Konu özeti

  • Genel

  • Konu 1

    SAMİLERİN ANAYURDU VE YAYLMALARI

               Samilerin anayurdunun Afrika, Mezopotamya, Bilâdu’l-Âmuriyyîn adı verilen Suriye’nin kuzeyi ve Arap yarımadası olduğunu iddia edenler mevcuttur. Arap sözcüğü, ilk defa Asur Kralı III. Salmanasar’ın yıllıklarının m.ö 853 yılındaki büyük bir ayaklanmasının bastırılmasını anlatan kısmında geçer. Menşei için “batı” anlamında bir Sami kökten türediği, “step” anlamına gelen İbranice “arabh” veya göçebelerin hayatını ifade eden “erebh” kelimesinden türediği iddia edilmiştir.

    1. el-Arabu’l-Bâide: Yok olan Araplardır. ‘Âd, Semûd, Medyen, Tasm.

    2. el-Arabu’l-Bâkiye: Soyları devam eden araplar

                    a. el-Arabu’l-Âribe: Halis Araplardır. Soyları Kahtan b. Âbir’e dayınır. Kahtaniler, Curhum ve Ya‘rub olmak üzere iki kola ayırılır.

                    b. el-Arabu’l-Musta‘ribe/el-Arabu’l-mute‘arribe: Hz. İsmail’in soyundan Adnan’a dayandığı için Adnânîler de denir.  Hz. İsmail Curhumlularla karıştığından Araplaşmış Araplar denmiştir. Örneğin; Rebi‘a, Mudar, Kinâne, Kureyş.

                    c. el-Arabu’l-Musta‘cime: Arap yarımadasından çıkarak başka milletlerle karışan Araplardır. Örneğin; Mısır, Mağrib.

    • Konu 2

      SAMİ DİLLER

       

      Güney Arapçası: Maib, Sebe’, Katabân, Hadramût kitabelerinde görülen eski lehçelerdir.

      Kuzey Arapçası: m. 500’den itibaren farklı bir yazıyla yazılan yazıtlar vardır.  En eskisi m.328 yılında İmruu’l-Kays adlı emirin mezar tanışına nakşedilen en-Nemâre kitabesidir.

      Eski Arapça: 500 yılından önce mevcut olduğu bilinen Arapçadır.

      Klasik Arapça: Kuran-ı Kerim dili olan lehçeler üstü Arapçadır.

      Orta Arapça: Diğer ülkelerin dilleri ile temas edilmesi ile çeşitli dillerden kelimeler girmesi, bazı kelimelerin Arapçalaştırılması sonucu oluşan dil.

      Modern Arapça: Napolyon’un 1798 yılındaki Mısır seferinden itibaren adlandırılan dil.

      Standart Arapça: Fusha olarak bilinen dildir.

      Mahalli Lehçeler: Ülkelerine göre çeşitlilik arz eden lehçelerdir.

      • Konu 3

        CAHİLİYE ÇAĞINDA İDARİ VE SİYASİ DURUM

                 Araplar, kabileler şeklinde yaşamaktaydılar. Bu nedenle Arabistan’da bağımsız bir yönetimden söz etmek mümkün değildir. Arabistan Yarımadası’nda, yönetim alanında kabileler söz sahibiydi. Kabile yönetimi modeli siyasi ve idari yaşama damgasını vurmuştu. Araplar yarımadanın bütün şehirlerinde kabileler hâlinde yaşamlarını sürdürüyor ve yönetiliyorlardı. Her kabilenin reisi mevcuttu ve bu kişi en güçlü otoriteydi. Kabileler, şeyhler veya reisler tarafından yönetilmekteydi.

                 Kabileye başkan seçilecek kişide cömertlik gibi bazı nitelikler aranırdı. Her kabile reisi barış ve savaşa ait görüşmeleri idare eder, kabilesini düşmanlarına karşı korur, göç sırasında yerleşilecek mekânı belirler, ihtilafları çözer, kabilenin değerlerini savunurdu. Kavmiyetçilik, Mekkeliler arasında çok önemli bir yer tutuyordu. Arabistan’da görülen dinî, siyasi, sosyal kargaşa yarımadaya komşu bölgelerde de yaşanmaktaydı. Kureyş kabilesi, komşularıyla yaptıkları ticari antlaşmalar neticesinde tüm bu kargaşadan uzak şekilde, Şam, Rum, Gassan, Irak, İran, Yemen ve Habeşistan’ı kendileri için ticaret merkezi hâline getirmeyi başarmıştı.

