Bölüm anahatları
-
Yeni Şiir
Giriş
Siyasi ve Toplumsal Durum
Pehlevi Dönemi
Pehlevî hanedanı, İran’ın içinde bulunduğu şartları ve gelişmeleri çok iyi değerlendirerek aşama aşama yönetimi ele geçiren Rızâ Hân tarafından kurulmuştur. Pehlevî ismi, dünyadaki milliyetçilik akımlarının İran’da da etkili olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Herhangi bir aristokrat aileden gelmeyen Rızâ Hân, bu ismi seçerek İslam öncesi İran’la bir bağ kurmayı ve bu yolla da konumunu güçlendirmeyiş hedeflemiştir.
Mazenderan bölgesinin Sevâdkûh şehrinde bir köyde 1878’de dünyaya gelen Rızâ Han, babası ve büyük babası gibi askerlik mesleğine yönelmiştir. Albay olan babasının ölümüyle bebek yaşta yetim kalan ve ilköğrenim imkânı bulamayan Rızâ, dayısının yönlendirmesiyle askerliğe ilk adımı attı. Rusya’nın desteğiyle kurulan ve Kazak birliği adı verilen orduya katıldı. Cesareti ve zekâsı nedeniyle bu birlikte hızla ilerledi. Tuğgeneralliğe yükseldikten sonra Kazak birliğinin ilk İranlı komutanı oldu. Sovyet devriminden sonra değişen dengeler nedeniyle önemini yitiren Kazak birliklerini İngilizlerin desteğiyle yeniden toparlayan Rızâ Hân, Seyyid Ziyaeddin Tabâtabâî ile birlikte işbirliği yaparak emrindeki askerleri başkent Tahran’a sevk etti. 21 Şubat 1921’de başarıya ulaşan askerî darbe sonunda Seyyid Ziyâeddin başkanlığında kurulan hükümette genelkurmay başkanlığı görevinin yanı sıra savaş bakanı olarak da görev aldı. Çok geçmeden, Rızâ Hân’la anlaşmazlığa düşen Seyyid Ziyâeddin’in başbakanlıktan istifası sonrasında savaş bakanlığına ilave olarak başbakanlık makamını da elde eden Rızâ Hân gitgide elini güçlendirdi. Zaten pasif durumdaki son Kaçar şahı Ahmed, 26 Ekim 1923’te İngiliz elçiliğine sığındı ve akabinde de Avrupa zorunlu seyahatine çıktı. Türkiye’de cumhuriyetin ilan edilişinden de esinlenerek İran’da cumhuriyet ilan edilmesi fikrini savunmaya başladıysa bu fikir içerideki kesimler ve Rızâ Hân’ın dış destekçisi İngiltere tarafından kabul görmeyince hemen tavır değiştirerek meclis üzerindeki gücünü ve mevcut şartları kullanarak şahlık ilanı için girişimlere başladı. 12 Aralık 1925’te toplanan meclis, Ahmed Şah’ı azledip Rızâ Hân’ı şah olarak ilan etti.
İran’da reform faaliyetlerine girişen Rızâ Şah’ın, bu konuda Atatürk devrimlerine öykündüğü görülmektedir. Zaten şah olarak yaptığı tek dış gezi Türkiye’ye olmuştur. Onun gerçekleştirdiği reformlar arasında, çarşafın yasaklanması (keşf-i hicâb) ve Pehlevi külahı mecburiyeti, medenî hukuk düzenlemeleri, soyadı alma mecburiyeti, batı tarzı eğitim sisteminin yerleştirilmesi ve toprak reformu sayılabilir. Bu reformlar, özellikle kılık kıyafet ve eğitim reformları ciddi tepkilerle karşılaştı. Hatta bazı kadınlar, Rızâ Şah 1941’de istifa edip oğlu Muhammed Rızâ Şah çarşaf yasağını kaldırıncaya kadar evlerinden çıkmamışlardır.
