Bölüm anahatları
-
1.Mekanın fiziksel, zihinsel, toplumsal olarak ideal olan ile gerçek olanı değerlendirmek,
2.Mekanın okunması, kodlarının deşifre edilmesinin anlatılması,
3. Mekan temsilleri; mekana temsil eden imgeler ve semboller,
4. Mekan; kapitalizm ve neo-kapitalizm boyutunda değerlendirilecektir.
Mekanın toplumsal üretimin sonucu meydana geldiğini söylemiş dolayısıyla mekan politik ve ideolojiktir. Mekanın ideolojinin çeşit çeşit temsili söz konusudur. Şehrin yapısından tutun şehrin içerisindeki sanat eserlerine kadar geniş bir yelpazede ideolojinin izi sürülebilir, Örneğin; Aziz Augustinus, Roma’nın yağmalanmasından sonra insan etkinliğiyle oluşan kentlerin, insanoğlunun kendi günahları altında yok olduğunu ve Hristiyanlık düzeninin bir “tanrı kenti” ileri sürülmektedir. Bir diğer Annales Ekolü üyesi tarihçi Henri Pirenne’ye göre kent öncelikle ekonomik yapısı ile tanımlanmalıdır. Bu özellik onu “kırsal” olandan ayıran özelliktir. Dolayısıyla sosyal tarihin kente yaklaşımında başat olan üretimdir.
Kent, potansiyel olarak karmaşık bir toplumun güçlü bir sembolüdür. Bütün bu karmaşanın izini sürmek adına tarihsel olarak kentin gelişimini incelemek icap eder. İnsanların birçok gereksinimini karşılamak için karşılıklı ilişkilerde bulunmaları bir mecburiyettir. Tarihin ilk çağlarından beri üretim, dağıtım ve tüketim işlevlerinin merkezileştiği uygarlık beşikleri giderek daha fazla işlev kazanarak kente dönüşmüştür. Kent ile uygarlık arasındaki bu ilişki çarpıcıdır.
Kent kimliği kapsamında bir diğer önemli nokta 1980’li yıllardan sonra kentlerin aynı zamanda bir ‘marka’ya dönüşümüdür. Kent bahsettiğimiz üzere ‘tüketilen bir yer‘e dönüşmüştür, bu tüketim kentin kendini değerli kılacak taraflarını ön plana çıkartması gerekliliğini doğurur. Globalleşen dünyada kentlerin reklamı her türlü tüketime olanak sağlar. New York kenti giyim kuşam ürünlerinden filmlere, filmlerden ticari sahaya kadar birçok alanda “I Love NY” sloganı ile bir ürün olarak markalaşmıştır. Benzer çalışmalar birçok kent için yürütülmektedir. “I Amsterdam” sloganı ile Amsterdam yakın zamanda bu reklamı yapan daha küçük bir kent olarak birçok alanda bir marka olarak kendine yer bulmuştur. Burada temel mesele yaratılan marka ile kentin özgünlüklerinin ve aynı zamanda evrenselliğinin bir arada vurgulanabilmesindedir.
Kentlerin dönüşümleri, kent mimarisinin estetik formları, kentlerin doku ve kimlikleri ideolojiler, paradigma dönüşümlerine bağlı olarak yaşanmaktadır. Bugün kentlerin mimari dokusunda belirgin olarak modernizm ve postmodernizmin tesirleri vardır. Ortaçağ ve öncesinde, mimarinin daha kapalı bir kent tasarımına sahip olduğunu söyleyebiliriz.
Dokuzuncu asrın harikulade mimari ürünlerine sahip olan İspanya’nın Granada kentinde veya İtalya’nın Floransa ve Venedik gibi kentlerinde bu kapalılığı görmek mümkündür. Modernite ile birlikte kentin tasarımına dair bambaşka bir üslup doğmuştur. Modernist düşünce ile beraber kentler bir ‘ideal kent ütopyası’ üzerinden inşa edilmeye başlanmıştır. Modern mimari, ideal kent kavramı ekseninde mükemmellik, netlik, kesinlik ve çelişkisizlik arayışındadır. Estetik zevki ikinci planda tutarak işlevsel ilkeler doğrultusunda bir tasarıma başvurur. Modern mimarinin önemli temsilcilerinde Le Corbusier’e göre konutlar bir barınma makinesidir, eğri sokaklar keçi yollarıdır, düz caddeler ise insanlar içindir. Dolayısıyla bir mimarın yaratıcılık düzeyi ve yapının estetik değeri, insana ve topluma sağladığı faydaya göre değerlendirilir. Sanayi devrimi sonrasında işlevsel kent tasarımları daha büyük bir önem kazanmıştır. David Harvey “evlerin ve kentlerin açık açık ‘içinde yaşanacak makineler’ olarak düşünülebildiği bir dönemdi” diyerek özetler 19. yüzyılın ikinci yarısından 20. yüzyılın ilk yarısına uzanan süreci. Temel olarak “evrensellik ve yöreselliğin ortadan kaldırılması, mevcut teknolojinin maksimum yarar sağlayacak şekilde değerlendirilmesi, kentin işlevlerine uygun yapılara ayrılması” gibi hususlar modern kent mimarisinin üslup ve esaslarıdır.
