Bölüm anahatları
-
Türk tarihinden hatırlayacağımız üzere Altun Orda Hanlığında, 1330’lu yılların sonuna doğru Öz Bek Han ile Ak Orda (Altun Orda) beyi Mübarek Hoca arasında bir anlaşmazlık zuhur edince, çaresiz kalan Mübarek’in Altay Kırgızları arasına sığındığı ve burada iki yıl kadar yaşadığı söylenir. Dolayısıyla bu durum batı ve Orta Sibirya’ya kadar hâkimiyet alanını genişleten Altun Orda Hanlığının Yenisey (Enesey/Anaçay) Kırgızlarıyla da irtibatta bulunduğunun bir göstergesidir.
Bununla birlikte Emir Temür’ün, 1395’te ele geçirdiği Özbek topraklarını bir vakitler arası bozuk olan Ak Orda beyi Urus’un (1374-1376) çocuklarına verdiğini biliyoruz. Onun 1405’te Çin seferine çıkacağı bir sırada Otrar’da iken hastalanması ve ani ölümünün ardından, Temürlülerin son zamanlarında Özbekler saldırılarını artırıp, güneye doğru sarktılar. Bu arada Ak Orda hanları da Kırgız topraklarına akınlar yapıyorlardı. Asıl ismi Muhammed Taragay olan Ulug Beg’in (1446-1449) devrinde ise Özbekler Semerkant’ı ele geçirip, yağmaladılar. Ayrıca bu yıllarda Özbeklerle Türkmenlerin savaşları yüzünden Türkistan adeta bir harabeye dönmüştü. Öz Bek ailesinden Ebu’l-hayr Han (1428-1468) çağında onlar daha da kuvvetlenip, bir aralık Hive’ye kadar indiler ve hatta Temürlü tahtında bir değişikliği vesile oldularsa da; Kırgızlar gibi, 1456 senesinde Kalmukların hücumuna uğrayan Özbek Türkleri büyük zaiyatlar verdiler. Bu kötü vaziyete rağmen Muhammed Şibanî’den sonra (1500-1510) Buhara bölgesine tekrar akınlar yapmaya başladılar. Özbekler, Mogol-Kalmuk hücumları karşısında başarısız olunca da bunlardan ayrılan Kırgızlar, Kazaklarla beraber yaşamayı tercih ettiler. Bu sırada Çagataylı ve Temürlü beyleri arasındaki taht kavgalarından da oldukça zarar gören Kırgız Türklerinin bir bölümünün Doğu Türkistan bölgesine götürüldüğü de bilinmektedir.
Türk sosyal yapısının gereği olarak, Türk boyları arasında bir içtimai teşkilat M. önceki çağlardan beri mevcuttur. Bu ilk düzen bilindiği üzere Oguz-nâmelere göre Türk destan kahramanı Oguz Kagan veya gerçek bir tarihi kişi Börü Tonga (Tokta/Mo-tun) çağında atılmış idi. Ama bu durum bize, onun evvelinde Türklerin nizamsız bir halk olduğunu düşündürmemelidir. Neticede Oguz Kagan, Türk milletini Boz Ok, Üç Ok (veya Sol Kol, Sağ Kol) şeklinde teşkilatlandırmış ve bu gelenek günümüze kadar devam etmiştir. Dolayısıyla erken devirlerden itibaren Kırgız Türkleri de kendi içerilerinde böyle bir yapı kurdular. Ancak yıllarca süren savaşlar ve göçler nedeniyle bu düzenin zaman zaman bozulduğu da ortadadır. İşte buna binaen tahminen 15 ve 16. yüzyılda, Kırgızistan sınırları dahilindeki Kırgız kabilelerinin sağ ve sol kanatları bir araya getirildi. Bu çağlarda daha çok Kazak hanlarının idaresindeki Kırgız boy birliği esasen iki büyük gruba ayrılıyordu; Sağ Kol (Kanat) ve Sol Kol (Kanat). Sağ Kol içinde Adigene, Bugu, Bagış, Sarı Bagış, Çerik, Sayak, Solto, Cediger vs. Sol Kolda ise Çong Bagış, Kara Bagış, Cetigen, Kuşçu vd. Bunların haricinde Kırgız boy birliğine sonradan girenler vardır ki, bunlara da İçkilik deniliyordu. Buna dahil olanlar arasında Kıpçak, Nayman, Tölös gibi meşhur kabileleri sayabiliriz.
