Bölüm anahatları

  • Yüzyıllardır bilgilerini ortaya yığmakla uğraşan insanlığın bugün geldiği nokta, ağırlıklı olarak bile belli bir kesim ya da ırkın katkısından söz edilerek ele alınamıyor. Öyle çok transfer ve akış olmuş ki milletler arasında, bunların yalnızca bir bölümünü ve tematik olarak işleyen Gutas’ın kitabının bile bir yerden sonra içinden çıkmak imkânsız hâle geliyor doğrusu. İnsanlık sürekli birbirinden devralmış, birikim sürekli el değiştirmiş ama tekelleşmemek şartının kaçınılmazlığıyla.

    İslam mütefekkirleri ve hükümdarlarının binli yıllara gelinmeden başlattıkları ve henüz Avrupa’nın hakiki bir karanlığı yaşadığı zamanlardaki ilim hareketleri, halk algısındaki ilerleme şöyle dursun, bilimsel olarak da aydınlatılabilmiş sayılmasa gerek. Yakın yıllarda Fuat Sezgin’in hızlı bir atılımla üst üste birkaç tuğlayı koymasının ardından bu algı hızlanmışsa da eldeki materyalin büyüklüğü ve vüsatinden bahseden makale ve kitaplar, müstahak bir tanıtımın henüz yapılamadığını söylüyor bize. Geçtiğimiz haftalarda Konya’da gezdiğimiz Bilim Merkezi gibi teşekküllerin sayısının bir hayli artması lazım bu İslam bilim tecrübesinin ortaya dökülüp tanıtılması için.

    Toplumlar kültürleriyle kimlik kazanırlar. Kültür, millî dilde ifadesini bulur, millî dille korunur ve nesilden nesle aktarılır. Dil, kültürün diğer bütün boyutlarını içeren ana unsurdur. Kültürün bilim, düşünce, sanat, hukuk vb. boyutlarının tamamı dilde doğar; hatta dil ile doğar denilebilir. Her kültürün zenginleşmesi; dinamizmini, yaratıcılığını ve özgünlüğünü koruyup sürdürebilmesi ve her zaman çağdaş kalabilmesi; kendi öz düşünce varlığını dikkate almak kaydıyla diğer bütün kültürlerin temel eserlerini kendi diline çevirmesine ve bunları özümleyebilmesine bağlıdır. Kültürün temel dinamiklerinden birisi olan bilimsel araştırmalarda da durum aynıdır. Her hangi bir bilim dalında yaratıcı olabilmek ve özgün bilgi üretebilmek, ancak o alanın bilinenlerinin tamamının bilinmesi ve bilinmeyenlerinin de tespit edilmesi; sonra da bu bilinmeyenlerden birinin bilimsel araştırmalarla bilinir hale getirilmesiyle mümkündür.

    Bir bilim insanının ya da herhangi bir entelektüelin, bir kaç yabancı dil bilse bile, alanıyla ilgili olarak dünyanın bütün dillerindeki, -en azından en çok eser bulunan önemli diller-deki- bilinenlerini öğrenmesinin ne kadar zor, hattâ imkânsız olduğu açıktır. Bu durumda, bilinen ya da bilinmeyenlerin tespiti de, özgün ve yeni bilgi üretimi de zorlaşacaktır.

    Bu sorunun çözümü, ancak -Ortaçağ’da İslam Dünyası’nda ve Yeniçağ’da Avrupa’da örneklerine rastlandığı üzere- yoğun ve sistemli tercüme faaliyetleriyle, farklı kültürlerin temel düşünce, bilim ve sanat eserlerinin millî dile aktarılmasıyla mümkün olmaktadır.

    Zamanında bu tür faaliyetler öncelikle düşünce seçkinlerini, ileri eğitim düzeylerindeki bilginleri etkilemekteydi. Ancak günümüzde eğitimin yaygınlaşması, bilimlerin ve nitelikli bilim eseri verilen dillerin çoğalması, tercümenin daha geniş okuyucu kitlelerine ulaşmasını zorunlu kılmıştır. Çeviri hareketi ile birlikte, düşünce, bilim ve sanat alanında evrensel bilgiy-le temasa geçilmesi sayesinde, ülkenin gençleri daha ortaöğretim ve lisans öğrenimi sırasında bu eserlerle tanışabilecek, onları eleştirip kendi dilinde tartışabilecek, kendi yerel kültür dinamikleriyle yoğurup özümleyebilecek ve evrensel ölçekte bilinmeyenleri bilinir hâle getirmek üzere araştırmalara başlayacak, netice itibariyle evrensel ölçekte özgün ve yeni bilgi üretebilecektir.