Bölüm anahatları

  • Hulefâ-yi Râşidîn döneminden sonra (632-661) Suriye’nin merkezi Dımaşk’ta kurulan İslâm tarihinin bu ilk hânedan-devleti, adını kurucusu Muâviye b. Ebû Süfyân’ın mensup olduğu Benî Ümeyye (Ümeyyeoğulları, Emevîler) kabilesinden almıştır. Muâviye ve ondan sonraki iki halife bu kabilenin Süfyânî kolundan, diğer on bir halife ise aynı ailenin Mervânî kolundandır.

    Adını Ümeyye b. Abdüşems’ten alan Benî Ümeyye kabilesi Câhiliye döneminde Mekke idaresinde önemli bir yere sahipti. Şehrin ve Kâbe’nin idaresiyle ilgili olarak kabileler arasında dağıtılan görevlerin en önemlilerinden olan başkumandanlık vazifesi bu kabile tarafından yürütülüyordu. Hac için Mekke’ye gelen Araplar’a su ve yiyecek temini görevleri ise Hz. Peygamber’in kabilesi Benî Hâşim’in uhdesinde bulunuyordu. Hâşimîler ile, kardeşi Abdüşems’in oğlu Ümeyye’ye nisbet edilen Emevîler arasında bir rekabet mevcuttu. Hâşimîler’in yürüttükleri bu görevler onlara Arap toplumu üzerinde önemli bir mânevî nüfuz sağlamıştı, Emevîler ise maddî nüfuzu temsil ediyorlardı. Bu iki kabile arasındaki rekabet İslâmî dönemde farklı bir boyut kazandı. Hâşimîler Hz. Muhammed’e diğer kabilelere göre daha olumlu davrandılar. İçlerinden bazıları ilk müslümanlar arasında yer alırken yeni dine girmekte gecikenler de amcası Ebû Leheb hariç onu desteklediler; Hz. Peygamber’in diğer amcası Ebû Tâlib başta olmak üzere Mekke dönemi boyunca onun yanında bulundular. Bilhassa müslümanların Ebû Tâlib mahallesinde muhasara altında tutuldukları üç yıl süresince hayatlarını ortaya koyarak onu korumaya çalıştılar. 

     Emevîler döneminde halk, Hz. Peygamber ve dört halife döneminde olduğu gibi Müslümanlar ve zimmîlerden oluşuyordu. Birinci ve hâkim grubu temsil eden Müslümanlar, İslâm toplumunun ilk unsuru olan “Araplar” ve “mevâlî” denilen Arap olmayan unsurlardan meydana geliyordu. İslâm medeniyetinin kurucu unsuru olan Araplar, Emevîler’in sonuna kadar siyâsî, askerî ve idârî otoriteyi ellerinde bulundurmuşlardır. Bununla birlikte, bütün Araplar’ın Emevîler döneminde aynı imkânlardan eşit bir şekilde faydalandığı da söylenemez.  
    Mudarîler ve Yemenîler olarak iki büyük kola ayrılan Araplar, belli merkezlerde bir arada yaşıyorlar, zaman zaman omuz omuza çarpışıyorlar, fakat zaman zaman da çeşitli siyâsî, sosyal, kabîlevî ve mahallî sebepler yüzünden birbiriyle mücadele ediyorlardı. Araplar, ülkenin her yerinde nüfus bakımından aynı yoğunluktu değillerdi. Müslüman Arapların çoğu şehirlerde ikamet ediyordu. Arapların en üst tabakasını sırasıyla halifeler, valiler, komutanlar ve aristokratlar teşkil ediyordu. Bunlara ulemâ da ilave edilebilir.  
    Bu dönemde toplumun bir bölümünü köleler oluşturuyordu. Kölelerin çoğu Slav, Rum ve Zenci idi.  
    Mevâlî: Mevâlî, toplumun önemli bir kesimini oluşturuyordu. Bunlar aslen kölelikten âzâd edilmiş kimselerdir. Emevîler döneminde mevâlî kavramının kapsamı genişlemişti ve şu kısımlardan meydana geliyordu:  
    1. Fetihler sırasında esir alınıp, daha sonra efendileri tarafından serbest bırakılarak onların mevlâları statüsüne girmiş azatlılar (Mevâli’l-Itâka). Bunların sayısı azdı.  
    2. Fethedilen ülkelerin halkından esir veya köle olmadıkları halde, bir Arap ya da Arap kabilesinin himayesine girmiş gayr-ı Arap Müslümanlardı. (Mevâli’l-İslâm veya Mevâli’l-ahd).  
    Çoğunluğu teşkil eden ikinci grup, aslen Arap olmayanların, kabile anlayışına dayalı sosyal yapıda iyi bir yer edinebilmeleri için güçlü Arap kabilelerinden biriyle sözleşme 