İktidarının ilk yıllarında daha ılımlı bir yönetim sergileyen, ama çok geçmeden baskıcı bir rejim kuran ve ilk dönemlerde tahammül ettiği muhalif unsurları şiddetli tedbirlerle bertaraf eden Rızâ Şah, Alman yanlısı bir görünüm sergilemeye başlayıp Ari ırkın üstünlüğünü savunan Hitler’e yakın durunca Rusların ve İngilizlerin hışmına uğradı. Ağustos 1941’de Ruslar kuzeybatıdan İngilizler güneyden İran’a asker çıkardılar. Rızâ Hân iktidarı bırakmaya mecbur edildi ve İngilizlerin rızasıyla büyük oğul Muhammed Rızâ taç giydi. Rızâ Şah Mauritius adasına sürgüne gönderildi. Burada hastalanan Rıza Şah, Güney Afrika’nın Johannesburg şehrine nakledildi ve 26 Temmuz 1944’te bu şehirde öldü. Cenazesi Mısır’ın başkenti Kahire’ye nakledildi ve Er-Rifâî Camiinde muhafaza edildikten sonra 1950’de İran’a getirilerek Tahran yakınındaki Rey şehrinde Şah Abdulazim türbesi yakınında hazırlanan mezara törenle defnedildi. 1979 yılında devrim sonrası olaylar sırasında Rızâ Şah’ın mezarı yıkılmış, sonradan arsasına okul yapılmıştır.
Muhammed Rızâ Pehlevî, gençliğinde eğitim için babası tarafından İsviçre’ye gönderilmiş, kısa bir süre İsviçre’de askerî eğitim görüp İran’a dönmüştü. 1935-1938 yılları arasında ülkesinde Askerî Akademide eğitimini sürdüren Muhammed Rıza, ilk icraatlarından biri olarak, 1943 yılında işgalci devletlerin İran’dan çekilmesini ve İran’ın sembolik de olsa Almanya’ya savaş ilan etmesini sağlayan bir antlaşma imzaladı. Devamında İngiltere’ye yaslanarak iktidarını kalıcı hale getirdi. İngiltere de bu yaslanma karşılığında önemli imtiyazlar elde ederek İran’daki varlığını ekonomik ve siyasi alanlarda sürdürdü. İngiltere’nin önemli ve somut imtiyazlarından biri, İran petrolüne hâkim olmasıydı.
İran’ın büyük bir millî servete sahip olmasına rağmen, Batı’ya, özellikle de İngiltere’ye bağımlı bir devlet oluşu ülke içinde bazı çevrelerin tepkisini çekiyordu. Bu tepkiler, Muhammed Musaddık (1882-1967) liderliğinde siyasi bir harekete dönüştü. Millî Cephe adı verilen bu hareket, Musaddık önderliğinde siyasi hayatta etkin olmaya başladı. Muhammed Musaddık, nüfuzlu bir aileden gelmekte olup babası, Kacar döneminde devlet kademelerinde önemli görevler üstlenmişti. Musaddık, İsviçre’de Lozan Üniversitesinde hukuk alanında doktora öğrenimini tamamladı. Kacar döneminde 1914’te Fars eyalet valisi olarak görevlendirildi. Rıza Han’ın Seyyid Ziyaeddin Tabâtabâî 1921’de gerçekleştirdiği ihtilalden sonra bir süre maliye bakanı, bir süre de dışişleri bakanı olarak görev aldı. 1923’te milletvekili olarak seçildi. 1925’te Rıza Han’ın kendini şah ilan etmesiyle birlikte muhalif bir tavır takınan ve yeni şahlık rejimini eleştiren Musaddık, Rıza Han’ın şahlığı süresince kenarda kaldı. Oğul Muhammed Rıza Pehlevi’nin şah ilan edilişinin ardından aktif siyasete dönen Musaddık, 1944 yılında yeniden milletvekili seçilerek meclise girdi. Mecliste Millî Cephe’nin lideri haline gelerek mecliste yaptığı çalışmalarla yıldızı iyice parlayan Musaddık, Sovyetleri Birliği’nin İran’da petrol arama ve çıkarma hakkı elde etmesi yolundaki girişimlere karşı etkini bir muhalefet yürüttü. Özellikle İngilizlerin İran’da petrol alanındaki imtiyazlarına karşı çıkışıyla tanındı. Onun ve çevresindekilerin yürüttüğü kararlı çalışmalar sonucunda 1951 yılında petrolün millîleştirilmesine karar verildi. Şah, bu başarısıyla güçlü bir siyasi şahsiyet olarak toplumun takdirini kazanan Musaddık’ı 1951 yılında başbakanlığa atadı. Musaddık’ın başbakanlığı İran için zorlu bir dönem olarak görülür. Çünkü petrolün millîleştirilmesi sonucunda Batılı ülkelerin, özellikle de İngilizlerin İran siyasetinde önemli farklılaşmalar oldu. İngiltere’nin uyguladığı siyasetler sonucu, İran petrole Pazar bulmakta zorlanınca ekonomik bunalımlar ülkeyi etkisi altına aldı. Şah ve çevresi, Batı ile ilişkilerini düzeltmek ve bu bunalımdan sıyrılmak yolunda Musaddık iktidarından kurtulmayı planladıysa da ilk adımda bu mümkün olmadı. Ağustos 1953’te Musaddık hükümetinin görevden alınması için başlatılan girişim başarısızlıkla sonuçlandı. Musaddık yanlıları sokaklara dökülerek bu girişimi başarısızlığa uğrattılar ve sonucunda Şah, İran’ı terk etti. Fakat bu durum uzun sürmedi. Bu olayın üzerinden kısa birkaç gün sonra, 13 Ağustos’ta ABD destekli bir darbeyle Musaddık iktidardan uzaklaştırıldı ve Şah İran’a döndü. Bu dönüşten sonra İran’da yeni bir dönem başlamış oldu. Ülkede muhaliflere karşı sert tedbirler yürürlüğe konularak ifade ve fikir özgürlüğünün daha da kısıtlanması yoluna gidildi. Ülkenin polis devleti niteliği bu şekilde iyice pekişmiş oldu.