19. yüzyıl ile beraber mimarlar imparatorların desteğiyle Avrupa'nın büyük kentlerinin üzerinden silindir gibi geçmişler, ortaçağdan kalma eski mahalleleri yerle bir etmişler, geniş bulvarlar açarak parklar, meydanlar inşa etmişlerdir. Liberaller buna "modernleşme", Engels ise "Haussmannlaşma" demiştir. Geniş ve süslü bulvarlar, görkemli anıtlarla süslenen meydanlar, havuzlu parklar kent hayatına estetik, ferahlık ve kolay ulaşım imkânları sağlamıştır. Fakat 1848'in barikat savaşlarına katılan Engels bu modern kent mimarisine baktığında farklı bir şey görüyordu. Engels, III. Napoleon döneminin ünlü mimarı Georges Eugène Hausmann'la başlayan bu sürecin burjuvazinin kentsel alana hâkimiyetini sağlamak gibi özel bir amacı olduğunu keşfetmişti. Topların yerleştirilemediği, süvarilerin rahat hareket edemediği karman çorman işçi mahallelerinin orta yerinde açılan geniş yollar barikat savaşlarını stratejik anlamda önlüyordu. Ayrıca proletaryanın önemli bir bölümü bu inşaat faaliyeti sayesinde doğrudan imparatorlara ve saray nazırlarına bağlanıyordu. 19. asır boyunca bütün büyük kentler dönüştürüldü. Engels’in bu mimari üslubun ardında gördüğü ideolojik yaklaşım bugün hala başka biçimlerde mevcudiyetini sürdürmektedir. Özetle modern mimari, modernizm ile tanımlanan rasyonalitenin doğrudan bir ürünüdür.
Postmodernite ise bütün bu ‘büyük anlatı’lara kültürel sahada olduğu gibi mimaride de karşı çıkmıştır. Üsluba dair doğrudan bir tavır takınmak yerine eklektik olmayı, pastiche, kolaj ve ironiye, işlevden daha çok görselliğe önem vermeyi merkeze almıştır. Postmodernite malın veya hizmetin emek ve fayda üzerinden değil semboller üzerinden tüketilmesini ön planda tutar. Dolayısıyla kentler sembolleri ile tüketime uygun hale gelmektedir fakat bu semboller büyük bir anlamı içermemektedirler. Postmodern kent hayatı, sürekli değişmeyi ve farklılaşmayı ön planda tutar. Günümüz kapitalizmi markalar, reklamlar, hızlı yaşam, fast food kültürü vs. ile kenti kuşatırken, postmodern mimari kentin bütün kaosundan ‘anlam kaygısı yaşamadan’ ve ‘idealize etmeden’, zaman zaman tarihten bir kesiti, zaman zaman bir reklam afişinin kolajlandığı bir çalışmayı kendi üslubuna eklemler.
Günümüz kentleri bu iki paradigmanın esinlerini de sunmaktadır. Türkiye’de kentlerin gelişimi modernist bir proje olan Kemalizm ile hız kazanmıştır. Bu projenin ilk etabı geniş bir ova olan Ankara’yı modern bir kente dönüştürmek teşebbüsüdür. Savaş sonrası yaşanan değişimin ile birlikte Ankara, cumhuriyetin başkenti ilan edilmiş ve yeni rejimin tahayyüllerini Türkiye’ye ve dünyaya aktarma işlevini üstlenmiştir. Modern bir kent yaratılması adına yurtdışından getirtilen kent planlamacıları ve mimarlardan yardım alınmış, çağdaş, cumhuriyet değerlerini yansıtan bir kent tasarlanmıştır. Yeşil alanlar, parklar ve geniş meydanlara bakarak modern mimarinin işlevsel yanı gözlenebilir. Osmanlı yönetimiyle özdeşleşmiş, kozmopolit yaşantının simgesi bir liman kent oluşu dolayısıyla İstanbul cazibesini yitirmiş, yeni bir ulusun ideallerini temsil edecek olan yeni bir başkent seçilmiştir. Simgesel olarak hem modern ulusun “temsili mekanı” hem de yeni oluşacak gündelik yaşam örüntülerinin, yani “kamusal kültürün mekanı” kurgulanmaktadır. Osmanlı’da, Tanzimat Dönemi reformlarına uzanan modernleşme sürecinin, o dönemde çıkartılan kent planlaması ile ilgili ilk nizamnamelerin bize gösterdiği, modern mimariye dair esinlenmelerin o yıllara dayandığıdır. Yeni rejim bu fikirsel birikimi de arkasına alarak bu projeyi hayata geçirmiştir. Bugün Türkiye içinde bulunduğu siyasal vaziyet gereği yeni düzenlemeler ve mimari üsluplar ile tanışmaktadır. Bütün bu değişimin ardında da ideoloji yatmaktadır. Toparlamak gerekirse kent kimliği, bireyin bilinçli ya da bilinçsiz olarak maruz kaldığı ideolojik kanaatler, dönemsel paradigmalar, imajlar, üretim ilişkileri, tarihsel serüven vs. ile birlikte şekillenmektedir. Mekan, ideoloji ya da politikadan ayrılabilecek bilimsel bir obje değildir. Kendi tarihimizde kentin her yanı aşklarımız, hüzünlerimiz, sevinçlerimiz, tutunamamışlıklarımız, umutlarımız ile doludur fakat biz kendi tarihimizi yazarken aynı zamanda kentin de kendi tarihini yazdığını ve bu tarihin fatihler, bürokratlar, idealler, savaşlar, eylemler, yağmalar, zafer geçitleri ve düşler ile bezeli olduğunu unutmayalım…
Kaynak: Henri Lefebvre, Mekanın Üretimi, Çev:I. Ergüden, İstanbul:Sel Yayıncılık
