Bölüm anahatları
-
Devletin doğu kısmında bu kültür hareketleri gözlenirken, batıda Bizans’la diplomatik faaliyetler yolu ile ilişkilerde bulunuluyordu. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Türk ülkesinde İstemi Yabgu’yu ziyaret eden Zemarkhos, Tamga Tarkan adlı bir Türk elçisiyle birlikte Bizans’a doğru yola çıkmışlardı. Söz konusu kalabalık heyetin içerisinde, bu sıralarda ölen Sogdlu Maniakh’ın oğlu da vardı. Onlar Kafkasya’da, Kuban civarlarına geldiklerinde İranlıların pusularına düşmüşlerse de, Tölöslerin batı kolu olan Ogurların yardımıyla bu kötü durumdan kurtulmuşlardı.
Buna karşılık Bizans ikinci bir elçilik heyetini, yanında yüzaltı Türk’te olduğu halde 576 yılında, evvelce sefir olarak Avarlara da giden Valentinus’un başkanlığında Kök Türk ülkesine gönderdi. Bunlar İstanbul’dan, Sinop ve Kırım’a deniz yoluyla gelmişlerdi. Bundan sonrasını karadan gittiler. Bu esnada Kök Türklerden kaçan Ak Hun-Avarlar, Bizans imparatorluğu sınırlarında bulunuyorlar ve onlarla müzakereler yapıyorlardı. Bizans elçisi Valentinus Ogur topraklarından geçip, Aral Gölü bölgesinde, Yayık civarlarındaki karargâhında Türk Şad tarafından karşılandı. Bizans’ın İran’la başının belaya girdiği bu vakitlerde, sefirler Doğu Roma’da taht değişikliğinin olduğunu ve eski dostluk ilişkilerinin sürdürülmek istendiğini söyledilerse de Türk Şad, Bizans’ı Kök Türklerin düşmanı olan Avarları himaye etmekle suçluyordu. Hatta onların ordularının içinde Avar birliklerinin mevcut olduğunu dahi biliyordu. Açıkça Romalılar yeminlerini unutmuşlardı. Ama Türk beyi, kuş olup uçmadıkça, balık gibi suların derinliklerine dalmadıkça Avarların ellerinden kurtulamayacaklarını söylüyordu. Roma sefiri adeta Türk beyini yatıştırmak için yalvardı. Çok sert bir tabiata sahip Türk Şad, epey bir süre önce Romalıların akrabaları Hunlara yaptığı vahşetin intikamını da almayı kafasına koymuş idi.
Kızgınlığı her halinden belli olan Türk Şad sözlerine şöyle devam etti: “Siz etrafa korku vermek için on dille konuşan Romalılar değil misiniz? Benim şu parmaklarımı ağzıma sokup-çıkarmam gibi (on parmağını ağzına sokarak). Romalılar siz, bizi aldatmak için aynı kolaylıkla on türlü dille konuşursunuz. Hilelerinizle bütün milletleri aldatmak istiyorsunuz. Bunları uçurumun kenarına sürükleyip, orada bırakıyorsunuz! Ellerindeki mallarını alıyorsunuz. Onların yıkıntısından siz faydalanıyorsunuz. Sizin ve gönderdiğiniz adamların bizim gözlerimizi korkutmaktan başka bir düşünceleri yok. Bunu saklamıyorum, çünkü yalan söylemek Türklerin âdeti değildir. Sizin imparatorunuzdan öç alacağım. Bir taraftan bana barıştan söz ederken, diğer yandan benim düşmanım olan Avarlarla ilişki kuruyor. Fakat bilmiş olunuz ki, bunlara karşı atlılarımı gönderdiğim zaman yalnız kamçı sesleri onları dağıtmaya yeterli olacaktır. Biraz karşı koymaya kalkışacak olurlarsa yok edilecekler, karınca gibi atlarımın altında ezileceklerdir. Kafkas’tan başka yol olmadığını bana söylemeniz boşunadır. Gidip, sizin ülkenizde savaşmak düşüncesinden beni çevirmek istiyorsunuz. Fakat ben Dnepr, Dnestr, Tuna, Meriç nehirlerini bilmez değilim. Avar kullarımın Roma imparatorluğuna girmek için izledikleri yolu tanırım. Sizin güçleriniz hakkında da bilgim var. Bütün dünya, doğudan batıya kadar bana tabidir. Alan ve Otuz Ogur (Utırgur) halkları o kadar cesaretleriyle beraber Türklerin yenilmez ordularına karşı koyamamışlardır”.