        • Konu 4

          CAHİLİYE ÇAĞI İNANÇLARI

                  Cahiliye döneminde İslâmiyet'den önce Araplar arasında çeşitli dinler mevcuttu. Cahiliye döneminde Arap kabilelerinin bir kısmı Allah'a inanıyor, ama kıyamet gününe ve ahirete inanmıyorlardı. Çoğu topluluk genelde putperestti. Putları tanrı kabul etmiyorlar, aksine Allah'a ulaşmak için birer aracı olarak görüyorlardı.

                  Yemen'de bulunan Himyer kabilesi, Güneş'e tapardı. Kinâne kabilesi ise Ay'a tapardı. Benî Temîm kabilesi Debr'an adlı yıldıza tapardı. Keza Kays kabilesi Şi'râ denen yıldıza, Esed kabilesi Utarid yıldızına, Lahm ve Cezzam kabileleri ise Müşteri adlı yıldıza tapınırlardı.

          Bilinen putlar ve onlara inanan kabileler şu şekildedir.

          Putun Adı           Yeri        Bu Puta Tapan Kabile

          Lât                    Tâif                           Sakîf

          Uzzâ                 Mekke                      Kureyş ve Kinâne

          Menât             Medine                       Evs, Hazrec ve Gassân

          Vedd               Devmetu'l-Cendel      Kelb

          Süvâ'                                                 Huzeyl

          Yeğûs                                                Mezhic ve bazı Yemen kabileleri

          Ye'ûk                                                 Hemedan

          En büyük put ise Kabe'nin tepesinde bulunan Hübel’di.

          Putperestlerin dışında Hz. İbrahim’in bildirdiği din üzere olan ve Hanîf adı verilen kimseler vardı. Bunlar, Allah’a inanıyor ve putlara tapınmıyorlardı. Haniflerin en meşhurları: Varaka b. Nevfel, Ubeydullah b. Cahş, Kuss b. Sâ‘ide, el-A‘şâ b. Kays idi.

            ●‘Amr b. Luhayy, Hubel adındaki putu Mekke’ye götürerek halka tapmasını emreden ilk kişidir.

                  .

          • Konu 5

            Câhiliye Çağı Arap Gelenekleri

            EYYÂMU’L-ARAB

                    Bu savaşlar başkanlık mücadelesi, başka kabilenin hükmünden kurtulma yahut sırf bir kabilenin savaş arzusundan veya başka devletlere bağımlılıktan çıkmıştır. Bazen de yalnızca bir hiciv şiiri nedeniyle patlak vermiştir. İsimleri, olayın cereyan ettiği yer, sebebi yahut savaşla ilgili başka bir münasebetle meşhur olmuştur.  İbnu’n-Nedîm, Ebû ‘Ubeyde Ma‘mer b. el-Musennâ konu ile ilgili üç kitabının isimlerini vermiştir. Örneğin: ‘Ayn ‘Ubâğ (Vadi adı), Halîme, Evs ve Hazrec, Harbu’l-Besûs,  Dâhis ve’l-ğabrâ

            PANAYIRLAR

                    1.Mekke ve Taif arasında ‘Ukaz en önemlileridir. Burada beğenilen şiirler raviler vasıtasıyla tüm yarımadaya aktarılırdı. Bir nevi ilimler akademsi mahiyetini taşımaktaydı. Dışarıdan gelen şairlerde Kureyş lehçesinde şiir okumaya özen gösterirdi. ● Ukaz’da en-Nâbiğa için bir çadır kurulur ve kendisine sunulan şiirler hakkında hüküm verirdi.

