Bölüm anahatları

  • Meşrutiyet Dönemi Şiiri


    H.Ş. 1285/M. 1906 yılında Meşrutiyet devriminin gerçekleşmesi, İran tarihinde bir dönüm noktasıdır. Yirminci yüzyılda Batı uygarlığıyla tanışılmasıyla bu uygarlığın ürünü olan yeni bilimsel, teknolojik, iktisadî ve siyasi gelişmelerin ve bu cümleden olarak Fransız ihtilali, Avrupa sanayi devrimi, Çarlık Rusya’sında gerçekleşen kızıl Bolşevik devrimi gibi olayların sonuçlarının ve Osmanlı ve Rusya yoluyla –Avrupa’ya komşu olmaları nedeniyle- yeni düşüncelerin İran’a girmesinin etkisiyle İranlıların bütün bireysel ve toplumsal iş ve ilişkileri köklü değişikliklerle karşı karşıya kalmıştır. Böylelikle İranlılar, matbaanın kurulması, gazete çıkarılması ve modern bilim ve öğretim merkezlerinin açılması gibi yeniliklerden yararlanmışlar ve ülkede “tercüme hareketi” yaygınlık kazanmıştır. Toplumun düşünce ve kültür yapısının değişmesi, ülkedeki feodalite sisteminin sarsılması ve yeni siyasal ve düşünsel duyarlık ve kaygıların ortaya çıkışı ile birlikte şiirin de içerden ve dışardan, biçim ve içerik olarak değişmesi doğaldır.

    Meşrutiyet döneminde –önceki dönemden farklı olarak- şairler, toplumsal ıslahatçı ve siyasî savaşımcı kılığına bürünerek övgücülükten el çekmiş ve sarayı bırakıp sokak halkının arasına katılmışlardır. Dolayısıyla şiir dili halkın konuşma diline yakınlaşmış ve bu dönem şairlerinin şiirlerinde vatanseverlik, özgürlük –demokrasi anlamında-, kanun, batı teknolojisi, kadın sorunu gibi konular kendini göstermiştir. Başka bir deyişle meşrutiyetçi şairler karmaşık dil ve üslup, övgücülük, doğa görüngülerini betimlemek ve soyut ve genellikle de klişeleşmiş konulara yönelmek gibi hususlardan uzaklaşarak kalıpları kırmışlar ve yeni bir şiirin temellerini atmışlardır.

    Bu dönemde işçi edebiyatı –özellikle İran’ın kuzey komşusu olan eski Sovyetler Birliğindeki siyasal gelişmelerden etkilenilerek- şekillenir. Şiirde tasavvuf silikleşir, şairlerin şiirde göz önünde bulundurdukları sevgili gitgide genel, birey dışı, belirsiz ve müphem durumundan sıyrılarak dünyevî ve gerçek bir sevgili haline gelir. Çoğu teknik öğeler olumlu yönde değişip gelişir. Fakat Meşrutiyet dönemi şairlerinin şiirinde imgelem pek değişmez. Görünen o ki on yıllarca süren baskı, sessizlik ve durağanlık döneminin ardından ortaya çıkan açık siyasî ortam ve toplumun yığılmış taleplerini ve tarih boyunca dile getirilememiş konuları dile getirmedeki aciliyet ve özellikle de sokak halkıyla iletişim kurma zorunluluğu, meşrutiyet yanlısı savaşımcı ve eleştirici şairin şiirindeki imgelem öğesi üzerinde ciddi biçimde düşünmesine fırsat vermez.

    Bu dönemde Muhammed Takî Bahar (Meliku’ş-şuarâ Bahar), İrec Mirza, Ali Ekber Dihhoda, Seyyid Eşref (Nesim-i Şimâl), Ârif-i Kazvînî, Mirzâde-i Işkî, Ebu’l-Kâsım-i Lâhûtî ve Muhammed Ferruhî Yezdî gibi her biri bir açıdan üstün bir konuma sahip olan ünlü simalar şiir alanında boy göstermiştir.


