Bölüm anahatları
-
Taspar’ın, Türk devletinin geleceği hususunda zararlı olan bir hareketi, 574 yılında Kuzey Chou devletinde, imparator Wu tarafından yasaklanan Budizmin Türk topraklarına girişine sebebiyet vermesidir. Çin’den kaçan ünlü misyoner, Hintli rahip Jinagupta, müritleriyle birlikte Kök Türklere sığınmış, on yıl (574-584) süreyle burada kalarak, Türkler arasında Budizmi yaymıştır. Bu zamanda Budizmin bazı ilkeleri öğrenilmekle beraber; Çin’den getirtilen birçok dini kitap ve metinler Kök Türkçeye çevrildi; ülkenin çeşitli yerlerinde Budist tapınak ve manastırları kuruldu. Hatta anlatıldığına göre Taspar Kagan hergün başkentteki tapınağı[1] ziyaret ediyordu. İşi o kadar ileri götürmüştü ki bir ara onun et yemeyi de bıraktığı söylenmektedir.
Bu arada Budist rahip ve bu itikadın kabul edilmesiyle alâkalı farklı bilgilerin olduğunu da görüyoruz ki, söylendiğine göre; bu Hintli rahip ülkesine dönerken, Türk topraklarından geçmek zorundaydı. Taspar Kagan, nazik bir dille yanında kalmalarını rica etti. Çin’deki kavgalar yüzünden rahatsız olacaklarını, Türk ülkesinde huzur içinde yaşayabileceklerini söylemişti. Yine Çince belgelerdeki bazı hikâyelere göre; güneydeki Ch’i devletinden Taspar (Tapar) Kagan’a Budist bir keşiş gelmiş ve ülkesinin zenginliğinin Budizmden kaynaklandığını söylemesi üzerine, kagan onun tesirinde kalmıştır.
Gerçekte, bir nev’i felsefi düşüncelerle insanın kendi ruhunu ve bedenini terbiye etmesi demek olan bu inanış, Hint menşeili Buddha (M.Ö. 6-5. asır) adındaki bir şahsın öğretilerinden ibaret idi. Burada Tanrı kavramından uzak durulur ve her şey maddi temeller üzerine kuruludur. Hırsızlık, zina, adam öldürme, yalancılık gibi davranışlar günah sayıldığından, insanların bir toplum düzeni içerisinde yaşamaları ilkeleriyle de bağdaşmaktadır. Esasında Budizmin başlangıcında rahiplerin göğe yükselmesi, yağmur yağdırmaları vs. birtakım uygulamalar Türklerin geleneksel dini hayatlarında da mevcut idi.
Ancak şurası da bir gerçek ki, Budizm konar-göçerlerin günlük hayatına ayak uyduramadı. Çünkü, tıpkı daha sonraki çağlarda gördüğümüz üzere Maniheizm gibi insanları dünyadan vazgeçmeye, hayatın sahteliğine inandırmaya çalışıyordu. Fakat bozkır hayatında “savaşırsan kazanırsın, yoksa aç kalırsın” ilkesi geçerliydi. Bu yüzden konar-göçerlerin çok sade olmakla beraber, savaşçı ve gururlu bir yapıya sahip his dünyasıyla barışamadı. Ayrıca Budizmin Türkler arasında başarılı olamamasının sebepleri içinde Kök (Ulu) Tengri inancı faktörünü de unutmamak gerekir ki, neredeyse kendisiyle özdeşleşen bu dini geleneği değiştirmeye Türklerin sonradan girdikleri hiçbir inancın gücü yetmedi.
[1] Sogdça Bugut Yazıtında, Taspar’ın Budizm’e karşı olan eğiliminden bahsediliyor ki, burada babası Bumın için bir tapınağın yaptırılmasını istediğini görüyoruz.