                    2. Mekke yakınlarında Mecenne, Arafat yakınlarında Zulmecâz

                    3.Dûmetu’l-Cendel

                    4. İmruu’l-Kays tarafından da ziyaret edilen el-Muşakkar Panayırı

                    5. Hecer, Umman, Hubâşe, Suhâr, Debâ, Sıhr, Aden Enyen, San‘â, Hadramevt, el-Hacr, Deyru Eyyûb, Hîre panayırları vardır.

            • Konu 6

              Cahiliye Çağı Nesrine Genel Bir Bakış

                      Cahiliye Dönemi Araplarının her türlü edebi, sosyal, kültürel, dini ve duygusal hayatlarının bir aynası olan Cahiliye nesrinin genel özelliklerini şu şekilde belirtmek mümkündür.

              1. Cahiliye edipleri alımlı lafızların seçimi yerine anlama uygun düşecek ve bu manayı güzel şekilde ifade edecek lafızların seçimine önem vermişlerdir.

              2. Cahiliye nesrinde manayı bozmayacak derecede icaza eğilim vardır.

              3. Cümleler kısa yahut orta uzunluktadır. Özellikle mesel, hikmetli sözler ve vasiyetlerde kısa cümleler hâkimdir.

              4. Müstehcen olan hususu ifade için kolay anlaşılan kinayeler ve muhatabın zihninde kimliğinin belirlenmesi istenen şahıs veya varlığın en belirgin özelliği kullanılmıştır.

              5. Nesirde, araştırma ve üzerinde çalışmayı gerektirecek düzeyde derin fikir ve manalara dalınmadığı görülmektedir.

              • Konu 7

                CÂHİLİYYE DÖNEMİ ŞİİRİ

                Eski Arap Şiirinin Özellikleri

                           Cahiliye döneminde recez ve kasîd denilen ve birbirinden açıkça ayrılan iki nazım türü vardır. Aruzun yine aynı adı taşıyan bahriyle nazmedilen recezde her şatr (mısra), kafiye ile son bulan birer beyit halindedir. Kervan seyahatlerinde terennüm edilen Hidâ (deveci ezgileri) adı verlerin şarkılar, hakaretler, savaşçıların meydan okumaları, kadınların savacılara serzenişleri, ninniler vs. gibi ani ilhamların irticalen ifadesinde kullanılan recez Arap şiirinin en eski şekli olarak kabul edilir. İbn Reşîk el-Kayravânî, “Ravilere göre Arap şiiri recez ve kıtadan ibarettir. Hâşim b. ‘Abd Menâf döneminde kaside doğmuş, ilk kaside şeklini de el-Muhelhil ve İmruu’l-Kays ortaya koymuştur,” der. Ez-Zebîdî’ye göre ise Arap şiir sanatının en eski şekli seci olup, bu da vezinden yoksun kafiyeli nesidir. Daha sonra seci sanatı, dinlenmesi ve ezberlenmesi kolay olan recez şekline dönüşmüştür.

                Recez

                           Başlangıçta yüksek sanat şekli sayılmayan recez, bilahare el-Ağleb b. Cuşam el-‘Iclî tarafından kaside tipinde uzun şiirler haline getirilmiş, bu yeni tip recezlere de urcûze denilmiştir. Hicrî I. Asrın yarısından sonra büyük rağbet gören hatta zamanla el-Accâc ve oğlu Ru‘be gibi ilhamını yalnızca recezle ifade eden büyük sanatkârlar yetişmiştir. Abbasilerin başlangıcından itibaren yalnızca öğretici eseler, hikâye ve fıkra gibi bazı konulara tahsis edilmiştir. Ayrıca urcûze, mesnevî gibi bazı nazım şekillerinin doğmasına ve gelişmesine yol açmıştır. Buna Arap şiirinde “Urcûzelerin birer mısra uzunluğundaki kısa beyitlerinin ikişer ikişer kafiyelenmesinden ibaret olan müzdevice denmiştir. Bu uzun manzumelerin yazılabilmesine imkân vermiştir.

