Haftalık taslak

  • 18 Eylül - 24 Eylül

    BİRİNCİ HAFTA

     

    “Bilim Kültürü” adını verdiğim bu ders notlarının maksadı, bilimsel bir kültür kuramı bağlamında “Bilim Kültürü”nü tanıtmak ve özellikle de bu kültürün, entelektüel kültür içinde işgal ettiği yeri göstermektir.

    Bu niyetle önce Bilim Kültürü ile diğer kültür biçimlerinin farkları belirlenecek ve ardından Bilim Kültürü’nü teşkil eden unsurlar, belirli bir plan dâhilinde betimlenecektir.

     

    GİRİŞ: BİLİM KÜLTÜRÜ NEDİR?

     

    Bilim Kültürü, entelektüel kültürün çeşitlerinden biridir ve maksadı, şahıslara güçlü bir “bilim anlayışı ve duyuşu” kazandırmaktır. Başka kültürler de vardır ve bunlar arasında en önemli olanları, “Din Kültürü”, Felsefe Kültürü”, “İdeoloji Kültürü” ve “Sanat Kültürü”dür.

     

    Bilim Kültürünün Unsurları

     

    Bilim Kültürü’nün altı temel unsuru vardır:

    Bilimler, Bilim Tarihi, Bilim Felsefesi, Bilim Sosyolojisi, Bilim Psikolojisi, Bilim Edebiyatı.

    Elbette, iyi bir Bilim Kültürü edinmek için, bu unsurların tamamı hakkında hiç değilse ayrıntılı bir bilgi ve sağlam bir görüş sahibi olmak gerekir; ama bu, ne kadar mümkündür? Bu yüzden, “Temel Hedef”, bireysel yetilerin ve birikimlerin müsaadesi çerçevesinde, bu unsurlardan mümkün olabildiğince beslenmek olmalıdır.

     

    Bilim Kültürü Ne İşe Yarar?

     

    Bilim Kültürü,

    · Bilimsel zihniyet edinmemize ve dünyevî nesneleri-şahısları ve olguları-olayları “bilimsel yöntem”in ışığı altında kavramamıza katkıda bulunur ve

    · “Bilimsel Bilgi”yi, “Bilimsel-olmayan Bilgi”den ayırmamıza ve ikinci tür bilgilere dayalı kültürleri de teşhis etmemize yardımcı olur.


     


    • 25 Eylül - 1 Ekim

      İKİNCİ HAFTA

       

      BİLİMLER

       

      Şimdi Bilim Kültürü’nün ilk öğesi olan bilimlerin kendisine kısaca bakabiliriz. Bilimsel bilgiye dayalı Zihnî Dünya, bir taraftan Hakikî Dünya’yı anlamaya-açıklamaya, diğer taraftan da [insanların veya daha da doğrusu, bilimi üretebilen ve kullanabilen toplumların yararına olacak şekilde] değiştirmeye-düzenlemeye çalışır. Birinci maksat, Kuramsal Bilimler’in, ikinci maksat ise, Kılgısal Bilimler’in ortaya çıkışına zemin hazırlar.

      Bilimler, elbette, sadece bunlardan ibaret değildir; Matematiksel Bilimler, Tarihsel Bilimler gibi başka bilimler de vardır ve bunlardan da bir nebze söz etmek gerekir.

       

      Yöntem

      Yöntem, bütün bilimlerde aynıdır:

      1. [Bazen öncel bir varsayım eşliğinde] gözlemsel veriler toplanır.

      2. Sorunu açıklayacak-çözecek şekilde düzenlenir.

      3. Açıklama-çözüm, şayet mümkünse veya mümkün olduğu ölçüde “matematiksel bir dille” ifade edilir ve ardından

      4. Yeni gözlemsel verilerle sınanır.

      Böylece, Hakikî Dünya ile en mükemmel biçimde örtüşecek bir Zihnî Dünya kurgulanmaya gayret edilir.

       

      Doğa Bilimleri

       

      Kuramsal Bilimler’den Doğa Bilimleri, “İnorganik Âlemi İnceleyen Bilimler” ve “Organik Âlemi İnceleyen Bilimler” olmak üzere ikiye ayrılabilir:

      · Birinci grubu teşkil eden bilimler, esasen astronomi, fizik ve kimyadan,

      · İkinci grubu teşkil eden bilimler ise, esasen biyoloji, sosyoloji ve psikolojiden ibarettir.

      Diğer birçok bilimin bunlarla irtibatı vardır; meselâ jeoloji, astronomi ile iktisat ise sosyoloji ile ilişkili görünmektedir.

       

      Mühendislikler

       

      Kılgısal Bilimler’den Mühendislikler, Kuramsal Bilimler’den Doğa Bilimleri’yle karşılıklı bir etkileşim içindedirler ve “İnorganik Âlemi Düzenleyen Mühendislikler” ve “Organik Âlemi Düzenleyen Mühendislikler” olmak üzere ikiye ayrılabilirler:

      · Birinci grubu teşkil eden mühendislikler, ticarî, askerî ve imarî bütün uygulama alanlarını ve mimarlığı kapsar.

      · İkinci grubu teşkil eden mühendislikler ise, ziraat mühendisliğini, gen mühendisliğini, her türlü beden ve ruh hekimliklerini ve toplum-insan mühendisliklerini içerir.

       

      Matematiğin Doğası

       

      Matematiğin ikili bir doğası vardır: (a) Hem “niceliksel varlıklar”la, yani sayılar ve çizgilerle müstakil zihnî dünyalar kurar ve (b) hem de duyumsal verilere istinaden kurgulanan meselâ fiziksel veya sosyolojik zihnî dünyaları niceselleştirir.

