Bölüm anahatları

  • ONUNCU HAFTA

     

    BİLİM PSİKOLOJİSİ

     

    Bilim psikolojisi, bilimsel bilginin oluşumunu ve dönüşümünü, psişik ve bilişsel süreçlere dayanarak açıklamak isteyen deneysel bir bilim dalıdır.

     

    Yeni yeni gelişmekte olduğu için, burada muhtemel sorunlarına ilişkin bazı öngörülerde bulunulacaktır.

     

     

    Genç Bir Psikoloji!

     

     

    Bilim tarihi, felsefesi ve sosyolojisinden sonra, Abraham Maslow’un (1908-1970), 1966 yılında yayımladığı Bilim Psikolojisi: Bir Keşif adlı çalışmasıyla yeni bir bilim dalı daha doğdu: Bilim Psikolojisi.

     

    Bilimsel faaliyetleri yönlendiren psikolojik etmenleri araştıran bilim psikolojisi, özellikle kuruluş aşamasında bilişsel psikoloji ile sosyal psikolojinin derlediği gözlemsel verilerden yararlanma yoluna gitti. Böylece, daha önce de belirttiğimiz üzere, bilim sosyolojisinden sonra, emprik temellere dayalı yeni bir bilim dalı daha ortaya çıktı ve geçmiş yıllarda bilim tarihçilerinin, filozoflarının ve sosyologlarının kendisinden gasp ettikleri bazı konuları ve sorunları kendi alanına dâhil ederek kuruluş süreci içine girdi.

     

    Türkiye’de en muteber ve müessir bilgin cemaatlerinden birisi de psikologların teşkil ettikleri topluluktur; buna karşın, bugüne kadar bilim psikolojisi araştırmaları, bu topluluk içinde kendine bir yer edinmeyi başaramamıştır. Aynı hüküm aşağı-yukarı psikoloji tarihi için de geçerlidir; nitekim, bildiğim kadarıyla bu alanla ilgili ilk yüksek lisans tezi, yani Şeyma Turan’ın “Osmanlılarda İlk Modern Psikoloji Kitapları: (1869-1900)”, ancak 2010 yılında savunulabilmiştir.

     

     

    Topluluk İncelemeleri

     

     

    Bilginler topluluğu üzerinde, anket ve mülâkat teknikleriyle yapılacak sosyolojik ve psikolojik araştırmalar, Türk Bilginleri’nin muhtelif konulardaki eğilimlerinin tespiti açısından yararlı olacaktır.

     

    “Topluluk Tasviri”ni mümkün kılacak bu tür araştırmalar sırasında, bilgin bireylerin, (a) akademik olan-olmayan sorunları, (b) muhtelif konulara ilişkin tercihleri ve beğenileri vs. gibi birçok şeyi öğrenmek mümkün olabilecektir.

     

    Malumdur ki rasyonel yönetimi benimseyen akademik kuruluşlarda, bu türden topluluk tasvirleri, çok değerli bilimsel veriler sunacaktır.

     

     

    Neden Bilim Yaparız?

     

     

    Bilimsel faaliyetler de “yaşam iradesi”nden kaynaklanıyor gibidir; ama bu irade, dinî ve edebî faaliyetleri, daha çok “teselli” gereksinimini karşılamak için kullanırken, felsefî ve bilimsel faaliyetleri, daha çok “bilme” ihtiyacını gidermek için kullanır; çünkü “bilme”, insanları, içinde yaşamış oldukları doğal ve toplumsal çevrelerin [yani bilimlerin iki temel konu alanlarının] tehditlerine ve tehlikelerine karşı hazırlıklı kılmakta ve öngörü imkânı vererek “yaşam mücadelesi”nde büyük bir avantaj sağlamaktadır.

     

    Öyle anlaşılmaktadır ki sonradan bilimsel olarak yaftalanacak “yaklaşım biçimi”yle “Hakikî Dünya”yı daha “isabetli” bir biçimde resmedebileceğini ve bu resim üzerinden daha “isabetli” tepkiler verebileceğini keşfeden insanoğlu, süreç içinde bu yetisinin güçlenmesini mümkün kılacak melekelerini yetkinleştirmenin yollarını aramıştır; çünkü Darwin’in de sıkça vurguladığı üzere, türler, evrimsel geçmişleri boyunca işe-yarar ve üstünlük-sağlar kabiliyetlerini geliştirmeye çalışmışlardır.

    Kısacası, burada tartışılan sorun da dâhil olmak üzere birçok psikolojik sorunun yanıtı, bilim psikolojisi çalışmalarının gelişmesini beklemektedir.

     

     

    Başka Nedenler…!

     

     

    Bilimsel eyleme geçmenin çok daha şahsî nedenleri olabilir: Meselâ merakı gidermek, sorunları doğru bir biçimde tanımlamaktan ve çözümlemekten keyif almak, hemcinsleriyle rekabet etmekten ve onlara üstün gelmekten hoşlanmak veya hastalara ve muhtaçlara yardımcı olmak gibi “insanî duygular”, bunlardan sadece bazılarıdır.