                KASÎD/KASİDE

                           Şiir için kullanılan eski tabirlerden biri karîd olup bu tabir önceleri, kasideye nazaran daha kısa manzumeleri ifade ediyordu. Fakat 9. Asırdan sonra recez de dahil, geniş manasıyla şiir ve nazım karşılığı olarak kullanılmıştır. Kasîd ise ikişer mısralık ve son mısraları birbiriyle kafiyeli beyitlerden oluşan manzumelere delalet etmiştir. Kaside, uzun bir şiir olup sadece şekle ait bir özelliği değil, aynı zamanda belirli konuların dahili bir tertip ve nizam içinde işlenmesini de gerektiren bir edebi türdür. İbn Sellâm el-Cumahî, şiirin ilk defa el-Muhelhil b. Rebî‘a tarafından uzatılıp kaside haline getirildiğini ifade etmektedir. Kardeşi Kuleyb’in, Cessâs b. Murra tarafından öldürülmesi üzerine el-Muhelhil’in nazmettiği bu uzun kasideler Bekr ve Tağlib kabileleri arasında kırk yıl süren Besûs savaşına yol açmıştır.

                Kaside üç bölümden oluşur.

                           ►1. Çoğunlukla kalıntılar üzerinde durup izlerle konuşulması, develerin ve göç edilen yerde kalan ateşin, giden dostlarla yetişmek üzere hareket eden develerin, göç edenlerin ve özellikle göç edenler arasında bulunan sevgiliye duyulan aşk ve özlemin tasvir edilmesiyle başlaması bir özellik idi.  Bu bölüme Nesîb veya Teşbîb denilmektedir.  Bu bölümde sevgiliyle yaşanmış hatıralara yer verilir, çöl ve vahalardaki terkedilmiş konak yerleriyle oralara dağınık halde bulunan isli ocak taşları, küller, su kabı, testi kırığı gibi kalıntılar aşk ve özlemle yoğrulmuş şekilde dile getirilir.  İzler ve kalıntılar üzerinde ağlama çığrını ilk açan kişinin İmruu’l-Kays olduğu söyleniyorsa da İmruu’l-Kays’ın bahis mevzuu izlerin önünde İbn Hizam veya İbn Humâm’ın ağladığı gibi göz yaşı dökmek istediğini gösteren deliller de mevcuttur.

                           ►2. Kasidenin ikinci bölümünde şair çölde geçirdiği uzun ve yorucu yolculuğu, bu yolculuk esnasında karşılaştığı güçlükleri, bindiği devesini veya atını tasvir eder. Maruz kalınan aşırı sıcaklık, kızgın çöl, susuzluk, sıkıntılar, içki alemi, şimşek, yıldırım gibi tabiat olayları, avcılarla av köpeklerinin yaban hayvanlarıyla mücadelesi ve karşılaşılan tehlikeler ikinci bölümde işlenen malzemelerin başlıcalarıdır.

                           ►3. Kasidenin şiir değeri taşıyan zengin kısımları nesib ve tasvir bölümleri olmakla birlikte, şair, kasidenin son bölümünde kasideye asıl hüviyetini veren konuyu işler. Bu, medih, hiciv, fahr, mersiye, kahramanlık vb. gibi kasidenin esas mevzuudur.

                            Cahiliye dönemini kasidelerinin ana bölümlerinin temel çizgileri bu şekildedir. Ancak bazen şair kasidesinde bu tertibe uymayabilir. Şiirine Amr b. Kulsûm’un muallakasında olduğu gibi şarabın tasviriyle başlayabilir. Hamase, kahramanlık, savaş ve mersiye türü kasidelerde nesîb bölümü nadir olarak görülür. Yağmacı (su‘lûk) şairlerinin kasidelerinde de nesip kısmı görülmez. Usta bir şair, nesîbden methe geçiş yaparken okuyucuya konunun değiştiğini sezdirmez; her iki konu arasında bir iç içeliğin ve uyumun bulunmasına özen gösterir. Buna tehallus / hüsn-i tehallus / berâat-i tehallus denir. Ancak Câhiliye şairlerinin çoğu, (   دَعْ ذا، فَدَعْهَاşimdi bunları bırak da...) gibi ifadelerle kasidenin giriş kısmını keserek asıl konuya sürpriz bir şekilde intikal yolunu (iktizâb üslûbu) seçmişlerdir.

                ۝ Genellikle Câhiliyye şairleri kasidelerini, hikmetli sözlerle bitirmişlerdir. Konunun devam ettiği izlenimini içinde birdenbire kesiliveren sonuç bölümleri de vardır.

                ۝ Câhiliyye şiirinin kelimeleri fasih, terkipleri gramer kurallarına uygundur. Aynı şekilde terkipler belağatlıdır.