      Ayrıca, unutmamak gerekir ki Kuramsal Bilimler kadar, Kılgısal Bilimler de matematiğe ihtiyaç duyar; öyleyse, matematik, evrensel bir araçtır.

       


      • 2 Ekim - 8 Ekim

        ÜÇÜNCÜ HAFTA

         

        Sanatkârlar ve Mühendisler

         

        Sanatlar [veya bizdeki karşılığıyla zanaatlar], yani hem “faydalı sanatlar” hem de “güzel sanatlar”, bilimlerden çok daha eskidir; fakat bunların özellikle Sanayi Devrimi’nden sonra teknisyenliklere ve mühendisliklere evrilebilmeleri için,

        · Hem kuramsal ve kılgısal bilimler arasındaki ilişkilerin gelişmesini,

        · Hem de büyük çaplı üretim ve tüketim sisteminin doğmasını beklemek gerekmiştir.

         

        Tarihsel Bilimler

         

        Tarihin maksadı, belgelerden ve tanıklıklardan yararlanarak geçmişi yeniden kurgulamaktır; öyle ki burada tarih, “Zihnî Dünya”ya, geçmiş ise “Hakikî Dünya”ya tekabül eder; ancak uzak (!) bir zaman kesitindeki Hakikî Dünya’yı doğrudan doğruya gözlemlemek ve deneyimlemek mümkün olmadığı için, onun da bir yere kadar kurgu olduğu âşikârdır. Şu halde artık “Geçmiş Dünya” diyebileceğimiz bu Hakikî Dünya da, bunu yansıttığına inandığımız ve “Tarihî Dünya” olarak adlandırdığımız bu “Zihnî Dünya” da, bir bakıma tasavvurlardan ibarettir ve bu durum, tarihçinin soruşturmasını oldukça güçleştirmekte ve karanlıklaştırmaktadır.

        Bununla birlikte Principia Mathematica’nın, 1687 yılında Isaac Newton adında bir bilgin tarafından yayımlandığını veya Constantinopolis’in, 1453 yılında Fâtih Sultan Mehmed adında bir padişah tarafından fethedildiğini “bildiğimiz” için [ve bu türden milyarlarca “olay”dan haberdâr olduğumuz için], tarihçi, bir romancı veya bir öykücü değildir ve tarihî kurgu ile edebî kurgu arasında bariz farklar vardır.

         

        Tarihî Bilginin Güvenilirliği

         

        Bilindiği üzere,

        · Belgelerin ve tanıklıkların nicelik ve niteliği,

        · Tarihçinin nesnelliği ve “empati kabiliyeti”nin yüksekliği,

        · Psikoloji ve sosyoloji gibi, insanın doğasını kavramakta yardımcı olan bilimlerin desteği,

        · Aradan geçen sürenin uzunluğu veya kısalığı

        · Görsel-işitsel malzemenin mevcudiyeti gibi etmenler, üretilen tarihî bilginin doğruluğu üzerinde büyük etkilerde bulunur.


        • 9 Ekim - 15 Ekim

          DÖRDÜNCÜ HAFTA

           

          BİLİM TARİHİ

           

          Bilim Kültürü’nün diğer bir unsuru da Bilim Tarihi’dir. Bilim tarihi, kuramsal ve kılgısal bilimlerin geçmişini araştırır ve bilimsel bilgi ve becerinin gelişim sürecini aydınlatmaya çalışır.

          Bugüne kadar etkileri süren “Ana-akım Bilim Tarihçiliği”, umumiyetle,

          · Matematik, astronomi, fizik, kimya ve biyoloji gibi bilimlerin tarihini yazmakla yetinmiş ve

          · Soruşturması esnasında, bilim felsefesi, sosyolojisi ve psikolojisi gibi alanların verebileceği destekten yararlanma yoluna gitmemiştir.

           

          Ana-akım’ın çalışmalarının değeri konusunda şüphe yoktur; ancak şurasını açıkça vurgulamak gerekir ki kuramsal-kılgısal bütün bilimlerin geçmişini bir arada değerlendirmeye almayan ve “bilimsel bilgi”yi konu edinen diğer alanların bulgularını görmezden gelen bir yaklaşımı, bugün, daha fazla savunmak mümkün görünmemektedir.

           

           

          Araştırmanın Hudutları

           

           

          Araştırmaya sınır konamaz; ama diğer araştırmacılardan ayrılabilmeleri için bilim tarihçileri,

           

          · Bilimsel metinlerin yayımlanmasına ve değerlendirilmesine,

          · Bir bilim dalının veya bütün bilim dallarının, bir kuramın, bilimsel bir olayın veya sorunun, bir eğitim veya araştırma kurumunun, bir derginin veya raporun, bilimsel bir kavramın, bir araç ve gerecin, kısacası her çeşitten “bilim konusu”nun belirli bir andaki durumunu veya tarihsel gelişimini göstermeye,

          · Bilginlerin hayatlarını, eserlerini ve alanlarına yapmış oldukları katkıları belirlemeye yoğunlaşmak mecburiyetindedirler.

           

          Metin Çalışmaları

           

           

          Bilim tarihi araştırmalarının başı ve sonu bilimsel metinler olduğu için bu konuya özel bir önem vermek gerekir.