Herhalde böyle bir tehdit karşısında Romalılar çok şaşırdılar ve Türk beyinin sakinleşmesi için, yukarıda da da belirtildiği üzere epeyce dil döktüler. Bu sırada ne yazık ki İstemi Yabgu da ölmüş bulunuyordu (576). Valentinus’a acılarını paylaşmak istiyorlarsa kendileri gibi yüzlerini kesmeleri istendi ve birkaç adam da bu talebi yerine getirdi. Maalesef akıbeti hakkında bir bilgiye sahip olmadığımız ve Hazar çevresinin Türkleşmesinde önemli vazifeler görmüş bir Türk büyüğü olarak tarihe geçen Türk Şad, onları babasının yerine geçen ve Arslan unvanını taşıyan ağabeyinin yanına gönderdi, ama Kırım üzerine yürüyeceğini de söyledi. Büyük bir ihtimalle Valentinus da, İstemi Yabgu’nun cenaze merasimine katılmıştı. Zaten bundan bir iki yıl sonra, 578’de Bizans’ın Doğu Anadolu ve Suriye’deki toprakları Şah Anuşirvan’ın hücumuna maruz kalmış, batıda Longobardlar ayaklanmış, imparator II. Justin de (565-578) aklını yitirmiş olduğundan yerine general Tiberius (578-582) geçmiş idi. Bir müddet sonra (580’ler) herhalde Buka isimli bir komutan emrindeki Türk orduları Kırım bölgesini zaptetti. Elbette burasının kaybı Bizans’ın ticareti açısından kötü sonuçlara neden olmakla beraber, bu durum doğu memleketleri ile arasındaki haber ağının da engellenmesi demekti. Fakat Türkler kısa bir zaman zarfında buradan çekilmek zorunda kaldılar. Çünkü kaganlığın içerisinde iktidar için birtakım karışıklıklar ortaya çıkmış ve özellikle Batı Tölösleri ayaklanmışlardı. Bu süreçte İstemi Kagan’ın ölümü ile belki oğulları arasında bir anlaşmazlığın zuhuru da akla gelebiliyor.
Bu arada Çinliler birbirleriyle didişiyordu. Choular tarafından hırpalanan Ch’i ülkesinden kaçan bir prensi 577 yılında yanına alan Taspar Kagan, onu korumuş ve resmi Çin hükümdarı olarak tanımıştı. İmparator Wu’nun ölümünü fırsat bilen Kao Shao-i ismindeki bu asinin emrine bir miktar Türk askeri dahi verildi. Bunun peşi-sıra 578’de Chou memleketine bir sefer düzenledi ve yağmalarda bulundu. Fakat bir süre sonra geri dönmek zorunda kaldı. Kuzey Chou hükümdarı Yü-wen Yung bir karşı saldırı planladıysa da, bu sırada hastalanması buna engel oldu. Aynı senenin sonunda Kök Türk hakanı bir kez daha Çin sınırlarında göründü. Taspar Kagan, kendisine bir Çinli prenses verileceği vaadiyle durduruldu (579), ama buna karşılık asi Kao Shao-i’nin teslimi istendi. Taspar, hem bu Çinli kızı çok arzuluyor, hem de Kao Shao-i’yi eliyle bırakmaya yanaşmıyordu. Buna çare olarak, yanındakiler bir sürek avı tertip ettiler ve özel gönderilen Çinli askerlerin onu yakalayarak götürmelerine göz yumdular. Ama Çin kaynaklarının anlattığı bu hadisenin ne derece doğru olduğunu bilmek mümkün değilse de, belki bu vesile ile Çin sarayında, Türk görevlilerin de bulunduğu bir eğlencede, oyunlar oynandı. Hatta bu yabancıların karşılıklı bıçak sallama gösterisi yaptıklarından bahsediliyor ki, herhalde bu kılıç-kalkan oyunu ya da bir nevi Seğmen töreni idi. Böylece 580’lerde, prenses Taspar Kagan’a gönderildiyse de, bu durum hakanın itibarını zedeledi. Çünkü Türk töresi böyle birşeye müsaade etmiyordu[1]. Ve nitekim halkın büyük bir kısmı ondan soğumaya başladı.
[1] Yazılı vesikalarda, Türklerin harp esirlerine ve kendilerine sığınanlara son derece iyi davrandıklarına işaret olunuyor. Aman dileyeni öldürmemek gibi bir geleneğin yanısıra, mağlup olanın kılıç veya koltuk altından geçmesi de galibin himayesine girdiğinin göstergesiydi ki, bu duruma özellikle Dede Korkut Hikâyelerinde rastlamaktayız.