                ۝Câhiliyye şairi şiirini tekellüfe dalmaksızın, tabii olarak nazmetmesine karşılık, bazı şiirlerinde lafız ve mana seçimine özen gösterdiği ve şiir üzerinde defalarca çalıştığı görülür. Bu dönemde en-Nâbiğa ez-Zubyânî, Zuheyr, el-Hutay’a ve Tufeyle el-Ğanevî şiirlerini bekletip defalarca gözden geçiren ve üzerinde iyice çalıştıktan sonra tenkitçilere sunan şairlerdir. Bu tür şiirlere Havliyyât, munakkahât, mukalledât adı verilmiştir. Ayrıca bu tür şairler çeşitli lakaplarla anılmıştır.  İmruu’l-Kays b. Rebî‘a et-Tağlibi el-Muhelhil, Amr b. Sa‘d şiirini süslemesi sebebiyle el-Murakkiş el-Ekber, kardeşinin oğlu Rebia b. Sufyân da el-Murakkiş el-Asğar, Tufeyl el-Ğanevi el-Muhabbir lakabıyla meşhur olmuştur. el-Musakkib ve el-Mutenahhil de aynı işi yapan şairler için kullanılan lakaplardandır.

                ۝ Belirgin özelliklerinden biri şiirde istitrâd (bir konudan başka bir konuya geçiş) eğiliminin görülmesidir. Şairin kasideyi uzatması beğenilen ve istenilen bir durumdur. Bu nedenle şair, kasidesini uzatmak amacıyla bir konudan bu konu ile uzak veya yakın ilgisi olan başka konuya geçmiştir. Bu geçiş ya hiç ön hazırlıksız ya da az bir ön hazırlıkla birdenbire gerçekleşir.

                • Konu 8

                  Muallaka şairleri ve şiirleri

                                    Muallakalar, Cahiliye döneminde, her biri, sahibinin en güzel parçası olarak kabul edilen, çoğunluğa göre yedi şaire ait şiir koleksiyonuna verilen addır. Rivayete göre bu şiirler, Câhiliye döneminde kurulan Ukâz gibi panayırlarda her yıl düzenlenen şiir yarışmalarında seçilmiş, kubati adı verilen mısır keten bezinden yapılmış tomarlara altın suyu ile yazılarak Kabe’nin duvarına asılmıştır. Bu şiirler bilahare islâmî Hammâd er-Râviye tarafından bir araya getirilmiştir. Ebû Ca‘fer en-Nahhâs, bu şiirlerin Kabe duvarına asıldığı konusunda söylenenlerin kesin olmadığını belirtir ve Hammâd’ın bu muallakaları insanları şiire teşvik etmek için ortaya attığını belirtir.

                                    Bazı alimler muallaka isminin ilk defa İbn ‘Abd Rabbihî’nin el-‘Ikdu’l-ferîd adlı eserinde geçtiğini belirterek bu ismin daha önce bilinmediğini ve İslami dönemde mu‘allak kelimesinin manasını izah etmek içinde bu şiirlerin Kabe duvarına asıldığı fikrinin uydurulduğunu ileri sürmüşlerdir. Başta İngiliz müsteşrik Reynold Alleyne Nicholson olmak üzere Alman müsteşrik Theodor Nöldeke ve İngiliz müsteşrik Charles James Lyall gibi bazı alimler de bu ismin “değerli şey” anlamına gelen Arapça علق ‘Ilk kelimesinden türediği görüşüne varmaktadır. Bu görüşe göre bu şiirler çok beğenildiği, güzel bulunduğu ve zihinlerde takılıp kaldığı için muallaka adıyla adlandırılmıştır. Ayrıca bu şiirler için el-Kasâidu’l-Meşhûra, es-Seb‘u’l-Meşhûrât, el-Muzehhebât, el-Mukalledât, el-Musammetât ve es-Seb‘u’t-tıvâl isimleri de kullanılmaktadır.

                  İbn ‘Abd Rabbihî muallaka sahibi olarak şu şairlerin adlarını vermektedir.