     

    Bilginleri, bunlardan birisi veya birkaçı motive etmiş ve araştırmaya sevk etmiş olabilir.

     

     

    Freud’un Fikri

     

     

    Sigmund Freud (1856-1939), Uygarlığın Huzursuzluğu adlı yapıtının İkinci Kısım’ında [Çeviren: Haluk Barışcan, 4. Baskı, İstanbul 2011, s. 35]dine duyulan gereksinimin ardında yatan psikolojik sebepleri tartışırken şunları söyler:

     

    “Sırtımıza yüklenen yaşam bizim için fazla ağırdır; pek çok acı, hayal kırıklığı ve üstesinden gelinemeyecek görevler içerir. Yaşamı çekilir hale getirmek için müsekkinlerden vazgeçemeyiz. (Theodor Fontane, çeşitli ikameler olmadan yaşayamayız, demiştir.) Böylesi üç tür müsekkin vardır: Zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar, bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler, bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler. Bu türden birşey kesinlikle gereklidir. Voltaire, Kandid’in sonunda herkesin kendi bahçesiyle uğraşmasını söylediğinde oyalanmayı kastetmektedir; bilimsel uğraş da böylesi bir oyalanmadır. Sanatın sağladığı ikame niteliğindeki tatminler gerçeklik karşısında yanılsama olsalar da, ruhsal etkinlikleri, fantezinin ruhsal yaşamdaki sağlam yeri sayesinde, hiç de az değildir. Keyif verici maddelerse bedensel yapıyı etkiler ve kimyasını değiştirir. Dinin bu dizi içerisindeki yerini saptamak hiç de kolay değildir. Daha geniş kapsamlı bir araştırmaya girişmemiz gereklidir.”

     

    Öyleyse, Freud’a göre, bilim yaşamın acımasız saldırıları karşısında, bilginlere “oyalanma” imkânı sağlar. Takip eden satırlardan da anlaşılacağı üzere, teknoloji ise, sürekli olarak varoluşumuzu tehdit eden Dış Dünya’ya karşı savunma olanaklarını güçlendirir [Freud, 2011, s. 37-38]:

     

    “Kendimizi korku duyulan dış dünyaya karşı savunmak için, eğer bu işi yalnız başına becermek istiyorsak, bir tür yüz-çevirmeden başka hiçbir çaremiz yoktur. Tabii ki daha iyi başka bir yol daha vardır: İnsan topluluğunun bir üyesi olarak, bilim önderliğindeki tekniğin yardımıyla doğaya karşı saldırıya geçmek ve onu insan iradesine tabi kılmak. Bu durumda herkesle birlikte herkesin mutluluğu için çalışılır.”

     

     

    Mustafa Şekib, Ne Demiştir?

     

     

    Psikolojinin, ülkemizde bir “bilim” olarak tanınmasına büyük katkılarda bulunan Mustafa Şekib Tunç (1886-1958) ise, Felsefe Dersleri: Ruhiyât  (1924) adlı lise ders kitabının Giriş’inde [s. 7], söz konusu meseleye şöyle bir açıklama getirmiştir:            

     

    “İlmin Menşeleri: Uyanan zekânın ilk görüşlerinde muhayyile ve hissiyâtın büyük tesirleri olmuştur. Bu görüşün numunelerini milletlerin üstûrelerinde, halkın hurafe ve batıl itikatlarında, çocukların zihniyetlerinde müşâhede edebiliriz. Bunların kâffesi mantık ve tecrübe miyarlarına mütehammil olmaktan çok uzaktırlar. Hakikat ve sıhhat yerine şiir ve füsun mahiyetini taşıyan bu nev marifet, ilmimizin ilk numuneleridir. Fakat zekâ, bu surette daima serâzâd kalamazdı. Çünkü tabiat hadiseleri arasında meselâ Güneş’le Ay ve mevsimlerin pek bariz bir intizam dairesinde teakubu insanı hayalden hakikate davet edecek kadar müessirdi. Fazla olarak amelî hayat, yani taayyüş ve muhafaza-i nefs mecbûriyetleri eşyayı hatasız, oldukları gibi öğrenmeye mecbur edecek sebeplerdendi. İşte bu iki ihtiyaç kendiliğinden doğan bir ilim yerine teemmüllü bir ilim cereyânına yol açtı. His ve muhayyilemizden başka tecessüsümüzü ve ilmî zaruretlere karşı iktidarımızı tatmin etmek ihtiyaçlarından ilim : la science dediğimiz mülahazalı bilgi : la connaissance refléchie doğdu. Artık tabiatı yalnız hissetmek değil bir de irâdî bir dikkat cehdiyle teemmül etmek itiyadı hasıl olmaya başladı.”