Muhammed Rıza, yeni dönemde Batı ile sorunlarını büyük ölçüde çözerek Batıyla ve bölge ülkeleriyle yeni ilişkiler kurma yolunda önemli adımlar attı. 1955’te İngiltere, Türkiye, Irak ve Pakistan’ın teşkil ettiği Bağdat Paktı’na üye oldu. 1961’de Ak Devrim adı verilen bir reform programını uygulamaya koyan Muhammed Rıza Pehlevî, bu programda toprak reformu, okuma-yazma seferberliği, kadınlara oy kullanma hakkı verilmesi gibi çalışmalar öne çıkmaktaydı. Bu reformların tama olarak başarıya ulaştığı söylenemez. Bu başarısızlıkta, tepeden inmeci yaklaşımların, halkın nabzını tutamamanın, geleneksel ve dinî kültürü göz ardı etmenin ve köklü ruhanî camiayı hesaba katmamanın etkisi vardır. Bu rahatsızlıklar zamanla toplumun bazı kesimlerince dışa vurulmaya, ülkede çeşitli vesilelerle itiraz sesleri daha bir yükselmeye başladı. 1963 yılında itirazlar ülke geneline yayıldı. 1963’ten itibaren ülkede muhalif kesimler seslerini daha fazla çıkarmaya başladılar. Bunlar arasında sosyalist eğilimli Hizb-i Tûde (Halk Partisi) ve Millî cepheden kopan Hizb-i Zahmetkeşân (Emekçiler Partisi) etkin muhalefet yapıyordu. “Halkın Mücahitleri” ve “Halkın Fedaileri” gibi örgütler de daha ziyade yer altı faaliyetleriyle öne çıkıyordu. Bu muhalif hareketler karşısında Pehlevi yönetimini daha sert tutumlarla ülkeye hâkim olmaya çalışıyordu. Bazı din adamlarının ve aydınların tutuklanması, bazılarının öldürülmesi, Ayetullah Humeynî’nin yurt dışına sürgüne gönderilmesi ve siyasi partilerin yasaklanması bu tutumlara örnek olarak gösterilebilir.
Öte yandan bu dönemde ekonomik alanda bazı iyileştirme çalışmalarının yapıldığı ve Batı ve özellikle ABD ile iyi ilişkiler kurulduğu görülmektedir. Ne var ki sosyal adaletin sağlanamayışı, gelir dağılımının olmayışı ve özgür ve açık bir toplumun kurulamayışı, Şah’ın iktidarını sarsan en önemli etkenlerdi.
Şahlık rejimine karşı her geçen gün büyüyüp şiddetlenen muhalefetin liderliğini, güçlü bir geleneğe sahip olan ve meşrutiyet hareketinde de etkin rol oynayan ruhani sınıfı üstlenmişti. Muhalefette sosyalist ve milliyetçi kesimler de etkin olmakla birlikte din adamlarının etkinliği daha fazlaydı. Sonuçta devletin, muhalif hareketleri şiddet yoluyla ve polisiye tedbirlerle önleme ve engelleme yoluna gitmesi, şahlık rejiminin çöküşünü hızlandırdı ve 1978’de büyük bir ivme kazanan sivil itaatsizlikler ve gösteriler sonunda Muhammed Rıza Pehlevî, çaresiz kalarak 16 Ocak 1979’da İran’ı terk etti.