          Çoğu Yunanca ve Latince metin, filolojik yöntemlere uygun olarak yayımlanmış ve İngilizce, Fransızca ve Almanca gibi büyük Batı Dilleri’ne çevrilerek araştırmacıların hizmetine sunulmuştur; fakat aynı şeyi kendi kültür coğrafyamızın bilim dilleri olan Arapça, Farsça ve Türkçe ile yazılmış yapıtlar için söylemek mümkün görünmemektedir. Bu nedenle meselâ Selçuklu ve Osmanlı Dönemi bilim hayatını sağlıklı bir biçimde resmedebilmek için önceliği metin çalışmalarına vermek gerekmektedir.

           

          Diğer taraftan arşiv çalışmalarının yetersizliğini de, burada bir cümle ile hatırlatmakta yarar vardır.

           

           

          Dört Filolojik İşlem

           

           

          Dört İşlem, unutulmuş bilimsel metinlere yeniden hayat verir:

           

          · Edisyon kritik

          · Tercüme

          · Transliterasyon ve

          · Yalınlaştırma

           

          Bilim tarihi araştırmalarında, güvenilir verilerin temin edilmesine aracılık ettikleri için, bu işlemlere biraz daha yakından bakmak gerekir.

           

          Edisyon Kritik

           

          Bir eserin mevcut yazma nüshalarını karşılaştırma ve metni, yazarın kaleminden çıktığı şekliyle kurma işlemine denir.

          Yerli ve yabancı kütüphanelerde Arapça, Farsça ve Türkçe olarak yazılmış birçok bilimsel eser bu işlemden geçmeyi beklemektedir ve bu süreç tamamlanmadan “bilim mirasımız”ın yapısı konusunda ihtiyatlı hükümlerde bulunmak gerekir.

           

           

          Tercüme

           

           

          Yazma ya da basma bütün Arapça ve Farsça bilim metinleri, istisnasız Türkçe’ye tercüme edilmeli ve bütün tarihçilerin ilgisine sunulmalıdır.

          Unutmamak gerekir ki konular ve sorunlar hakkında isabetli bir biçimde fikir yürütebilmek için, metinleri ana-dil üzerinden kavramak esastır.

           

           

          Transliterasyon

           

           

          Anadolu Sahası’nda Türkçe büyük değişimlere uğramış ve sonuçta, Eski Türkçe ve Yeni Türkçe olarak ikiye ayrılmıştır.

          Osmanlı Dönemi bilimsel metinleri, Eski Türkçe ve [Arap Alfabesi’nin bir varyantı olan] Eski Türk Alfabesi ile yazılmış ve matbaanın girişinden sonra da basılmıştır. Mevcut bilimsel eserlerin daha geniş bir araştırmacı topluluğuna açılabilmesi için, bunların Yeni Türk Alfabesi’ne aktarılması gerekmektedir. İşte bu işleme, transliterasyon denmektedir.

          Son yıllarda, bu yöndeki gayretlerin arttığı gözlenmektedir.

           

           

          Yalınlaştırma

           

           

          Bilimsel metinlerin, transliterasyonu çok yararlıdır; ancak bu işlem, tek başına “mükemmel bir kavrayış” için yeterli, gelmeyebilir; çünkü dil, süreç içinde büyük dönüşümlere uğramış ve özellikle de genel okuyucu için kısmen veya tamamen anlaşılır olmaktan çıkmıştır. Bu nedenle, hiç değilse bilim tarihimiz açısından en kıymetli olanlarının Günümüz Türkçesi’ne de aktarılmaları yararlı olacaktır.

           

           

          Filolog-Tarihçi

           

           

          Bir bilim tarihçisinin, bütün bu filolojik işlemleri gerçekleştirmeye yetecek düzeyde bir bilgi ve beceri edinmesi beklenir; ancak birçok sebepten ötürü bu göründüğü kadar kolay değildir. Özellikle,

           

          · Elsine-i Selâse’yi, yani Arapça, Farsça ve Eski Türkçe’yi hakkıyla öğrenmek ve

          · Geçmiş bilimsel kuramları yeterince tanımak uzun ve çetin bir hazırlık döneminden geçmeye ihtiyaç duyar.


          • 16 Ekim - 22 Ekim

            BEŞİNCİ HAFTA

             

            Eski Kuramlar

             

             

            Bilimin doğası hakkında bilgece bir kavrayışa ulaşabilmek ve yukarıda tanıtılan filolojik işlemleri sağlıklı bir biçimde yürütebilmek için geçmişin bilimsel kuramlarını sağlam bir şekilde bilmek gerekir.

            Bilim tarihi, bir kuramlar çöplüğüdür; ama bu çöplük, insanoğlunu Hakikî Dünya ile irtibata getiren Zihnî Dünyalar’ın nasıl inşa ve tadil edildikleri konusunda güvenilir dersler verir.

             

             

            Metnin Yorumu

             

             

            Bilimsel metnin edisyon kritiği, tercümesi, transliterasyonu veya yalınlaştırılmış hâli hazırlandıktan sonra asıl “tarihsel çalışma” başlar.

            Bundan sonra, bilimsel metnin

             

            · Ait olduğu gelenek içindeki yerini belirlemek, yani önceki ve sonraki bilimsel metinlerle bağlantılarını saptamak ve

            · Yeni bir bilgi veya görüş ile bilime katkıda bulunup-bulunmadığını belirlemek gerekir.

             

            Bütün metinler, siz de takdir edersiniz ki bilime katkıda bulunmak için yazılmaz; meselâ ders kitapları, bilgiyi öğrenciler arasında yaymak, çeviri kitapları ise bir dilden diğerine aktarmak için kaleme alınır; ancak bu türeden eserler de Bilim Kültürü’nün taşınmasına ve gelişmesine katkıda bulundukları için, bilim tarihçileri tarafından incelenmeye değer.