    Bahar, klasik şiirin seçkin üstadı ve siyasal savaşımcı; İrec Mirza, akıcı ve sade (sehl-i mümteni) şiirleriyle yaratıcı bir şair; Ali Ekber Dihhodâ, “Lugatnâme-i Dihhodâ” gibi eşiz hazinenin yaratıcısı, gazeteci, halkçı ve siyasetçi bir şair ve yazar; Seyyid Eşref (Nesîm-i Şimâl), şair, gazeteci, halk savaşımcısı, mizah yazarı ve her zaman halkla iç içe olan biri; Ârif-i Kazvînî halkçı şair; Mirzâde-i Işkî, vatan yolunda şehit olan yenilikçi şair ve gazeteci; Lâhûtî işçi ve emekçilerin şairi; Ferruhî Yezdî hakkı söylemekten bıkmayan şehit şair.


    Meşrutiyet Şiiri Üzerine

    İran meşrutiyeti İran şiiri için önemli bir dönüm noktasıdır. Klasik dönemle çağdaş dönem arasında bir geçiş süreci olarak da görülebilecek bir şiirdir meşrutiyet şiiri. Birçok alanda dönüm noktası sayılan meşrutiyet için edebiyat alanında da benzer bir niteleme yapmak mümkündür. Meşrutiyet dönemi, eski ve yeni ayrımının edebiyatta ve dolayısıyla şiirde ilk kez belirginlik kazandığı bir dönem olması açısından dikkate değerdir. Bu cümlelerden, bu dönemde edebiyatta büyük bir hamle gerçekleştirildiğine, meselâ şiirde bir çığır açıldığına bir vurgu anlaşılmamalıdır. Bu dönem, bir ara dönem veya geçiş dönemi olarak her şeyin farklı bir yöne doğru hareket ettiğinin işaretlerini taşımaktadır. Konumuz şiir olduğu için şiir üzerinden konuşacak olursak, İran şiiri, bu dönemde bütün tarihinde olmadığı kadar halka yakın bir şiir olmuştur. Bunun en önemli sebebi, belki de, sosyal, siyasi ve iktisadi bakımdan buhranlı bir dönemden geçen ülkenin okumuş yazmış kesimlerinin sorunları konuşma, halkı bilinçlendirme ve failleri ifşa etme yolunda bildikleri en iyi vasıtayı kullanmalarıdır. Birçok kesim, bu dönemde yayımlanan gazeteler yoluyla dönem edebiyatıyla ve dolayısıyla şiiriyle tanışmıştır. Bir de şu sebebi göz ardı etmemek gerekir: Dünya değişmiş, geçmişe nazaran iletişim hızlanmış, milletler arası alışverişler çoğalmış, dünyanın farklı yerlerindeki fikirler farklı yerleri etkiler hale gelmiştir. Bir de buna o dönemde batı ülkelerinin doğu ülkelerine nisbetle daha fazla gelişmiş olmalarının doğulularca görülmesini ve bu izlenim sonucunda öz sorgulama ve özeleştiri eğiliminin yaygınlaşmasını eklemek gerekir. Kafkaslarda ve Osmanlı topraklarında, özellikle İstanbul’da çeşitli vesilelerle, daha çok da ticaret, tahsil ve İran’daki yönetimle ters düşmek gibi nedenlerle bulunan İranlılar, Avrupa’da yaşanan gelişmelerden daha rahat haberdar oluyorlardı. Bu durum onların eski edebiyata keskin eleştiriler yöneltmelerinde ve edebiyatın ve şiirin yenilenmesi gerektiği fikrini yüksek sesle dile getirmelerinde ciddi bir dayanak olmuştur. Kendi vatanı dışındaki coğrafyalardan haberdar olan okumuş kesimler, halklarını da bundan haberdar etmenin yollarını aramışlardır. Bu yolların başında kalemin geldiğini söylemeye bile gerek yoktur.