İslam Cumhuriyeti
Şahın İran’ı terk etmesinin ardından İran’da yeni bir döneme geçiş ivme kazandı. İran’da İslam devrimi gerçekleşiyor, yeni bir dönem başlıyordu. 1964 yılında Türkiye’ye, buradan bir yıl sonra Necef’e, oradan da üç yıl sonra Paris’e sürgüne gönderilmiş olan Ayetullah Ruhullah Humeynî, 1 Şubat 1979’da Paris’ten Tahran’a geldi ve büyük bir kalabalık tarafından karşılandı. Devrimde az ya da çok rol oynayan kesimler arasında yaşanan nisbeten kısa süreli çekişme ve güç mücadelesinin ardından en güçlü kesim olan din adamları ve onları takip eden geniş halk kitleleri iktidarı ele geçirmiş oldu. Böylece İslam cumhuriyeti rejimi kurulmuş oldu. Mehdi Bazergan başkanlığında kurulan geçici hükümet, yumuşak bir geçiş dönemi için önemli işlevler üstlendi.
Daha sonra anayasa çalışmaları hızlı bir şekilde tamamlanarak 2-3 Aralık’ta halkoyuna sunuldu. İlk yılda, devrimin şekillenişinde büyük görevler üstlenmiş kimi din adamları ve aydınların terör edilmeleri yeni sistem açısından sarsıcı olmuşsa devrim tamamlanarak kurumsallaşmanı gerçekleştirmiştir. 1980 yılında Irak’ın İran topraklarını işgal etmesiyle gelişen savaş ve Amerika ile birlikte Batılı devletin İran’a uyguladığı ambargolar, yeni rejimin ekonomi alanındaki programlarını sekteye uğrattı. Sekiz yıldan fazla süren ve bir bakıma galibi olmayan Irak-İran savaşı, yüz binlerce insanın hayatına ve İran ekonomisinin ve altyapısının büyük ölçüde zarar görmesine yol açtı.
Bugün nükleer enerji çalışmalarıyla ve karşı karşıya kaldığı sert ambargolarla dünya gündeminden düşmeyen İran, içeride de açık toplum olamamanın getirdiği sıkıntıları yaşamaktadır.
(Kaynak: H. Kırlangıç, Meşrutiyetten Cumhuriyete İran Şiiri, Hece Yayınları, Ankara 2014)
Yeni Şiir
İran şiirinin son dönemini kapsayan bu dönem için belirli bir homojenlikten söz edemeyiz. Bu dönem, Kacarlar döneminde, Meşrutiyet'in ilanına dek uzanan çizgide özellikle tema ve içerik bağlamındaki bir yenileşme arayışıyla başlamıştır.
İran'da Meşrutiyet dönemi edebiyatta yenileşmenin temellerinin atıldığı dönem olarak kabul edilir. Bu dönemde genelde edebiyat, özelde şiir alanında önemli değişmeler göze çarpar. Nesre roman, öykü ve piyes gibi yeni türler girerken şiirde de daha çok tema ve içeriğe yönelik değişim ve yenileşmeler görülür. Bundan önce belirttiğimiz gibi pek çok aydın ve edebiyatçı, geriye dönüş olgusunu her geçen gün daha yoğun eleştirmeye başlamış, deyiş yerindeyse klasik dönem ustalarının tahakkümüne son verilmesi gerektiğini dile getirmiştir. Bu dönemde ülkenin batıyla olan ilişkilerinde gözle görülür bir yoğunluğun olması, dünyadaki yeni düşünce ve kültür hareketlerinin İran'da daha çok yankı bulmasını sağlamış, bu da ister istemez edebiyat ortamını etkilemiştir. Böylece her alanda olduğu gibi edebiyat alanında da yenileşme zorunluluğu yoğun olarak seslendirilmeye başlanmış, buna paralel olarak edebiyat ürünlerinde bu yenileşme çabaları belirli ölçüde ivme kazanmış ve gazetelerin yaygınlaşmasıyla edebiyat geniş kitlelere seslenme imkânına kavuşmuştur. Nesir alanındaki bu yeni türleri bir yana bırakacak olursak İran edebiyatının başat türü olan şiir, yenileşme açısından uzun bir süre hiç de parlak olmayan bir seyir izlemiştir. Şiirde yenilik sadece tema bağlamında düşünülmüş, asıl şiiri oluşturan öğeler üzerinde yeterince durulmamıştır.