             

             

            Öykünün Kuruluşu

             

             

            Bilim tarihçisi, bu iki ön-çalışma sonrasında edindiği bilgilerden ve izlenimlerden istifade ederek “öykü”yü kurar; yani mümkün olduğunca ayrıntı olarak betimler; ancak her betim, her tasvir sonuçta bir kurgudur ve bir araştırmacıdan diğerine bu kurgu, belgelerin ve tanıkların niteliğine bağlı olarak, belirli nisbetlerde farklılıklar gösterebilir.

             

            Farklılıklar çok büyükse, bu defa bunların nereden kaynaklanmış olabileceğini soruşturmak gerekir; çünkü bunlar muhakkak ki farklı hakikatlerle değil, betimleme ve tasavvur süreçlerini etkileyen farklı zihnî donanımlarla veya şartlanmışlıklarla alakalı olmalıdır.

             

            Sonuçta, iyi-kötü üzerinde uzlaşılabilecek bir resim ortaya çıkarılabilir!

             

            Bilim Tarihçiliğinin Türkiye’ye Girişi

             

             

            Bilim tarihi araştırmacılığımızın başlamasında, özellikle üç ismin büyük katkısı olmuştur: Salih Zeki Bey, Abdülhak Adnan Adıvar ve Aydın Sayılı.

             

            Bu yüzden, Salih Zeki Bey’in Kâmûs-ı Riyâziyyât’ı (Cilt 1, 1897) ile Âsâr-ı Bâkiye’si (2 Cilt, 1913), Abdülhak Adnan Adıvar’ın Osmanlı Türklerinde İlim’i (1940) ile Tarih Boyunca İlim ve Din’i (1944) ve Aydın Sayılı’nın The Observatory in Islam’ı (1960) ile Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronomi ve Tıp’ı (1966) başta olmak üzere alanla ilgili bütün kitaplarını ve makalelerini incelemek, bu öncü çalışmaların kapasitesi konusunda bir fikir edinilmesine katkıda bulunacaktır.

             

            Sonraki dönemde yayımlanan telif ve tercüme eserler, bilim tarihi kütüphanemizi oldukça genişletmiştir. Buna rağmen hâlâ ciddî eksiklerimiz vardır; meselâ bilimin gelişimine yön veren başyapıtların büyük bir kısmı, henüz Türkçe’ye çevrilmemiştir ve bu durum, evrensel veya yerel bilim tarihini kendi bakışımız açısından kurgulamamızı güçleştirmektedir.

             

            Benim Seçtiklerim

             

            Sizin için seçtiğim 10 telif ve 10 da tercüme eserin ismi şöyledir. 

            Telif: Sevim Tekeli, On Altıncı Asırda Osmanlılar’da Saat ve Takiyüddin’in “Mekanik Saat Konstrüksüyonuna Dair En Parlak Yıldızlar” Adlı Eseri (1966); Cevat İzgi, Osmanlı Medreselerinde İlim (2 Cilt, 1997); Aykut Kazancıgil, Osmanlılarda Bilim ve Teknoloji (1999); Hüseyin Gazi Topdemir, Işığın Öyküsü (2007);  Remzi Demir ve Melek Dosay Gökdoğan, Aydın Sayılı (2008); Mustafa Özilgen, Endüstrileşme Sürecinde Bilgi Birikiminin Öyküsü (2009); Emre Dölen, Türkiye Üniversite Tarihi (5 Cilt, 2009-2010); Bilal Yurtoğlu, Katip Çelebi (2009); Remzi Demir ve İnan Kalaycıoğulları, Tantalos’un Çocukları, Cumhuriyet Dönemi’nde Bilim ve Tekniğe Genel Bir Bakış (2010); H. Bayram Kaçmazoğlu, Türk Sosyoloji Tarihi (3 Cilt, 2010-2011).   

             

            Tercüme: J. D. Bernal, Materyalist Bilimler Tarihi, Çeviren: Emre Marlalı (2 Cilt, 1976); Georges Ifrah, Rakamların Evrensel Tarihi, Çeviren: Kurtuluş Dinçer (9 Cilt, 1995-2002);  George Basalla, Teknolojinin Evrimi, Çeviren: Cem Soydemir (1998); Duane P. Schultz ve Sydney Ellen Schultz, Modern Psikoloji Tarihi, Çeviren: Yasemin Aslay (2001); Colin A. Ronan, Bilim Tarihi, Çevirenler: Ekmeleddin İhsanoğlu ve Feza Günergun (2003); John Langone, Bruce Stutz ve Andrea Gianopoulos, Bilimin Serüveni, Çeviren: Duygu Akın (2008);  Paolo Rossi, Modern Bilimin Doğuşu, Çeviren: Neşenur Domaniç (2009); Peter J. Bentley, Sayılar Kitabı, Çeviren: Cem Duran (2011); Arnold Reisman, Nazizmden Kaçanlar ve Atatürk’ün Vizyonu, Çeviren: Gül Çağalı Güven (2011); Patricia Fara, Bilim, Dört Bin Yıllık Bir Tarih, Çeviren: Aysun Babacan (2012). 

             

            Teknoloji Tarihi

             

             

            Bilim ve teknoloji arasındaki ilişkilerin doğru bir şekilde kavranabilmesi için “Teknoloji Tarihi” araştırmalarına da ihtiyaç vardır; ancak ülkemizde, tarihin bu dalı çok ihmal edilmiştir.

             

            Burada anılması gereken iki yapıt da Ergun Türkcan’a aittir ve birisi Dünya’da ve Türkiye’de Bilim, Teknoloji ve Politika (2009) ve diğeri ise [Anadolu Üniversitesi için yazılmış bir ders kitabı olan] Teknoloji Tarihi’dir (2011).  