     
    yaparak ona bağlanıp himayesine girmesi, yani o kabilenin mevlâsı olması veya bir Arap kabilesi vasıtasıyla İslâm’ı kabul etmeleri suretiyle oluşmuştu. Bu grup eskiden beri hürdü. Daha sonraları böyle bir anlaşmaya gerek kalmadığı için mevâlî kavramının kapsamı genişlemiş, aslen Arap olmayanların tamamını, herhangi bir akit yapmaksızın, Müslüman olan yerli halkı içine alan bir kavram haline gelmiştir. Başlangıçta sayıları az olan mevâlî, İslâm’ın yayılmasıyla birlikte toplumun önemli bir kesimi haline gelmiştir. Sözgelimi Muaviye zamanında yalnızca Kûfe’de yirmi bin mevâlî yaşıyordu.  

    Emeviler döneminde ortaya çıkan ve Ömer b. Ebi Rebia tarafından ilk kez dillendirilen Hadari şiir kısa zaman içerisinde rağbet gördü. İçeriği kadın, aşk, sevgili ve yaşama sevinci vb. duygular olan bu şiir türü Abbasiler döneminde oldukça gelişti, içeriği genişledi ve yaygınlaştı. Aynı zamanda bir şiir türü olarak da gelenekselleşti. Bu özellikleriyle de yeni Fars edebiyatına taşındı. Fars şairler özellikle IX. ve XII. Yüzyıllar arasında bu gelenek doğrultusunda duygularını hiç çekinmeden dile getirerek, adeta bu türü yeniden yorumladılar. Daha önceden oluşturulan bu türün şiir dilini yeniden yapılandırarak, zenginleştirdiler. Hadari şiir bu içeriğiyle Anadolu’da XIII. yüzyıldan itibaren Oğuz Türkçesiyle oluşturulan şiirlere yansıdı. İlk dönemden itibaren Nedim’e kadar pek çok Türk şairleri Hadari şiir geleneğine uygun olarak şiirler yazdılar. Ahmedi, Necati Beg, Baki ve Şeyhülislam Yahya bu türün en güzel örneklerini verdiler. Şüphesiz ki bu şiir geleneğinin en yetkin temsilcisi Nedim olmuştur. Nedim bir taraftan gördüğü ve yaşadığı eğlenceye dayalı hayatı, diğer taraftan da yaşadığı çevre içinde karşısına çıkan güzelleri, kadınları, kızları, civanları sevmiş ve bunları şiirlerine yansıtmıştır. Sadece kadınlara karşı duyduğu aşktan değil, hemcinslerine karşı duyduğu beğeniden de söz etmiş, yaşadığı “an”lardan bahsetmiştir. Bu özellikler ona “Nedimane” vasfını kazandırmıştır. Bu şiirlerin temelinde de hadari şiir geleneği yatmaktadır.

    İslamiyet'in peygamberi Muhammed'in döneminde, ölçülü ve uyaklı bir dili olan Kur'an'ın özel bir yeri vardı. Seci denen uyaklı Kuran dili özellikle ilk surelerde şiir düzeninde, çok duygulu ve etkileyicidir. Önceleri şairlere karşı tavır içinde olan Muhammed daha sonra toplumdaki etkilerini görerek onlarla iyi ilişkiler içine girmiş, İslamiyet'in savunuculuğunu yapan şairlerle dostluk kurmuştur. Bunlardan Hassan bin Sabit Peygamber'in şairi sanını almıştır.