Güçlü bir geleneğe sahip bulunan İran şiirinin biçim açısından değişim süreci sancılı ve uzun sürmüştür. Şairlerin ve şiir okurlarının edebî zevkleri ve alışkanlıklarının da bunda payı vardır. Bu yüzden olsa gerek yenilik taraftarı şairler, yeni biçimler deneme konusunda ısrarcı davranmamışlar ve şiirde yeni temaları gündeme getirerek biçimle pek ilintili olmayan bir değişime yönelmişlerdir. Şiirde yeni bir dile ulaşmak gerektiğini söyleyenler çıkmışsa da bu dile ulaşma çabalarını görmek için, adı yeni şiirle özdeşleşen Nîmâ Yûşic'e (1897-1960) dek beklemek gerekmiştir. Devamı gelmeyen bir kaç deneme dışında Nîmâ Yûşic'e gelinceye dek biçim açısından dikkate değer bir yenileşme çabasına rastlanmaz. Bu bakımdan yeni İran şiirini Nîmâ Yûşic'le başlatmak, üzerinde ittifak edilen bir husus olmuştur. Biçim açısından yenileşmenin serüveni üzerinde durmamız maksadı aşacağından burada Nîmâ Yûşic'in ve onun paralelindeki ilk yenilikçilerin zorlu bir mücadeleden sonra kendilerini kabul ettirdiklerini, bugün bile eski yeni tartışmalarının zaman zaman gündeme geldiğini belirtmekle yetinelim.
Bugün klasik tarzla yeni tarz yan yana varlığını sürdürürken, birbirinden de etkilenmekte ve beslenmektedir. Hatta bugün aruz kurallarına tam uyularak yazılan başarılı örneklerin yeni şiir hareketi dışında tutulması imkânsızdır. Örneğin bir “çahar pare” aruz vezninin bir açılımı olmakla birlikte yeni bir kalıptır. Ayrıca “yeni gazel” hareketi de serbest şiirden büyük ölçüde etkilenen bir harekettir.
**
Yeni şiir hareketinde en önemli pay kuşkusuz Nîmâ Yûşic’indir. Nîmâ Yûşic (1897-1960), aruzu tümüyle dışlamadan dizelerin uzunluk ve kısalıklarında şairi özgür bırakan bir eğilimi İran şiirine zorlu bir mücadeleyle kabul ettirmiş bir şairdir. Onun getirdiği yeniliğe göre, şiirde yine aruz kalıpları kullanılacak, fakat bu kalıplar dizelerin uzunluk ve kısalıklarında herhangi bir kısıtlamaya yol açmayacaktır. Nîmâ’nın aruzu bütünüyle dışlamayışı, onun İran şiir zevkine uygun bir yenilik getirme çabasının ürünü olabilir. Başka bir deyişle o, bu çabasında büyük ölçüde yerli kalmayı amaçlamış olmalıdır.
“Nîmâî şiir” ya da “şi‛r-i âzâd” (serbest şiir) adıyla kayda geçen bu ilk yeni şiir tecrübesi, gelenekçi şiir çevreleri tarafından arkası kesilmeyen saldırılara maruz kalmışsa da yenilikçi şairlerin büyük ilgisiyle karşılaşmıştır. Bu ilgiye rağmen “Nîmâî” şiirin İran’da yerleşmesi zaman almıştır. Yenilikçi şairler arasında bu tarzın bir çok takipçisi vardır.
Günümüz şiir biçimlerinin en önemlisi kabul edilen Nîmâî şiir, 1317/1938 yılında Nîmâ Yûşîc tarafından yazılmış olan “Gorâb” (Karga) şiiriyle çağdaş şiirin bütün temsilcilerinin ilgisini çekmiştir. Birkaç şair Nîmâ’ya eşlik etmeye başlamışsa da bu yeni şiir biçiminin yoğun eleştirilere rağmen uzun yıllar münzevi bir şekilde Nîmâ tarafından hemen hemen tek başına ısrarla sürdürüldüğünü ve yetkinleştiğini belirtmeliyiz.
Zamanla şiir çevrelerinin bu yeni tarza alışmaları ve bu tarzı benimseyen genç şairlerin sayılarının artması bu tarz şiiri yaygınlaştırmıştır.