            • 23 Ekim - 29 Ekim

              ALTINCI HAFTA

               

              BİLİM FELSEFESİ

               

              Takriben XIX. yüzyılın başlarında bilimin doğasını kavramaya yönelik istekler, bilim tarihçilerini, tarihî bir soruşturmaya, bilim filozoflarını ise felsefî bir soruşturmaya yöneltmişti. Bu bağlamda,

               

              · Bilim tarihçileri, bilimsel bilginin oluşum ve değişim sürecini göstermeye ve

              · Bilim filozofları ise, daha ziyade bilimsel bilginin yapısını ve yöntemini çözümlemeye girişmişlerdi.

               

              Ancak bilim felsefesinin maksadını gerçekleştirmek için bilim tarihinden de yararlanmak mecburiyetinde kalması veya tersine bilim tarihinin maksadını gerçekleştirmek için bilim felsefesinden de yararlanması, iki alanının konularının ve sorunlarının birbirlerinin içine geçmesine ve görev karışıklığının doğmasına sebebiyet vermişti.

              Bu yüzden bilginlere ve bilimlere yönelik soruşturmalarda, bilim tarihinin nerede bittiğini ve bilim felsefesinin nerede başladığını titiz bir biçimde belirlemek gerekir; sonuç itibariyle felsefe, tarih değildir!

               

               

              Temel Sorunlar

               

               

              Bilim felsefesinin bazı temel sorunları vardır:

               

              · Bilimsel bilgiyi, diğer bilgi türlerinden ve muhtelif bilim dallarının ürettikleri bilimsel bilgileri birbirlerinden ayıran temel özellikler ve nitelikler nelerdir?

              · Gözlem ve deneyin bilimsel bilginin üretimindeki ve kanıtlanmasındaki yeri nedir?

              · Bilimsel bilgi, nasıl dönüşür; evrilerek mi, yoksa devrilerek mi?

              · Mantık ve matematik, bilimsel bilginin üretimini nasıl etkiler?

              · Bilimsel araştırma, “çevresel faktörler”den, yani siyasî, iktisadî, hukukî, sosyal ve kültürel kurumlardan ve koşullardan bağımsız mıdır, değil midir?

               

              Bu soruların sayısını arttırmak ve böylece bilim filozoflarının yaptıkları işin daha mükemmel bir tasvirine ulaşmak mümkündür; ancak bu kadarı bile, sanırım bilim felsefesinin ilgileri konusunda genel bir fikir vermek için yeterlidir.

               

               

              Pozitivizm-Konvansiyonalizm Çelişkisi

               

               

              Filozoflar, ayrışır ve ayrıştırır. Bilim felsefesi için de böyle olmuş ve bilimsel bilginin yapısı ve yöntemine yönelik tartışmalar, süreç içerisinde iki ana-uç eğilim doğmasına yol açmıştır:

               

              Pozitivizm: Öncülük hakkını alan ve Auguste Comte’un öğretisinin yaygınlaşmasından sonra “pozitivizm” olarak yaftalanan bilim anlayışı, [kadîm emprizmin tesiri altında] bilimsel bilginin veya bunları örgütleyen bilimsel kuramların duyumsal verilerin dışarıdan [Dış Âlem’den] dayatmasıyla üretildiklerini ve bu yüzden “nesnel” ve “kesin” [%100 veya güçlü bir olasılık dâhilinde] olduklarını savlar.

               

              Konvansiyonalizm: Pozitivist anlayışa karşı geliştirilen bu anlayış ise, [kadim rasyonalizmin tesiri altında] bilimsel bilginin veya bunları örgütleyen bilimsel kuramların, şahsî tasavvurların içeriden [İç Âlem’den] dayatması ve bir grup bilgin tarafından onaylanması sonucunda üretildiklerini ve bu yüzden öznel ve göreceli olduklarını savlar.

               

              Aşağı yukarı, diğer bütün “bilim anlayışları”, bu iki ana-uç eğilim arasında yer tutar ve bilim felsefesi akımlarını çeşitlendirir.

              Malumdur ki burada “Hangisi haklıdır?” diye sorulamaz; “şahsî gerekçeler”le anlayışlardan birisi seçilir.

               

              İçsel Bakış-Dışsal Bakış

               

               

              Ana-akım’a mensup [yani “yeni bilim anlayışı”na bağlı] bilim tarihçileri ile filozofları, bilimsel bilgi üzerinde çalışırken, bakışlarını, çoğunlukla

               

              · “Bilimsel Metinler” arasındaki epistemik münasebetleri kavramaya ve

              · Bunları ortaya çıkaran “düşünme biçimi”nin hususiyetlerini belirlemeye yöneltmişlerdi.

               

              Ancak XX. yüzyılın birinci yarısındaki yoğun tartışmalar, yeni bir eğilimin doğmasına yol açtı ki bilimsel fikirler ve onları yaratan zihniyet [yani “İçsel Nedenler”], içinde yeşerdikleri “toplumsal çevre”nin etkilerinden [yani “Dışsal Nedenler”] bağışık değildi; siyasî-iktisadî ideolojiler, felsefî öğretiler, dinî inançlar ve diğer sosyo-kültürel değerler, bunları yönlendiriyor ve hatta belirliyordu.

               

              Bu sav ne kadar doğrudur?