                  1. İmruu’l-Kays

                  2. Zuheyr b. Ebî Sulmâ

                  3. Tarafa b. el-‘Abd

                  4. ‘Antera b. Şeddâd

                  5. Amr b. Kulsûm

                  6. Lebîd b. Rebî‘a

                  7. Hâris b. Hillize

                  • Bunlara ilevaten bazı alimler aşağıdaki şairleri de bu gruba dahil etmiştir.

                  1. en-Nâbiğa ez-Zubyânî

                  2. el-A‘şâ Meymûn b. Kays

                  3. ‘Abîd b. el-Abras

                  4. ‘Alkame b. ‘Abede

                                    Muallaka şiirleri tamamen klasik kaside tarzında yazılmıştır. Kaside nesîb ile başlar. Bu pasajdan sonra tasvir kısmı gelir. Eleştirmenlere göre her şiirin bir ana temaya sahip olduğu doğrudur ve bu tema ya şairin kendi kendini veya kabilesini methetmesi yahut da başka biri hakkındaki methiyesidir. İmruu’l-Kays’ın herhangi bir sonuç ile şiirini bitirme ihtiyacını hissetmediği görülür ve şiir, birdenbire, tasviri pasajların birinin nihayetinde biter. Ondan sonra gelenler tasviri pasajların keyfî dizilerini, sonuç şeklinde bir şeyle toparlama ihtiyacı duymuşlardır. Bu nedenle Lebîd, Antera, Amr ve el-Hâris’in muallakaları kendilerini öven bir kısım ile son bulur. Oysa Tarafa ve Zuheyr’in muallakaları, vecize niteliğinde, manalı mısralarla biter.

                  İlgili kitaplar

                  Ebû Bekr Muhammed b. el-Kâım İbnu’l-Enbârî- Şerhu’l-Kasâidi’s-Seb‘ı’t-Tıvâl el-Câhiliyyât

                  Ebû Ca‘fer Muhammed b. Ahmed en-Nahhâs – Şerhu’l-Kasâidi’t-tis‘i’l-meşhûrât

                  Ebû Abdillah b. el-Huseyn ez-Zevzenî – Şerhu’l-Mu‘allakâti’s-seb‘

                  Ebû Zekeriyyâ Yahyâ b. Ali et-Tibrîzî – Şerhu’l-Kasâidi’l-‘Aşr

                  • Konu 9

                    İmruu’l-Kays

                            Kinde kabilesinin ileri gelenlerindendir. Kuleyb ve el-Muhelhil, İmruu’l-Kays’ın dayısıdır. Rivayet edildiğine göre babası Hucr, İmruu’l-Kays’ı söylediği aşk şiirlerinden dolayı yanından kovmuş, hatta azatlı kölesi Rebî‘a’dan onu öldürmesini istemiştir. Ancak Rebî‘a onun yerine bir sığır yavrusunu keserek hayvanın gözlerine Hucr’a getirmiştir.

                            İmruu’l-Kays’ın dedesi el-Hâris b. Amr, Sâsânî hükümdarı Kubâd’ın atamasıyla Hîre tahtına çıkarılmıştır. Oğlu Hucr’u da Esed oğulları ile Ğatafan kabilesinin başına emir tayin etmiştir. Ancak daha sonra Esedliler ayaklanarak Hucr’u öldürmüşlerdir. İmruu’l-kays Esedlileri yenmiştir. Ancak Esedliler Hirelilerle İranlıların yardımını temin edince İmruu’l-Kays’ın taraftarları yenilmiştir. Bunun akabinde de İmruu’l-Kays Bizans imparatorundan yardım istemeye gitmiştir. Şairin asıl adının Cendah olduğu ancak hayat ile çok mücadele ettiği için “şiddet ve mücadele adamı” anlamına gelen İmruu’l-Kays adını aldığı rivayetler arasındadır. Onun şiirleri kendinden sonraki şairleri çok etkileyerek Arap şiirinde çığır açmıştır. Örneğin şiirinde ilk defa kısasî tarzı işlediği görülür. Bu tarz daha sonra en yüksek seviyeye ulaşmıştır. Kasideye ḳifâ diye başlama üslubunu getirmiştir.

