Bölüm anahatları


  • Mekteb-i Vukû ve Sebk-i Hindî


    Ara Dönem/Mekteb-i Vukû’

    10/16. Yüzyıl şiiri, Sebk-i Irakî ile Sebk-i Hindi arasında bir geçiş süreci şiiri olarak belirmiştir. Şimdilerde bu döneme Hadd-i Vâsıt/Ara Dönem ve Mekteb-i Vukû’ adı verilmektedir. Timurlu hanedanının egemen olduğu 10. Yüzyılda ülkedeki karışıklık ve istikrarsızlık, kültür ve edebiyatı da bir şekilde etkilemiştir. Bu dönem şiirinde Sebk-i Hindî’nin izleri belirmeye başlamıştır. Bu süreçte Sebk-i Irâkî’nin klişe mazmun ve imgelerinden uzaklaşma eğilimi şairleri başka arayışlara yöneltmiştir.

    Bu arayışların bir sonucu olarak kimi şairler kendi bireysel gerçeklerini, kendi içsel tecrübelerini dile getirmeye yönelmişlerdir. Bu yönelişte olan şairlerin geliştirdikleri şiire sonradan “Şi‘r-i vukû” veya “vâsûḫt” denilmiştir. Bu şiir tarzının öncüsü olarak Vahşî-yi Bâfkî ismi zikredilir. Bu akımın diğer şairleri: Muhteşem-i Kâşânî, Lisânî Şîrâzî, Şeref-Cihân-i Kazvînî.

    Bu dönemde gene Mekteb-i Vukû şairi olarak değerlendirilmekle birlikte Mekteb-i Vukû’dan biraz daha farklı bir şiire imza atan Baba Figânî ve Örfî-yi Şîrâzî ise Sebk-i Hindî’nin başlangıç aşamasının temsilcileri olarak nitelenebilir.

     

    Bu dönem şairlerinin dilleri sadedir. Halk dilinde yararlanma yaygındır. Dil işçiliği güçlü değildir. Edebî sanat kullanımı ön planda değildir.

     

    Mekteb-i Vukûun Öncü Şairi Baba Figânî

    Hicri 9. Yüzyılın ortalarında Şiraz’da doğmuştur. Gençliğinde seyahatler yaptığı, ardından Herat’ta Molla Câmî’yle görüştüğü, şiirinin Câmî tarafından takdir edildiği ve bir süre Herat’ta kaldıktan sonra önce Azerbaycan’a, sonra da Horasan’a geçtiği belirtilir. Şirazlı şairlerin takipçisi olan şair, Hâfız’a yakın bir söyleyişe sahiptir ve bu nedenle “Hâfız-i Kûçek” (Küçük Hâfız) diye anılmıştır.

    Baba Figanî, ömrünün son dönemini Meşhed’de geçirmiştir. Ölüm tarihi h. 925 olarak kaydedilmiştir.

    Tezkire yazarlarının çoğu onun şiirde kendine özgü yeni bir üslup geliştirdiğine dikkat çekmiştir. Onun bu üslubu Irak şairlerince pek beğenilmemiş olmalı ki uzun bir süre Azerbaycan’da kalmıştır. Onun şiirinin Hâfız şiiriyle Sebk-i Hindî şiiri arasında bir yerde bulunduğunu söylemek mümkündür. Onun şiirinden bir dereceye kadar Örfi-yi Şîrâzî, Muhteşem-i Kâşânî, Vahşî-yi Bâfkî, Nazîrî ve Şifâyî etkilenmiştir. Sebk-i Hindî’nin büyük şairi Sâib-i Tebrîzî de Baba Figânî’ye ilgisiz kalmamıştır.

    Baba Figânî’nin gazelleri sade ve hüzünlüdür.

    Baba Figânî’nin divanı günümüze ulaşmış ve neşredilmiştir.

    ***

    Klasik dönemin parlak günlerinin geride kalmasının ardından şiirin bir bakıma içine düştüğü çıkmazdan kurtarılması amacıyla X./XVI. yüzyılda şairlerce bir takım çabalar gösterildiğine tanık olmaktayız. Bu dönemdeki çabalara genel anlamda “Mekteb-i Vukû” adı verilmektedir. Mekteb-i Vukû şairleri şiirin taklitten ve kendini tekrardan kurtarılması yolunda önemli adımlar atmışlarsa da onların yaptıkları sadece gazel çerçevesinde gerçekçiliğe ulaşma çabası olarak kaldığından beklenilen açılımı sağlayamamıştır. Beklenen yenilenme ve açılım, Safeviler dönemine rastlayan ve “Sebk-i Hindî” dönemi olarak bilinen dönemde nispeten gerçekleşmiştir.

