Bölüm anahatları

  • Sebk-i Irâkî-II


    VII./XIII. yüzyılda orijinal eserleriyle şiir tarihine geçen şairlerin ardından VIII./XIV. yüzyıldan başlayarak geçmiş dönemlerin şiirini sentezleme çabalarının arttığına tanık oluruz. Son klasik dönemin son iki yüzyılında Hâfız ve Câmî gibi şairlerin bütüncü bir çaba içine girdiklerini söyleyebiliriz. Bir başka deyişle şairler, klasik şiirin bütün yönlerini kendi şiirinde toplama çabasına düşmüşlerdir. Ancak bu çabada Hâfız'ın başarısını yakalayan başka bir şaire rastlanmaz.

     

    Hâfız'ın asıl stratejisi, kendi şiirinde bütün edebî geleneği bir araya getirmek ve bu geleneğin birbirinden ayrı durumdaki tüm parça ve biçimlerini birleştirmektir[9]. Hâfız bunda başarılı olmuş ve bir çok sesi ve eğilimi şiirinde bir araya getirmiştir. O, bütüncü bir üslupla ve tıpkı şeffaf bir mercek gibi önceki bütün tayfları şiirinden geçirir ve bir noktada toplar. Bu nokta onun gazelidir ve onun gazeli anlamsal ve sanatsal açıdan bütün yönleriyle Farsça gazelin en yoğunlaşmış örnekleridir. Hâfız, aristokrat şiiri de diyebileceğimiz saray şiirini sürdürmekle birlikte, bu şiiri bir yandan halk ve tasavvuf şiiri geleneğiyle, bir yandan da saf lirik şiir geleneğiyle birleştirmiştir. Böylece o, İran şiirinde ilk kez olarak “memduh”u tıpkı bir “maşuk” gibi övmüş, bir başka deyişle “gazel içinde kaside yazmıştır”.[10] Bu şekilde iki ayrı şiir biçimini anlamsal olarak bir araya getirmiştir. Bunun yanında Hâfız, orta klasik dönemde gazelin revaç bulmasının önemli nedenlerinden olan tasavvufî gazel geleneğine de bağlı kalmıştır. Bu bakımdan onun gazelinin üç boyutlu olduğunu söyleyebiliriz. Hâfız'ın farklı çevrelerce farklı değerlendirilmesinin, bir başka deyişle onun şiirindeki ihamın nedeni de bu üç boyutlulukta yatmaktadır.

     

    Klasik dönemin son yüzyılı olan IX/XV. yüzyıla gelindiğinde şiir adına iyimser olmaya neden sayılabilecek bir harekete rastlanmaz.  IX/XV.  yüzyılda şaşırtıcı boyutlara ulaşan taklitçilik ve nazirecilik, edebi-felsefî düşünce alanında bu yüzyıllardan daha önce başlamış olan, fakat etkisini ancak son klasik dönemde tasavvuf, edebiyat ve felsefenin sığlaşması biçiminde göstermeye başlayan yüzeyselleşmeyle örtüşmektedir. Bu dönemde artık genelde edebiyat, özelde şiir teknik bir oyuna dönüştürülmüş, yazarlar ve şairler edebî ürünlerinin dış yapısını süslemekte abartılı bir tavır sergilerken iç yapıyı neredeyse göz ardı etmeye başlamışlardır.

     

    Bu yüzyılın en önemli şairi olan Câmî, Hâfız gibi “bütüncü” bir çaba içine girmişse de onun çabası bir hareket değil, ancak bir kıpırdanma olarak değerlendirilebilir. Câmî, bütüncü bir tavırla, İran şiir geleneğinin bütün yönlerini şiirinde toplamaya çalışırken kendisinden önce değişik şiir biçimlerinde zirve olan şairlerin eserlerine nazire yazmaktan pek öteye gidemez. Yazdığı eserler büyük ölçüde başarılı olarak değerlendirilse bile, bunlar sayesinde klasik şiirin ihyasından söz edemeyiz.

     

    Son klasik dönemin ikinci yarısında tezkireciliğini eski dönemlerden daha çok revaç bulduğu gözlemlenir. Bilimsel temellere oturmasa da şiir eleştirisi yine bu dönemde gelişme gösterir.

     

    Son klasik dönemin ikinci yarısının en çok hatırlanan şairi Câmî için “hâtemu'ş-şuarâ” nitelemesi yapılır. Elbette bu hâtemu'ş-şuarâlık, “Sebk-i Horasanî için geçerlidir[11].” Klasik şiirin Câmî ile bittiği görüşü genel kabul gören bir görüştür ve Cami'den sonra klasik şiir temsilcileri arasında dikkate değer bir isme rastlanmaması bu görüşü güçlendirmektedir. Câmî'nin önemi belki de “eski şairlerin yürüdükleri yolun yeni baştan yürünmesinin yararsız olduğu”nu[12] kendi tecrübesiyle ortaya koymasında yatar. Câmî'nin bu tecrübesi sonraki şairleri yeni arayışlara yönelmede etkilemiş olmalıdır.

     

    Ayrıca Câmî'nin bazı gazellerinde yeni ve orijinal söyleyişlere rastlanmaktadır. Bu bakımdan Câmî'yi klasik dönemin ardından yeni bir dönemin habercisi sayanlar ve Sebk-i Hindî'nin izlerini Câmî'nin gazellerinde arayanlar[13], böylece bir bakıma haklı sayılabilirler.

     Hâfız-ı Şîrâzî Hakkında

    Farsçanın gizemli şairlerinden olan ve şiirinin gücü nedeniyle “Lisânü’l-Gayb” (gaybın dili) diye anılan Şemsuddin Muhammed Hâfız-ı Şîrâzî’nin hayatı konusunda çok az bilgiye sahibiz. Mevcut bilgiler de tıpkı şiiri gibi müphemdir. Şiirindeki çok yönlülük ile anlam ve imge zenginliği onu en çok tartışılan şairlerden biri haline getirmiştir. Hâfız hakkında ortaya konulabilecek en kesin yargı, onun klasik Farsça gazelin zirvesini temsil ettiğidir. Hatta daha da ileri gidilerek denilebilir ki o, klasik şiirde kaside ve gazeli birleştiren, daha doğru ifadeyle kasideyi gazele ilhak eden bir şairdir. O, çoğu zaman gazele kasidenin görevini de yüklemiş, bunu yaparken şiirden taviz vermemiştir. Hâfız’dan sonraki bütün gazel şairleri bir şekilde onu göz önünde bulundurmuşlardır. Hâfız, öyle bir şiirin şairidir ki her okuyucu onda kendine dair bir anlam bulur. Bu nedenle onun şiiri hakkında birbiriyle çelişen yargılara rastlamak mümkündür.

    Osmanlı döneminde okumuş kesimin en çok okuduğu İran şairi olan Hâfız’ın divanı, medreselerde ve mahfillerde okunup tartışılan ve en küçük kütüphanelerde nüshaları bulunan eserlerdendir. Hakkında dünyaca da muteber olan Türkçe şerhler yazılmıştır. Öyle ki bugün bu şerhler, İran’da bile Hâfız’ın anlaşılmasında başvurulan ciddi eserler arasında ön sıralarda yer almaktadır.

    Cumhuriyet döneminde de Hâfız’a gösterilen ilgi eksilmemiştir. Bunun bir neticesi olarak merhum Abdülbaki Gölpınarlı’nın mensur Hâfız Divanı tercümesi doğmuştur.