              Henüz tartışılmaktadır; fakat şurası muhakkaktır ki “Dışsal Bakışçılar”, tarihî ve felsefî tartışmalara büyük bir derinlik kazandırmışlar ve bilimi anlama gayretlerini, pozitivist olarak nitelendirilen yaklaşımların tahakkümünden kurtarmayı başarmışlardır.

              Öyle anlaşılmaktadır ki bu yöndeki faaliyetlere, son noktayı [eğer öyle bir nokta varsa], bilim psikologları ile sosyologları koyacaktır ve bu durum, tartışmayı, doğal olarak felsefenin alanından sosyolojinin ve psikolojinin alanına taşıyacaktır.


              • 30 Ekim - 5 Kasım

                YEDİNCİ HAFTA

                 

                Reichenbach ve Bilim Felsefesinin Türkiye Girişi

                 

                 

                Türkiye’de bilim felsefesinin geçmişi [bilim tarihininki gibi] XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar geri gitmektedir. Buna karşın aradan geçen bunca süre içinde bir bilim filozofu yetişmemiş ve bilim felsefesi çalışmaları, genellikle Batı’daki tartışmaların aktarılması ve yerleştirilmesi ile sınırlı kalmıştır. Daha önce yayımlamış olduğumuz “Bilim Felsefesinin Türkiye’ye Girişi, Genel Bir Bakış” [Bilim ve Ütopya, Sayı 202, Nisan 2011, s. 20-25] adlı makalede de beyan etmiş olduğumuz üzere, bu alandaki en önemli gelişme Viyana Çevresi mensuplarından Hans Reichenbach’ın (1891-1953) Türkiye’ye gelmesi ve 1933-1938 yılları arasında beş yıl süreyle İstanbul Üniversitesi, Felsefe Enstitüsü’nde dersler vermesidir.

                 

                Hiç şüphe yoktur ki daha önceki dönemde özellikle mühendisler ve hekimler eliyle yerleştirilen “Pozitivist Bilim Anlayışı” [ki bu anlayış, yukarıda ayrıntılı olarak tartıştığımız gibi, pozitivizmin felsefî ve ideolojik unsurlarından alabildiğine arındırılmış olduğu için “pozitivist” olarak adlandırılmayı hak etmez], Erken Cumhuriyet Dönemi’nde de benimsenmiş ve hatta Reichenbach ve özellikle de Nusret Hızır gibi öğrencilerinin neo-pozitivist eğilimleri yüzünden Felsefe Bölümleri’ndeki bazı akademisyenler tarafından da desteklenmiş ve güçlendirilmiştir.

                 

                Diğer taraftan şaşırtıcı bir duruma temas etmekte fayda vardır ki Cumhuriyet Tarihi boyunca üniversitelerimizin muhtelif fen ve edebiyat fakültelerinde görev yapan bilginlerimiz, yurt-dışında büyük fırtınalar koparan felsefî tartışmalardan umumiyetle uzak durmuşlar ve bunlara herhangi bir katkıda bulunmaya yanaşmamışlardır!

                 

                 

                Benim Seçtiklerim

                 

                Sizin için seçtiğim 5 telif ve 5 de tercüme eserin ismi şöyledir. 

                 

                 

                Telif: Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu, Metodoloji (1945); Hilmi Ziya Ülken, Bilim Felsefesi (1969); Cemal Yıldırım, Bilim Felsefesi (1979); Hüseyin Batuhan, Bilim ve Şarlatanlık (1996) ve Doğan Özlem, Bilim Felsefesi -Ders Notları- (2003).

                 

                Tercüme: Hans Reichenbach, Bilimsel Felsefenin Doğuşu, Çeviren: Cemal Yıldırım (1981); Paul Feyerabend, Yönteme Hayır, Çeviren: Ahmet İnam (1989); John Losee, Bilim Felsefesine Tarihsel Bir Giriş, Çeviren: Elif Böke (2008); Barry Barnes, T.S. Kuhn ve Sosyal Bilimler, Çeviren: Hüsamettin Arslan (2008) ve Karl Popper, Bilimsel Araştırmanın Mantığı, Çeviren: İlknur Aka ve İbrahim Turan (2010).  


                • 6 Kasım - 12 Kasım

                  SEKİZİNCİ HAFTA

                   

                  BİLİM SOSYOLOJİSİ 

                   

                  Bilim sosyolojisi ile birlikte, önceki Bilim Kültürü unsurlarından farklı bir alana giriyoruz. Çünkü hem bilim sosyolojisi, hem de bundan sonra inceleyeceğimiz bilim psikolojisi, esasen birer doğa bilimidir ve dolayısıyla, bilimsel bilginin oluşum ve dönüşüm süreçlerini [tarihî ve felsefî yöntemlerle değil] gözlemsel ve deneysel yöntemlerle incelerler.

                   

                  Bilim sosyologları, araştırmalarının merkezine bir “topluluk olarak” bilginleri ve bilimsel eylemleri alırken, bilim psikologları da bir “birey olarak” bilginleri ve bilimsel eylemleri alırlar. Bu yüzden araştırma nesneleri, “güncel bilginler ve bilimler”, araştırma yöntemleri ise, anket, mülakat, iç-gözlem gibi “güncel yöntemler”dir.

                   

                  Bilim felsefesinin problemlerini, ileride bilim sosyolojisi ile psikolojisi devralacak gibi görünmektedir.