Bilhassa 16. yüzyılın başlarında Kırgızların Türkistan siyasetinde bazı insiyatifler almaya çalıştıklarını görüyoruz. Ancak Mogol hanlarıyla giriştikleri savaşların pekçoğu da sonuçsuz kaldı. Esasında bu sıralarda birbirleriyle akrabalık derecesi iyice artan Kazaklar ile Kırgız Türkleri arasında da birtakım yakınlaşmalar ve ittifaklar söz konusudur. Hatta Kazak hanlarından Tahir’in Özbekler karşısındaki başarısızlıkları ve kendi halkıyla anlaşmazlıklar gibi nedenlerden, Kırgız Türklerinin arasına gelip yaşadığına da şahit oluyoruz. Ayrıca Kırgız beyi Muhammed yanına aldığı Kazak desteği ile Mogolistan hanlarına karşı başarılı savunmalarda bulundu. Daha sonraki zamanlarda da Kırgız ve Kazak Türklerinin birliktelikleri sürdü.
Bununla beraber onyedi ve onsekizinci yüzyıllarda da en göze çarpan taraf, yukarıda belirtildiği üzere Kalmuklarla (Cungarlar) olan mücadelelerdir. Onlara karşı en şiddetli direnişi Kırgız ve Kazak Türklerinin verdiğini belirtmek isteriz. 17. asrın ilk yarısında (1626-1627) birlikte düzenledikleri seferlerle Kalmukları Sibirya’ya kadar çekilmek zorunda bıraktılar. Fakat zamanla aralarındaki bağlar zayıfladı. Bundan yararlananlar da Kalmuklar oldu. 1633 baharında onlar, Türk topraklarına yeniden saldırdılar. Tabiki o sırada Kırgızların Yarkent hanı Abdullah ile kavgaya tutuştuklarını, zor durumda kalan hanın bazı Kırgız beylerini önemli görevlere getirerek onlardan kurtulduğunu da biliyoruz.
Bu durum bir tarafa 1653’te Kalmuk beyi ölünce içlerinde bir anlaşmazlık çıktı, ama Kalmuklar bunu kolay atlattılar. 1678 senesinde Yarkent’i alan Kalmuklar, 1684’te de Oş ve Sayram’a sahip oldular. Onların bu başarısında elbetteki Türklerin de rolü vardı. Tıpkı daha önce ve sonraki yıllarda cereyan ettiği üzere biraraya gelememelerinin cezasını çektiler. Kırgızların, Kalmuklarla olan bu savaşları ünlü Manas Destanı’nda da yer almıştır. Meşhur Manas bir ara bu Kalmuklara esir düşer ve neredeyse bu hikâye destanın önemli bir bölümünü meydana getirir. Görüleceği üzere Asya’da Mogol egemenliği sona erdikten sonra, Çingiz istilasını andıran bir hızla Kalmukların Türkistan’a yayıldıkları anlaşılıyor.
Neticede Kırgızlar, Kalmukların bu üstünlüğünü kabullendiler. Dolayısıyla 18. yüzyılın başlarında da (1703) Yedisu ve Tanrı Dağlarının güney-batı taraflarına doğru bir göç hareketi gerçekleşti. Kalmuk hâkimiyetinin belki de en mühim neticelerinden birisi, Kırgızistan ve diğer Türk topraklarında daha sonraki Rus işgalinin önünü açmak oldu.
Prof. Dr. Saadettin Yağmur GÖMEÇ-Türk Cumhuriyetleri Tarihi
