Bölüm anahatları
-
Orta Doğu’da son yıllarda baş gösteren ayaklanmalar gündeme gelmeden önce, sanatçılar bölgedeki değişken ruh halini eserlerine yansıtıyordu zaten. Bugün çok sayıda uluslararası yatırımcı ve sanatseverin dikkatini yönelttiği eserler haline geldi bunlar.
Son on yıl içinde yatırımcılar ve koleksiyoncular rekor sayıda ve rekor fiyata bölgesel eserleri satın aldı. Bugünlerde de Doha’daki Sotheby’s ve Dubai’deki Christie’s müzayede evleri sık sık yeni rekor satışlara tanıklık ediyor. 2012-2014 yılları arasında Dubai’deki sanat eserlerinin satışı iki katına çıkarak 30 milyon dolara yaklaştı.
Son yıllarda dünya sanat pazarında İslam kültürü/geleneği üzerinde gelişmiş sanat yeniden önem kazandı. Ortadoğu sanat piyasasına hızlı bir giriş yaptı ve merkezler arasına Kahire, Şam, İstanbul, Tahran, Lahor, Dubai, Abu Dabi de eklendi. Bu durum küreselleşmenin getirdiği doğal sonuç olarak yorumlansa da batının kendine yeni pazar arayışının bir uzantısı olduğu da biliniyordu. Bu durum profesyonel çevrelerce bazı kavramların gündeme gelmesini bazılarının ise güncellenmesini sağladı. Nicolas Bourriaud’nun 2009 yılında ortaya attığı altermodern kavramı yine aynı yıl Hamid Dabashi’nin Post oryantalizm üzerine yazdığı kitap sanatta yeni trendlerin neden-sonuç ilişkilerini ve kendi içinde yaşadığı doğu batı birlikteliği gibi görünen ancak yine doğuyla batıyı bir anlamda da karşı karşıya getiren görüşleri ve tanımlamalarıyla önemliydi. 11 Eylül ve sonrasında yaşanan savaşlar/problemler İslam kültürünün ve dolayısıyla sanatının yeniden merkeze oturmasına, ilginin artmasına neden oldu. Bunu Avrupa’da da tetikleyen ise İslami nüfusun düşündürücü ölçüde büyümesiydi. Tarihçiler ve sosyologlar son yıllarda Fransa, Almanya, İngiltere, İspanya ve Hollanda’da da Müslüman nüfusun büyümesinin ve söz konusu kültürün çok yakınlarında olmasının Amerika ile birlikte konuyu merkeze almalarını kolaylaştırmıştı/sağlamıştı. Bu ilgi neticesinde son yıllarda birbiri ardına açılan konseptli sergiler, Transglobe, Bidoun, Canvas gibi Ortadoğuya odaklanan yayınevleri ve çıkardıkları dergi ve kitaplar… Amerika ve Avrupa’da bilim çevrelerince Orta Doğu’yu ele alan toplantılar, Çağdaş sanatı elinde tutan Tate Modern, Moma, Royal Ontario gibi müzelerde yapılan etkinlikler ve toplantılar, 2009 yılında duruma somut bir şekil kazandırdı.