                   

                   

                  Bilim Tarihiyle Bağ Kurmak

                   

                   

                  Ancak bu durum, her iki araştırma topluluğunun da bilim tarihinden, onun bilginler ve bilimsel eylemler konusunda derlemiş olduğu bilgilerden istifade etmeyecekleri ve etmemeleri anlamına gelmez; çünkü (a) bilim tarihçileri, sosyologların ve psikologların ürettikleri gözlemsel bilgileri tarihî gelişmeleri aydınlatmakta kullanabilecekleri gibi, (b) psikologlar ve sosyologlar da, ürettikleri bilgilerin doğruluğunu sınamak için tarihî bilgileri “ikinci bir gözlem alanı” olarak kullanabilirler.

                  Bu durum, elbette bu üç alanı da birbirleriyle irtibata sokar.

                   

                   

                  Bilim ve Toplum

                   

                   

                  Bilim sosyolojisi, bilimsel bilginin üretimini ve dönüşümünü sosyolojik bir perspektiften açıklamaya çalışır ve bu bağlamda, (a) toplumsal faktörlerin bilim ve teknoloji üzerindeki ve (b) bilimsel ve teknolojik faktörlerin de toplum üzerindeki etkilerini inceler.

                   

                  Burada anılan “toplum”, aslında iki farklı topluluk türüne işaret eder:

                   

                  Bilginler Topluluğu: Bu topluluğun benimsediği kuramlar ve yöntemler, bilimsel ve teknolojik faaliyetleri belirler.

                   

                  Diğer Topluluklar: “Bilginler Topluluğu” ile şu veya bu şekilde münasebet içinde bulunan diğer topluluklar ise, bilimsel ve teknolojik faaliyetleri etkiler.   

                   

                  “Diğer Topluluklar”, üçe ayrılabilir:

                  Entelektüel Topluluklar: Filozoflar, din âlimleri ve yazarlar.

                  Meslekî Topluluklar: Politikacılar, hukukçular, idareciler (bürokratlar), gazeteciler.

                  Yakın ve Uzak Topluluklar: Aileler, sınıflar veya katmanlar, mahalleliler, kentliler ve bütün vatandaşlar.

                  İşte bilimsel faaliyetler, söz konusu toplulukların “belirlemeler ve etkilemeler ağı” içinde gerçekleştirilir!

                   

                  Bilim ve Örgüt-içi Kurallar

                   

                   

                  Bilginler Topluluğu, “usta-çırak ilişkisi” yoluyla genç bilginlere ve bilgin adaylarına, (a) yürürlükteki bilimsel kuramları (b) çözüm bekleyen temel sorunları, (c) bilimsel araştırma yöntemlerini ve (d) yayın yapma kurallarını öğretir ve bütün meslek hayatları boyunca, çömezlerin “öğretilenler”e sadık kalıp-kalmadıklarını denetler. Özellikle de, araştırma ve yayım süreçlerinde bilerek veya bilmeyerek “ihlaller” yaptıklarında, yani hataya düştüklerinde veya raconu bozduklarında (!) eleştirerek ve uyararak, “Doğru Yol”a sokmaya çalışır.

                   

                  Eleştirilerini ve uyarılarını önemseyen ve gereğini gerçekleştiren genç meslektaşlarını topluluk içinde tutar; ama ciddiye almayan ve böylece “Doğru Yol”dan sapanları, umumiyetle topluluk dışına iter. Böylece örgüt içinde denetimi sağlayarak bilginlerin “birlik ve bütünlük ruhu içinde” çalışmalarını güvence altına alır.

                   

                  Bu açıdan bakıldığında, “Bilginler Topluluğu”, bilimsel faaliyetleri standardize eden sert bir otorite vazifesi görür. Böyle bir otoritenin olmayışı veya zayıflığı, (a) bilimsel örgütlenmenin yetersizliğine veya (b) “Yeni Bilimsel Kuramlar Geliştirme” aşamasına gelindiğine delâlet eder.

                   

                  Muhtelif sebeplerle, bilim topluluklarının denetimi gevşediğinde ise, “özgür-uslar”, yeni bulguların ve görüşlerin sağladığı nispeten serbest atmosferden istifade ederek örgüt içindeki etkili makamları ele geçirmeye ve topluluğu dönüşüme uğratmaya soyunurlar.


                  • 13 Kasım - 19 Kasım

                    DOKUZUNCU HAFTA

                     

                    Genç Bir Disiplin

                     

                     

                    Bilim sosyolojisi, XX. yüzyılın ilk yarısında, özellikle de Robert King Merton’un (1910-2003) “On Yedinci Yüzyıl İngiltere’sinde Bilim, Teknoloji ve Toplum” (1938) adlı makalesinin ve Marxist Tarihçilik Geleneği’nin temsilcilerinden John Desmond Bernal’ın (1901-1971) Bilimin Toplumsal İşlevi (1939) adlı kitabının yayımlanmasından sonra bağımsız bir araştırma alanı olarak ortaya çıktı.

                     

                    Thomas Samuel Kuhn’un (1922-1996) Bilimsel Devrimlerin Yapısı (1962) yayımlandığında ise, bilim tarihi ve felsefesi alanlarında olduğu kadar, bilim sosyolojisi alanında da yeni bir çığır açtı ve dikkatleri “bilginler topluluğu” ile “bilimsel bilgiler” arasındaki karşılıklı ilişkiler ağına çevirdi.

