Bölüm anahatları
-
Menâkıbu’l-Ârifîn, on bölümlük bir eser olup sırasıyla a) Mevlâna’nın babası Bahâuddin-i Veled, b) Burhânuddin Muhakkık-i Tirmizî, c) Mevlâna Celâluddin, ç) Şems-i Tebrîzî, d) Selâhuddin-i Zerkûb, e) Hüsâmüddin Çelebi, f) Sultan Veled, g) Ulu Ârif Çelebi, ğ) Emir Âbid Çelebi ve h) sonrakiler hakkındaki menkıbevi bilgileri bir araya getirmiştir.
Ulu Ârif Çelebi’nin talebi üzerine Ahmed Eflâkî tarafından h. 718/1318’de başlanıp 754/1353’te (36 yılda) tamamlanan eserin müellif tarafından yapılmış iki ayrı telifi vardır ve eseri neşreden Tahsin Yazıcı’ya göre nispeten muhtasar birinci telif, daha mufassal olan ikinci telifin müsveddesi mesabesindedir. İkinci telifte yazar Ulu Ârif Çelebi’nin ve ondan sonra gelen birkaç kişinin menkıbelerini de eklemiştir. Ayrıca ikinci telifte önceki teliften farklı pasajlar göze çarpmaktadır.
Tahsin Yazıcı, Türk Tarih Kurumunun talebi üzerine Menâkıbu’l-Ârifîn’i ikinci telifi esas alarak ve Türkiye nüshalarını karşılaştırarak iki cilt halinde neşretmiş ve bu neşre dayanarak Türkçeye çevirmiştir.
Mevlâna’nın vefatından yaklaşık yarım asır sonra kaleme alınan Menâkıbu’l-Ârifîn, Eflâkî tarafından birçok sözlü ve yazılı kaynağa dayanılarak telif edilmiştir. Özellikle Sultânu’l-ülemâ Bahâuddin-i Veled ve Burhânuddin Muhakkık-i Tirmizî hakkında verilen bilgiler ve aktarılan menkıbeler, tahminen çoğunlukla yazılı kaynaklardan ve kısmen de Sultan Veled gibi şahsiyetlerin anlatımlarına dayanılarak yazılmıştır. Mevlâna hakkındaki bilgiler de genellikle Sultan Veled’in İbtidâ-nâme (Veled-nâme) ve Ma‘ârif, Şems-i Tebrîzî’nin Makâlât, Sipehsâlâr’ın Risâle adlı eserlerine dayanmaktadır. Eserde Şems-i Tebrîzî’nin eserinin “takriben üçte biri olduğu gibi nakledilmiş” (Yazıcı 1976: s. 21), ayrıca Mevlânâ’nın manzum ve mensur eserlerinden de yararlanılmıştır. Müellif, derlediği bilgileri kendi algı ve anlayışı doğrultusunda işlemiş, o günkü Mevlevîlerin selikalarına uygun bir tarzda bezemiştir.
Menâkıbu’l-ârifîn’deki şiir alıntıları
Menâkıbu’l-Ârifîn’de özellikle Mevlâna’nın Mesnevi’si ve Divân-i Kebîr’inden, Mevlâna’nın bu iki eserinden başka Sultan Veled’den ve başka şairlerden de beyitler nakledilmiştir.
Özellikle Mesnevi’den ve Divan-ı Kebir’den nakledilen beyitler, Mesnevi’nin nesiler boyunca nasıl anlaşıldığına, en azından müritler çevresinde Mesnevi beyitlerinin, bir dereceye kadar da Divan-ı Kebir gazellerinin nasıl algılandığına dair yararlı dayanaklar sunmaktadır. Aflâkî’nin bazı gazel, beyit ve rubailerin vürut sebepleri olarak gösterdiği olay ve olguların gerçekliği konusunda kesin ve ikna edici bir yargıya ulaşmak güçse de bu aktarım ve bağlamlardan çıkan sonuçlardan biri, Eflâkî’nin, Mevlâna’nın beyitlerini manevi ve soyut değil, daya ziyade maddi ve somut olarak algılamaya ve anlamlandırmaya eğilimli oluşudur. Eflâki, Mevlâna’nın zamanlar ve mekânlar üstü bir söylemle dile getirdiği sözlerini zamanın ve mekânın içine çekmekte, o sırlar âlemine ait terennümleri belirli, somut ve çoğu zaman da sıradan olaylarla ilişkilendirmektedir. Bu da Mevlâna’dan sonraki Mevleviler arasında, üstelik onların seçkin zümresi içinde Mevlâna’yı okuma anlamada kimi ciddi sorunların baş göstermeye başladığına işaret etmektedir. Hata bu emareleri Sultan Veled’in eserlerinde de tespit etmek mümkündür.
Tahsin Yazıcı’nın da belirttiği gibi, eserde müellifin kendine ait beyit bulunmamaktadır (Yazıcı 1976: 11). Hatta bazen Mevlâna’nın dost ve müritlerinden naklen anlatılan bazı hikâyelerde bazı rekik beyitlerin Mevlâna tarafından nasıl sûfiyâne bir yorumla anlamlandırıldığı da dile getirilmektedir