    Safevi yönetiminin saray şairliğine pirim vermemesi, saray şiirini revaçtan düşürür. Bunun yanında Safeviler döneminin ilk yıllarında İran'da var olan siyasi ve kültürel koşullar, lirik şiir açısından da pek elverişli görünmez (Elbette bu koşullar zamanla lirik şiir için elverişli hale gelecektir). Böyle bir ortamda şairler, eski didaktik konuları yeniden işleyerek yeni bir dille sunmaya yönelirler. şiirin saraydan çıkması, şairliğin belirli bir zümrenin tekelinde olmaktan uzaklaşmasına yol açmıştır. Bunun en önemli olumlu sonucu olarak, alt tabakaların şiire olan ilgilerinin artmasını kaydedebiliriz. Safeviler döneminde şairler arasında adı geçen pek çok kimsenin toplumun çok çeşitli meslek gruplarından (kasap, nalbant, tüccar, kahvehaneci vs.) olduğu görülür. Ayrıca hâkim dinî ideoloji de dinî şiirin, özellikle de mersiye türünün gelişmesine yardım etmiştir.

    Bununla birlikte “neo-klasik” diye adlandırdığımız dönemi bu gelişmelerle tam anlamıyla açıklayamayız. Aslında neo-klasik dönem şiiri, Safeviler yönetiminin zamanla ülkede iktisadi refahı önemli ölçüde sağladığı[16], buna karşılık sarayın methiye şiirini dışladığı bir ortamda gelişmiştir. Ayrıca bu dönem şiirine İran-Hint buluşmasıyla tebarüz etmiş bir şiir gözüyle bakılabilir. Şu anlamda ki, neo-klasik dönemin önde gelen temsilcilerinin bir çoğu İran topraklarında yetişmiş olsa da hemen hemen hepsinin bir Hindistan tecrübesi vardır. Saray şairliğinin İran'da revaçtan düşmesi, saray şairlerini, bu yolu sürdürmek için yeni arayışlara yöneltmiş olmalıdır. Bu sırada Hindistan'da hüküm süren ve İran kültürünü belirli ölçüde Hindistan'a taşımış olan Hint-Timurlu yönetiminin sarayları, Fars dili ve edebiyatını teşvik eden merkezler konumundaydılar ve buralarda saray şairliği olumlu karşılık görmeye devam ediyordu. İran'da kendilerini muhatap alacak “memduh” bulamayan methiyeci şairler, hem maddi nedenlerle, hem kültürel ve sosyal nedenlerle Hindistan saraylarına yönelmeye başlarlar. Hindistan saraylarındaki maddi imkanların yanı sıra, adı geçen ülkenin çok kültürlü yapısı da bu ülkenin şairler için cazibe merkezi olmasında etkili olur.

    Öte yandan o dönemde İran, Hindistan'a göre daha üst bir kültürü temsil etmekteydi ve Hint asıllı şair ve yazarlar da Farsçayı öğrenip bu dille eser vermeyi önemsemekteydiler. Hindistan'da Fars dili ve edebiyatının canlı bir ortama kavuşmasında bu olgunun da katkısı vardır.

     

    İran'dan Hindistan'a giden şairler genellikle orada sürekli kalmıyorlar, belirli bir süre sonra İran'a dönüyorlardı. Bu bakımdan her şeye rağmen bu dönemin kültür ve edebiyatının merkezi, Safevilerin başkenti olan İsfahan'dı. İsfahan dışında Kaşan ve şiraz gibi şehirler de kültür, sanat ve edebiyat için önemli merkezlerdendi.

     

    Yukarıda belirttiğimiz gibi, Hindistan saraylarının şairleri teşvik etmeleri önemli bir husussa da bu durum neo-klasik dönemde kasidenin gazelin önüne geçmesi gibi bir sonucu doğurmamıştır. çelişkili bir ifade gibi görünse de bu dönemde gazelin egemenliğini belirtmemiz gerekecektir. Son klasik dönemde Hafız'dan söz ederken Hafız'ın bütüncü yaklaşımından söz etmiş ve onun hemen hemen bütün şiir mirasını gazelde yoğurmaya çalıştığını belirtmiştik. Belki de neo-klasik şairler gazeli bu denli öne çıkarırken hep Hafız'dan hareket etmekteydiler. Bu bakımdan Câmî'den ziyade Hafız için Sebk-i Hindî'nin habercisi nitelemesi garip kaçmayabilir.

     

    Söylediğimiz gibi bu dönemde kaside revaçta değildir. Hindistan saraylarında şiir faaliyetlerini sürdüren şairler bile övgü şiirinin vazgeçilmez kalıbı olan kasideye değil de daha çok gazele yönelmişlerdir. Bu dönem şiirinde anlam ve imgelem öne çıkarken biçim ikinci planda kalır. Aslında bu dönem şairlerinin çoğu için “beyit şairi” nitelemesi uygun düşer. şöyle ki onlar genelde tek tek beyitler yazıp bunları bir araya getirerek gazellerini oluştururlar. Gazelin en küçük birimi olan beyitler arasında anlamsal bir bütünlük aramak bu dönem şiiri için sonuçsuz bir çabadır.

     

    Sonuç olarak bu dönem, edebiyatın sokağa çıktığı, gazelin saltanat sürdüğü, imgelemin önem kazandığı ve biçimin ikinci plana kaydığı bir dönemdir. Ayrıca bu dönemde nesir alanında tezkire ve sözlük yazarlığının canlandığı gözlemlenir.