

[55] Partiler

[56] Savunmasında

[57] Gözlerle

[58] Kabiliyeti

[59] Kutluyor.

[60] Siyasi bir amaca ulaşmak için silahlı mücadele yapan gizli topluluk.

[61] İnsanlık, hümanizm

[62] Kardeşlik

[63] Eşitlik

[64] Ululuyor, kutluyor, yüceltiyor, ağırlıyor.

[65] Anlaşmazlık, geçimsizlik

[66] Güçlü

[67] Bulgarca “efendi”

[68] Bulgarca “bilmiyorum”

[69] Boş

[70] Anlamadan, bir şeyin farkında olmayan

[71] Çekici


Son değiştirme: 21 Şubat 2018, Çarşamba, 21:53