Eski aruz kurallarına bir ölçüde bağlı kalan, fakat aruz “tef’ile”lerinin sayısı konusunda şairi daha özgür kılan Nîmâî tarzın vezni konusunda genel anlamda şunlar söylenebilir:
Bu tarzın kurucusu olarak tanınan Nîmâ Yûşîc, bir çok şair tarafından benimsenebilir ve uygulanabilir olan bir aruz versiyonu ortaya koymuştur. Nîmâ Yûşîc’in şu cümlesi onun çabasının ne anlama geldiğine ışık tutar: “Günümüz şairi, aruz tef’ileleri kendisine musallat olmadan kendisi aruza tasallutunu muhafaza edebilir ve bütün bunlarla birlikte vezni en güzel biçimde koruyabilir. Örneğin bir kıtaya “hezec” bahriyle başlamışsa kıtanın sonuna dek şiirin aruz rükünleri sâbit kalmalıdır. (...) Fakat bu rükünlerin sayılarının seçimi her şiir bölümünde şairin onları kullanmaya duyduğu ihtiyaç kadardır. Bir yerde bir “mefâîlün”e ihtiyaç duyup sadece bir “mefâîlün” kullanırken bir yerde iki, bir yerde beş ya da altı, bir başka yerde de daha çok “mefâîlün”e ihtiyaç duyar.” Nîmâ, bunun eski aruz vezninde de örneklerinin bulunduğunu belirterek “tavîl” bahrini örnek gösterir.
Nîmâ’ya göre aruzdan tümüyle bağımsız olmayan serbest tarz, İran şiirinin geçmiş bütün formlarının gelişmiş bir biçimi ve bunun da ötesinde bileşimidir. Bu geçmişe Avesta metinleriyle İslam öncesi şiiri de dâhil etmek gerekir.
Nîmâ Yûşîc, vezin konusunda bu tür yenilik ve tasarrufları önerirken kafiye konusunu da ihmal etmemiştir. Nîmâî şiirde kafiye önemli bir yer tutar. Kafiye klasik şiirde genel bir olgu olarak kabul edilmekteyken Nîmâî şiirde kafiyenin rolü daha da önem kazanmıştır. Nîmâî şiirde şair, kafiyeyi şiirdeki rolü ve görevinden dolayı kullanır. Bu bakımdan kimi dizelerde kafiyeye ihtiyaç duyulurken, kimi dizelerde duyulmayabilir ve ihtiyaç duyulmayan yerde kafiyeye başvurulmasına gerek yoktur. Oysa eski şiirde kâfiye, birbiriyle bütünlük taşısın ya da taşımasın şiirdeki bütün birimleri birbirine bağladığı için her hâlükârda zorunludur.
Nîmâî şiirde ve ondan sonra gelişen formlarda arka arkaya gelen birden fazla dize, aynı anlam çevresinde dönerken, kimi zaman da tek bir dize yalnız başına bir anlamı ifade edebilir ve bir anlamı ifade etmede kendinden sonra gelen dizeye ihtiyaç duymayabilir. Bu durumda kafiye anlamsal görev de üstlenmiş olur. Bu bakımdan şair kafiyeyi dikkatle kullanmak zorundadır. Yani şairin cümlesi bir tek dizede sona eriyorsa bu dizeyle sonraki dizeler arasında kafiye bağının bulunması zorunlu değildir. Elbette bu husus kesin bir kural gibi algılanamaz. Şairin bu konudaki seçimi daha çok belirleyicidir. Oysa klasik şiirde beyitler anlam olarak çoğu zaman birbirinden bağımsız da olsa, kafiye, bu beyitleri bir arada tutmaya yarayan tutkal görevi görmektedir.
Yeni şiire mesafeli yaklaşanlarda yer etmiş olan Nîmâ’nın aruz veznini hiçe saydığı ve kafiyeyi ciddiye almadığı kanısı yanlış bir kanıdır. Çünkü Nîmâ, şiirlerinde kafiyeyi önemseyerek kullanmış, şiire ilişkin yazdıklarında da kafiyenin önemini ısrarla vurgulamıştır. Nîmâ’ya göre kafiye gerçek şahsiyetini yeni şiirle kazanmıştır. “Kafiye, konuya aittir. Konunun zilidir. Konu farklılaşınca kafiye de farklılaşır.”
Nîmâ Yûşic’in başını çektiği aruz içi serbest şiirin (şi‛r-i âzâd-şi‛r-i Nîmâî) önemli temsilcileri arasında Mehdi Ehavân-i Sâlis, Furûg Ferruhzâd, Sohrâb Sipihrî, Ahmed Şâmlu (ilk şiirleriyle), Nusret Rahmânî, Hûşeng İbtihâc, Siyâvuş Kisrâyî ve Muhammed Zuherî gibi isimler zikredilebilir.