    Meşrutiyetin ilanıyla sonuçlanan fikrî ve siyasi harekette edebiyat adamlarının, özellikle de şairlerin belirleyici bir yeri olmuştur. Bu dönemin şairleri, şiirlerini vatan, özgürlük, adalet ve hukuk gibi konuların savunulduğu düzlemler olarak hizmete sunmuşlardır. Bu nedenle meşrutiyet süreci şairleri için şiirsellik kaygısı çok geri planda kalmıştır. Onların birincil kaygıları, düşüncelerini en kestirme yoldan ve en etkili biçimde kitlelere ulaştırmaktı. Dönemin aydınları, bu amacı gerçekleştirmek için bildik bir yola başvurdular: Sanat ve edebiyatı araç olarak seferber etmek. Sanat ve edebiyat türleri arasında o günün şartlarında en etkili olanı kuşkusuz şiirdi. Meşrutiyet mücadelesine etkin olarak katılan aydınların çoğu, fikirlerini halka ulaştırmada şiirden yararlanmayı akılcı ve hatta kaçınılmaz bir yol olarak gördüler. Bu nedenle de şiirde herhangi bir iddiası bulunmayanlar bile ister istemez şairler arasına katıldılar.

    Bu dönemin önde gelen şairleri: Meliku’ş-Şuarâ Bahâr, Îrec Mîrzâ, Edîb Pîşâverî, Edîb Nîşâbûrî, Edîbu’l-Memâlik Ferâhânî, Ali Ekber Dihhodâ, Seyyid Eşrefu’d-din Huseynî (Nesîm-i Şimâl), Ârif Kazvînî, Mîzâde Işkî, Ebu’l-Kasım Lâhûtî, Ferruhî Yezdî, Pervin İ‘tisâmî.

    Bu dönem şiirinde şekil bakımından klasik şiirden kopuş olmasa da içerik bakımından belirgin bir kopuş söz konusudur. Kaside, gazel, kıta, mesnevi, rubai ve müstezad gibi nazım şekilleri, dış yapı itibarıyla klasik şiirden farksız olmakla birlikte, temalar, mazmunlar ve dil büyük ölçüde farklıdır. Meşrutiyet şiirinde sıklıkla karşılaştığımız temaların çoğu, toplumsal eleştiri ana başlığı altında bir araya getirilebilecek türdendir. Geri kalmışlık ve nedenleri, ilerlemenin önündeki engeller, sosyal adalet, hukuk, hurafelerin eleştirisi, yöneticilerin ve halkın gafletinin dile getirilmesi, batıdaki ilerlemelerin örnek gösterilmesi, ilme vurgu yapılması, çalışmanın önemi, emeğe saygı, kadının durumu ve hürriyet gibi konular birçok şiirde karşımıza çıkmaktadır. Tek cümleyle söyleyecek olursak, bu dönem, siyasî toplumsal şirin doğduğu dönemdir.

    Edebî değer bakımından pek fazla bir değer ifade etmeyen dönem şiirinin edebî alandaki en önemli getirisi, kuru taklitten öte gitmeyen “Geriye Dönüş” şiirine son vermesi ile klişeleşmiş ve tarihselleşmiş temaları bir kenara itmesi olmuştur. Öte yandan bu dönem şiiri, İran kültür tarihi açısından zengin bir belge öbeği olarak değerlendirilebilir.

    Dönemin sonlarına doğru yenilik tartışmalarının arttığı gözlemlenmektedir. Edebiyatta, geçmişi yıkmadan sakin yenilik süreci yaşanması gerektiğini savunan Meliku’ş-Şuarâ Bahâr ile yeniliğin devrim demek olduğunu ateşli bir dille ifade eden ve “Sa’dî’nin tabutunun günümüz şiirinin beşiğini boğmakta olduğu” fikrini dile getiren Takî Rif’at, bu tartışmada iki kutbun öne çıkan iki temsilcisi olarak bilinir.