Bölüm anahatları
-
Beynabeyn / Geçiş süreci
Sebk-i Azerbaycânî
Orta Klasik Dönem (V. yy. ikinci yarısı-VI. yy./XI-XII. yy.)
Sebk-i Beynâbeyn ve Sebk-i Azerbaycânî akımlarının egemen olduğu bu dönem, ilk klasik dönemle son klasik dönem arasında bir geçişi temsil eder.
Siyasi ve kültürel oluşumlarıyla birlikte bu döneme bakıldığında dönemin son derece hareketli bir zemine oturduğu görülür. Selçuklu egemenliğinin bu dönem edebiyatının şekillenişinde önemli etkisinin bulunduğu bir gerçektir. İlk dönemlerde Selçuklu sultanlarından pek iltifat görmeyen şiir, zamanla Selçuklular için imparatorluğun gereklerinden olarak algılanmaya başlanmıştır. Selçuklu sultanlarının edebiyat ve bilime büyük önem verdikleri bilinmektedir. Sırf Nizâmiye medreselerinin varlığı bile Selçuklu döneminin bilimsel hareketliliğini görmemize yetmektedir. Bu medreseler dilden edebiyata, kültürden bilime pek çok alanı etkisi altına almıştır. Bu dönemde ortaya çıkan dinî ve siyasi hareketlerin (örneğin İsmâiliyye hareketinin) edebiyata yansımadığını düşünmek imkânsızdır.
Selçuklularla eş zamanlı olarak İran'ın çeşitli bölgelerinde hüküm süren Atebekler de İran edebiyatı açısından gözardı edilemez siyasi oluşumlar olarak değerlendirilmelidir.
Orta klasik dönemin en belirgin özelliği, belki de saray şairliğinin şairlerin gözünde itibar kaybına uğramasıdır. Elbette bu itibar kaybı pek çok şairi saray şairliğinden uzaklaştırmış değildir. Bu dönemde saray şairliğini, başka bir deyişle methiyeciliği seviyesiz bir meslek olarak görenlerin başında Nâsır-ı Husrev ve Senâî gelmektedir. Aslında saray şairliğini küçümseyici yaklaşımın köklerini, her yönüyle Fars edebiyatının temellerinin atıldığı birinci dönemde, yani ilk klasik dönemde aramak gerekir.
Orta klasik dönemde, daha önce belirttiğimiz gibi saray şairliğinin itibar kaybına uğramasının saray şairliğini ve methiyeciliği gözle görülür bir biçimde zayıflatmaması ise dönem açısından ilginç bir özellik olarak kaydedilmelidir. çyle ki methiyeciliği yermekle birlikte bu işi oldukça ileri götürerek sürdüren şairlerin varlığına tanık olmaktayız. Bu şairlerin tipik bir örneği, övgü yazdığı kişilere abartılı sözlerle insan üstü konum atfetmede oldukça cömert davranan Enverî'dir[6]. çte yandan methiyeciliği elinin tersiyle itip hikmetli şiirler yazmaya yönelen Senâî'nin de zaman zaman saraya yöneldiğini görmekteyiz. çrneğin o, fikrî ve felsefî temeller üzerine kurduğu ünlü eseri Hadîkatu'l-Hakîka'yı Behrâm şâh'a ithaf etmiştir[7]. Bununla birlikte Senâî'nin bu yaptığı saray şairliği kapsamında değerlendirilemez. Aslında o dönemde Senâî'nin bu hareketi şairler için makuldür.
Bu dönemin belirgin özelliklerinden olarak bahsettiğimiz bu özelliğin, yani saray şairliğinin itibar kaybına uğramasının ardındaki etken, söz konusu dönemin başat öğesi durumundaki tasavvuf ve İran-İslâm felsefesidir. Tasavvufun en önemli özelliği ise dünyaya kapalı olmakla birlikte kitlelere dönük olmasıdır.
Şiirde İslâm'dan sonra şekillenen ve İslâm'ın İran'a özgü yorumlanışı diyebileceğimiz şairâne felsefenin ilk temsilcisi olarak Senâî'yi görmekteyiz. Bu felsefeyi benimseyen sonraki bazı şairlerde (Attâr, Mevlânâ ve Sa‘dî) Senâî'nin etkisini gözlemlemek mümkündür.
Orta klasik dönemde bir yandan İslâm düşüncesi egemenlik alanını genişletirken, öte yandan İslâm öncesi İran düşüncesi de son derece rafine bir biçimde edebiyatta yer almayı sürdürür. Hakânî ve Nizâmî adları bu konuda ilk akla gelenlerdir. Aslında Senâî de eski İran düşüncesiyle yeni İran (İslâm) düşüncesinin bir kesişmesini ifade etmektedir.
Senâî Hakkında Not:
Hakîm Senâî-yi Gaznevî, tasavvufî şiir geleneğinin gerçek anlamda öncüsü olarak kendisinden sonra gelen sûfi şairleri derinden etkilemiştir. Senâî’den önce tasavvufî duyuşla dubeytiler ya da rubailer söyleyen kimi sûfiler olmuşsa da, Farsçada tasavvufu şiirle buluşturan ilk şair Senaî’dir. Bu ise onu, bu gelenekte ilk sıraya yerleştirmektedir. Senâî’den sonra Farsça şiirde büyük şairler arasında önemli bir yer edinmiş olan Attar ve Mevlâna, Senâî’nin öncülüğünü benimsemişler ve şiir alanında ona “pîr” gözüyle bakmışlardır.
Mevlâna, Attar’dan sonra yetişen bir sûfi şair olarak hem Senâî’den, hem de Attar’dan etkiler ve izler taşımakta, şiirinde her iki şairi de kendine manevi öncü olarak görmekte, hatta Menâkıbu’l-Ârifîn’de geçen bir rivayete göre, bu iki şairin eserlerinin okunup anlaşılmasını, kendi eserlerinin anlaşılması için ön koşul gibi görmektedir. Menâkıbu’l-Ârifîn’de yer alan cümle şöyledir:
“Attar’ın sözlerini ciddiyetle okuyan, Senâî’nin sırlarını, Senâî’nin sözlerini itikatla okuyan ise bizim sözlerimizi anlar ve onlardan faydalanır[i].”
Bununla birlikte, Mevlâna’nın daha çok Senâî’den etkilendiği söylenebilir. Mevlâna’nın yetiştiği çevrede de Senâî’nin çokça okunan bir şair olduğu bilinmektedir.
[i] Ahmed Eflâkî, Âriflerin Menkıbeleri, Çev. Tahsin Yazıcı, Milli Eğitim Bakanlığı, 2. bs. İstanbul 1989, C. I, s. 496.