                  • Konu 10

                    Tarafa b. el-‘Abd

                            Soylu bir aileden gelen Tarafa’nın ailesinden, kız kardeşi Hırnıl, dayısı el-Mutelemmis, amcası el-Murakkış el-Asğar ve bu sonuncun amcası el-Murakkış el-Ekber gibi şairler yetişmiştir. Tarafa’ya amcaları, babasın mirasının paylaşımında haksızlık etmiş, Tarafa da hicivleriyle mukabelede bulunmuştur. Biraz büyüdüğünde kendisini içkiye ve aşka vermiştir.

                            Hîre hükümdarı Amr b. Hind’in saray şairlerinden oldu. ‘Amr,  Tarafa ile dayısı el-Mutelemmis’e büyük bir itibar gösterdi. Ancak bazı olaylardan dolayı Amr, Tarafa ve el-Mutelemmis’e kızmış, ikisininde öldürülmesini emrettiği bir mektupla onları Bahreyn valisi el-Muka‘bar’a göndermiştir. Bu olay Sahîfetu’l-Mutelemmis: Mutelemmis’in mektubu şeklinde darb-ı mesel olmuştur. Mektubun içeriğini öğrenen el-Mutelemmis kaçmış, ancak bunu gurur meselesi yapan Tarafa kaçmayıp yoluna devam ederek Bahreyn’de öldürülmüştür. Yirmi altı yaşında öldürülmesi nedeniyle el-Ğulâmu’l-katîl: maktul genç veya İbnu’l-‘Işrîn: yirmilik genç lakapları ile de anılmıştır.

                            Tarafa'nın küçük divanını hiciv, tasvir, fahr ve hamase konularını ihtiva eden şiirler oluşturur. Şiirlerinde cömertlik gibi hasletler üzerinde durur, duygu ve fikirlerini veciz, bazen müphem fakat sağlam bir dille ifade eder. Şiirlerindeki kapalılığın başlıca sebebi çok kullandığı nadir kelimeler ve eski bedevi hayatına mahsus tabirlerdir. Hayat ve ölüm gibi meselelere temas ettiği zaman, ifadesindeki icaz, hikem tarzının başarılı örneklerini ve darb-ı mesellerini teşkil eder. Ölümden sonrasına inanmamaktadır. Bu yüzden dünya nimetlerinden en iyi şekilde faydalanmayı tavsiye eder.

                  • Konu 11

                    el-Hâris b. Hillize

                            Irak’ta yaşayan Bekr kabilesinin Yeşkur koluna mensup olan el-Hâris b. Hillize hakkında kaynaklarda verilen bilgiler, onun Hire hükümdarı Amr b. Hind’in huzunda kabilesini Tağliblilere karşı savunmasından ibarettir. Bekr ve Tağlib, aralarındaki anlaşmazlığın çözümü için Amr b. Hind’in yanına gitmiştir. Tağlib kabilesini temsil eden Amr b. Kulsûm’e karşı muallakasını okumuştur. Amr b. Hind, el-Hâris’i cüzzamlı olması sebebiyle perde arkasından dinlemişti, ancak kaside bitince çok beğenerek perdeyi kaldırmış ve tabağından yemek ikram etmiştir. Neticede el-Hâris, Amr b. Hind’in Bekr kabilesi lehine hüküm vermesini sağlamıştır.

                            el-Hâris’in muallakasının yedi muallakaya dahil edilmesi hususunda ihtilaf çıkmıştır. Theodor Nöldeke'ye göre, Hammâd er-Râviye, el-Hâris’in kabilesi Bekr’in azatlısı olduğu için onların düşmanı Tağlib kabilesinin şairi Amr b. Kulsûm’un muallakar arasında görülen kasidesine karşı Benû Bekr’i memnun etmek için el-Hâris’in bu kasidesini muallakalar arasına dahil etmiştir.

                            Klasik Arap kasidesinin yapısına uygun olarak aşk hatıralar ve devesinin tasviri ile muallakasına başlayan el-Hâris, kabilesinin kahramanlıklarını, Amr b. Hind’e bağlılıklarını anlamış ve Tağlib’in hükümdara zorla boyun eğdiğini belirtmiştir. Kabilesinin kahramanlık ve erdemlerini çok güzel ifade ettiği için övünme konusunda “el-Hâris b. Hillize’den daha övünücü” şeklindeki darb-ı mesele konu olmuştur.