Büyük kısmının ortak yanı batının doğuya alışık olduğu perspektiften bakmayı/değerlendirmeyi sürdürüyor olması ve bunu şekil değiştirmiş bir oryantalist havaya sokmalarıydı. Bu akım sinemaya da sıçradı. Aslında sinema daha akıllıca bir denemeydi çünkü hedef kitle sınırlı bir çevrede kalmayacaktı. Dünyada izlenme rekorları kırmış 90’ların “avangart” dizisi Sex and The City geçtiğimiz yıl büyük bir hâsılatla dünyayı feth etmişti. İkinci bölümü bu durum için biçilmiş kaftandı. İddialı bir Hollywood filminde seçilen yer Abu Dabi olmuştu. Zenginlik, lüks, zevk sefayı temsil eden bu yerde kültürü ve İslami yaşam şekli/yasakları açıklıkla eleştirildi. Müslüman toplumda kadın batılı kadınla tek taraflı bir çizgide karşılaştırıldı. Film bir önceki kadar beğeni toplamadı ve birçok eleştirmen tarafından olumsuz şekilde masaya yatırıldı. Buna rağmen ekonomik, politik, sosyal bağlamda farklı nedensellik içinde güncellenmiş anlayış tüm dünyaya sunulmuş oldu. Uluslararası çağdaş sanat piyasasında ise sinemaya göre daha sınırlı bir kitle mevcuttu ancak ciddi bir çalışma burada da söz konusuydu. Moma’nın direktörü Glenn Lowry(1) tarafından verilen konferans değerlendirme açısından ele alınması gereken bir toplantıydı. Ghada Amer, Kader Attia, Kutlug Ataman, Shirin Neshat, Nezahat Ekici gibi isimlerin önemli bir figür olarak değerlendirilmesi doğuya ilginin sonucu olarak açıklanabilir iken çalışmalarının sadece İslam sanatında yasaklar ya da kadının yeri/olma(ma)sı vs. gibi batının bilindik eleştirisel bakışı altında okunması rahatsız edici olsa da konuşmaya yazar ilginç bir noktayla devam eder. Yazar tüm bu sanatçıların ortak özelliğinin uzun yıllardan beri yurtdışında yaşayan ve kendi kültürlerine dışarıdan bakan isimler olduğunu belirtir. İşte bu noktada alışık oldukları tavrın onay gördüğü düşüncesi bir anlamda onaylanmış olmaktadır. Bilindiği gibi oryantalizm, Doğu kültürleri, dilleri ve hayat tarzları üzerine “Batı merkezli ve Batı kökenli” araştırma alanlarının tümüne verilen ortak isimdir. Oryantalizm, ilk olarak on dördüncü yüzyılın başlarında Viyana Kilise Konseyi tarafından oryantal dillerin ve kültürlerin anlaşılmasını teşvik etmek için bir dizi kürsü kurulmasıyla ortaya çıkmıştır. Oryantalizmi teşvik eden ana itici güç ise ticaret, rekabet ve askeri çatışma olmuştur. Ancak Avrupa’da detaylı oryantal toplum araştırmalarının yayınlanması ve modern oryantalist akımın doğuşu on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllarda gerçekleşmiştir. Uzun yıllar İngiltere ve Fransa’da devam eden akım II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’yi de etkisi altına alır. İslam mimarlığı ve sanatı açısından zengin kentlere yapılan geziler ve yayınlanan anılarla kısa sürede bir modaya dönüşen oryantalizm akımı yayılma alanı ise Kuzey Afrika ve o dönemde Osmanlı İmparatorluğu’na ait Ortadoğu topraklarıdır. Edward Said’in söylediği üzere Batı söz konusu Doğu topraklarında sadece Müslüman Doğuluları yakından tanıma ve gerçekleri aktarma amacı gütmez. Her millet kendine göre bir anlayış ve bakışla yola çıkar ve kendi “doğu”sunu yaratır. 11 Eylül sonrasında siyasi ve ekonomik nedenler sebebiyle ortaya çıkan İslam kültürüne odaklanma tıpkı Said’in söylediği şekilde yeniden gündeme geldi ancak elbette bugün eskisine benzer bir anlayış içinde gelişmiyor. Din üzerinden gelişen bir durumu var. Bu durum bölge tanımlamasının altını çizdi ve 2000’ler Middle East Contemporary Art (Ortadoğu Çağdaş Sanat) başlığını tescilledi. Hamid Dabashi’nin post oryantalizmi ile Nicolas Bourrioud’un küreselleşmenin doğal sonucu olarak ele alınan altermodern kavramı bugünkü sanatsal portrenin analizi için iki önemli kaynaktır. Tabii bu çerçevede İstanbul Modern’in düzenlediği Gelenekten Çağdaş’a sergisi önemliydi. Ancak yapılan tartışmalar modernizm/Türk modernizmi üzerinden sınırlı/geri bir noktada kaldı. Sergi, bununla birlikte bahsi geçen çerçevede de değerlendirilmeli köklü bir gelenekle beslenen “orijinal”, “yeni” ve “çağdaş” bir Türk sanatının varlığının altı çizilmeliydi.KAYNAK: http://www.lebriz.com/pages/lsd.aspx?lang=TR§ionID=12&articleID=829&bhcp=1