    Emeviler döneminde şiir dinsel konuların dışına çıkarak gündelik yaşamla da ilgilenmeye başladı. Ömer bin AbdullahHaris bin HalidAbdullah bin Ömer Cerir ve Ferezdak gibi şairler günlük yaşamla ilgili şiir ve yergileriyle ün kazandılar.. 

    Etkili ve güzel konuşma sanatı olarak ifade edilen hitabetin, muhatabı olan insan kitlelerini etkilemesi ve onları istenilen amaca sevk etmesi, onun insan haya-tında oynadığı role ve büyük bir değere sahip olduğunu göstermektedir. İnsanlık tarihi incelendiğinde eski Yunan ve Roma döneminde hitabetin ileri seviyede geliştiği gözlenmektedir. Yazılı bir edebiyatı bulunmayan Câhiliye Arapları sözlü edebiyata değer vermişler, hemen hemen bütün eserlerini hitabetle kalıcı hale getirmişlerdir. İslâmiyet sayesinde bir kat daha güçlenen hitabetin Emevi devrinde doruk noktasına ulaştığı müşahede edilmiştir. Bundan dolayı İslâm edebiyat tarihinde Emeviler dönemi hitabetine dair örnekler, Emevi döneminin zengin edebî arşiv hazinesini ortaya çıkartmıştır. Emeviler, hitabeti devletin siyasetini planlama ve resmi görüşlerini halka kabul ettirmek için kullanmıştır. Emevi döneminde hitabetin kat ettiği mesafe Abbasiler döneminde bile göze çarpmamaktadır. Çünkü Abbasiler ilmî faaliyetleri araştırma gayesiyle diğer dillerden Arapçaya tercümeye daha fazla önem vermişlerdir.

    İslâm tarihinde Râşid Halifeler döneminden sonra iktidara gelen ve yaklaşık bir
    yüzyıl devam eden Emevîler döneminde idarî, siyasî ve askerî sahalardaki geliş-
    meler kadar bilim, kültür ve sanat hayatındaki gelişmeler de dikkatle incelenmesi
    gereken bir husustur. Bu çalışmanın, birden fazla bilim adamının bir araya ge-
    lerek; birbirinden farklı klasik kaynaklardan ciltlerce eseri ve çağdaş çalışmaları
    tarayıp değerlendirerek oluşturulduğu ve bir ihtiyacı karşılamak üzere akademik
    bir kaygı gözetmeksizin kaleme alındığı anlaşılmaktadır. Emevîler dönemi, ilim,
    kültür ve sanat hayatını konu edinen bu çalışma, şüphesiz kültür tarihimizin en
    önemli ve en tartışmalı dönemlerinden birine ışık tutmaktadır.
    İrfan Aycan, M. Mahfuz Söylemez, Ramazan Altınay, Fatih Erkoçoğlu ve Nizamettin
    Parlak’ın birlikte kaleme aldıkları bu kitap, 2003’te İlâhiyât yayınlarından Ankara’da ba-
    sılmıştır.2 Daha sonra Ankara Okulu Yayınları tarafından 2011 yılında yayımlanmıştır.3
    En son 2017 yılında Otto Yayınları tarafından tekrar gözden geçirilerek yayımlanan bu
    çalışmada, klasik siyasi tarih yoğunluklu kaynaklardan daha ziyade kıssa, menâkıb, ede-
    biyat, siyer, vefeyât, tabakât, dil, şiir, şarkı, müzik, coğrafya, seyahat, hıtat, ensâb, haraç
    ve emvâl kitapları gibi kaynaklara yönelindiği belirtilmektedir. Zira siyasi tarih dışındaki
    çalışmaların, siyasi tarihi daha iyi kavramamıza yardımcı olacağı hususu dikkat çekmektedir.