                  • Konu 12

                    Amr b. Kulsûm

                            Bulunduğu bölgelerde gösterdiği cesaret ve kahramanlıkla tanınan ve bu sebeple "Amr b. Kulsûm’den daha atılgan” şeklindeki darb-ı mesele konu olan şairin Hire hükümdarı Amr b. Hind’i öldürdüğü rivayet edilir. Tağlib ile Bekr arasındaki anlaşmazlığı çözmesi için hükümdara gelmiş, muallakasını okumuş ve hükümdara karşı tehditkâr bir dil kullanmıştır. Buna kızan hükümdar Bekr lehine hükmedip Amr ve kabilesinin gururunu kırmaya kalkınca Amr, hükümdarı öldürmüştür.

                            Şairin mulallakasının ilk bölümünü Amr b. Hind’i ziyarete geldiği zaman onun huzurunda okuduğu, ikinci kısmını ise hükümdarı öldürdükten sonra tamamladığı söylenmektedir. Akıcı, sade ve külfetten uzak bir dille yazılmış olan muallakasında tabiat tasvirlerinden çok fahr ve hamaset unsurları ağırlıktadır ve folklorik değere sahiptir. Muallakasına terk edilen diyardaki izlerle başlamak yerine zafer sevincini kutlamak için şarap içmenin keyfini tasvir ederek başlamıştır.

                  • Konu 13

                    Zuheyr b. Ebî Sulmâ

                            Zuheyr, Evs b. Hacer’in ravisi olmuş, şiir ilmindeki bilgisini ondan almıştır. Hikmet ve iffet hakkındaki bilgilerini de şair Beşâme b. el-Ğadîr’den almıştır. Ailesinden pek çok şair yetişen Zuheyr’in kız kardeşi el-Hansâ ve Sulmâ, oğulları Ka‘b ve Buceyr Arap edebiyatının üstün şairlerindendir. Zuheyr’in zenginliğini methiyeler yazdığı Herim b. Sinân’dan aldığı rivayet edilir. Zuheyr’in en büyük özelliği İslamiyeti kabul etmediği halde tek tanrı inancını şiirlerinde işlemiş olmasıdır. Zuheyr’in muammerûn’dan olduğu, yüz iki yaşında Hz. Peygamberle görüştüğü ve daha sonra ölünceye kadar hiç şiir söylemediği rivayet edilir.

                            Onun methiyeleri gerçekçidir. Şiirleri ciddi, hikmetli ve öğreticidir. Şiirinde anlaşılmaz lafızlardan ve sonra gelen beyitlerin anlamını önce gelen beyitlere bağlamaktan (Mu‘âzala) kaçınan ve az sözle çok anlam ifade eden Zuheyr’in şiirinin en önemli iki olgusu övgü ve hikmettir. Havliyyât şiirleri yazmıştır.

                  • Konu 14

                    ‘Antera b. Şeddâd

                            Alt dudağı yarık olduğundan ‘Anteratu’l-felhâ diye de anılan bu melez şair, annesinin cariye olması nedeniyle zamanının anlayışına göre köle sayılmakta, bu sebeple de küçük yaştan beri sevdiği amcasının kızı Able ile evlenmesi uygun görülmemektedir. Ancak Abs kabilesini savunup kurtardığında Able ile evlenmeyi başarmıştır. Cahiliye döneminde melez olmalarından dolayı Ağribetu’l-Arab diye nitelendirilen üç kişiden birisidir. (Diğer ikisi: Hufâf b. Umary eş-Şerîdî ve Suleyk b. es-Suleke). Abs kabilesinin savaşçısı olarak tanınmıştır. Arap kahramanları arasında en çok sevilenlerden birisidir ve Arap menkıbelerinde önemli bir sima olan şair, Ahd-i Atik’teki Samson’a ve Yunan mitolojisindeki Herkül’e benzetilmiştir. Antera’nın muallakası baştan sona gazel ve hamasi beyitlerden oluşmaktadır. Şair şiirinin ilk yarısında aşk ve sevgi hatıralarını, ikinci yarısında ise cesaretini, kahramanlığını, cömertliğini ve iffetini dile getirmektedir.