                     

                    Bernal’ın eserlerinden Materyalist Bilimler Tarihi, [80 Öncesi’nin entelektüel havasının bir sonucu olarak] 1976 yılında Türkçe’ye tercüme edildi; ama pozitivist ve yeni-pozitivist bilim anlayışının hüküm sürdüğü bu dönemde, baskın bilim tarihçileri ile bilim felsefecilerinin ilgisini hemen hemen hiç çekmedi ve dolayısıyla, meselâ Türk Bilim Tarihi çalışmalarına uygulanmadı. Muhtemelen bunun en önemli sebeplerinden birisi, bilim tarihi otoritesi Aydın Sayılı’nın (1913-1993), Hayatta En Hakiki Mürşit İlimdir (1948) adlı önemli yapıtının farklı bir sosyolojik perspektife dayandırılmış olması [Bu konuyla ilgili olarak şu makaleye bkz., Ömer Faik Anlı, “Bilim Sosyolojisi ve Aydın Sayılı’da Bilim Tarihinin Sosyolojik Boyutu”, Dört Öge, Yıl: 2, Sayı: 3, 2013, s. 41-61] ve diğer taraftan da ülkemizdeki Marxist Tarihçiler’in genellikle siyasî ve iktisadî tarihle ilgilenmeyi tercih etmeleriydi. [Bu konuyla ilgili olarak da şu yazıma bkz., Remzi Demir, “Boris Hessen ve Sosyalist Bir Bilim Tarihi Okuması”, (Parantez), Bilim ve Ütopya, Sayı 202, Nisan 2011, s. 54-55].

                     

                    Ancak, 1982’de Bilimsel Devrimlerin Yapısı Türkçe’ye aktarıldığında, Felsefe Bölümlerimizde ve bu arada DTCF, Felsefe Bölümü’nde de kuvvetli rüzgârlar estirmeye başladı ve bilim tarihi çalışmalarını olmasa da, bilim felsefesi çalışmalarını derinden etkiledi; öyle ki süreç içinde Felsefeciler Topluluğu”nun büyük bir kısmını Reichenbachçı çizgiden, başta Kuhncu olmak üzere diğer çizgilere doğru savurdu.

                     

                    Bu arada gelişmeler, komşu bölümlerden sosyolojiye de sıçradı ve bildiğim kadarıyla ilk bilim sosyolojisi çalışması olarak anabileceğimiz Epistemik Cemaat: Bir Bilim Sosyolojisi Denemesi, 1992 yılında Hüsamettin Arslan tarafından yayımlandı.

                     

                    Benim Seçtiklerim

                     

                    Sizin için seçtiğim 5 tercüme eserin isimleri şöyledir: Barry Barnes, Bilimsel Bilginin Sosyolojisi, Çeviren: Hüsamettin Arslan (1995); Karl Mannheim, İdeoloji ve Ütopya, Çeviren: Mehmet Okyayuz (2009); C. P. Snow, İki Kültür, Çeviren: Tuncay Birkan (2010); Toby E. Huff, Modern Bilimin Doğuşu ve Yükselişi, İslâm Dünyası, Çin ve Batı, Çevirenler: İnan Kalaycıoğulları, Ertan Tağman ve Aynur Yetmen (2010) ve Editörler: Bekir Balkız ve Vefa Saygın Öğütle, Bilim Sosyolojisi İncelemeleri (2010).    

                     

                     

                    Kılgısal Bilimler ve Bilim Sosyolojisi

                     

                     

                    Bilim sosyolojisi, kuramsal veya kılgısal bütün bilimsel etkinlikleri kendi bakış açısından inceler; ancak Kılgısal Bilimler’in toplumsal yaşam üzerindeki sürekli ve derin etkileri, herhalde önümüzdeki yıllarda “Teknoloji-Toplum İlişkileri”nin araştırılmasını ve çözümlenmesini daha cazip bir hale getirecektir.

                    Bu bağlamda, meselâ

                     

                    · Türkiye’de “mühendis cemaati” ile “hekim cemaati”nin, uzak-yakın modernleşme tarihimizdeki yerinin belirlenmesi [Nilüfer Göle’nin Mühendisler ve İdeoloji, Öncü Devrimcilerden Yenilikçi Seçkinlere (1986) adlı çalışması buraya dâhil edilebilir] ve

                    · İktidar ile mühendisler ve iktidar ile hekimler arasındaki etkileşimlerin aydınlatılması, bilim sosyolojisinin merak uyandıran problemleri arasında bulunmaktadır.

                     

                    Bilim Antropolojisi

                     

                     

                    Bilim antropolojisi ile sosyolojisinin konuları ve sorunları birbirlerine karışabilmektedir. Bence, bunun önünü alabilmek için bilim antropolojisi, araştırmalarını daha ziyade, bilginler cemaatinin günlük yaşantısını yönlendiren teamüller ve ritüeller üzerine yoğunlaştırmalıdır. Meselâ göreve başlama ve görevden ayrılma törenleri, akademik atama ve yükseltme uygulamaları ve kutlamaları, anma toplantıları ve yayımları, yılbaşı-yılsonu açılış ve kapanış törenleri ve kokteylleri, konferans, sempozyum, çalıştay, panel gibi bilimsel etkinliklere ilişkin gelenekler ve görenekler, dershane ve yazıhane alışkanlıkları ve rutinleri, cenaze törenleri ilk akla gelenler arasında bulunmaktadır.

                     

                    Bunlar, belki de bilimsel bilginin yapısını etkilemeyecek şeylerdir; ama bilimsel faaliyetlerin içinde cereyan ettiği toplumsal ortamlar konusunda malumat edinmemize ve böylece “bir insan olarak bilgin”i tanımamıza aracı oldukları için, kanaatimce önemli bir işleve sahiptirler.


                    • 20 Kasım - 26 Kasım

                      ONUNCU HAFTA

                       

                      BİLİM PSİKOLOJİSİ

                       

                      Bilim psikolojisi, bilimsel bilginin oluşumunu ve dönüşümünü, psişik ve bilişsel süreçlere dayanarak açıklamak isteyen deneysel bir bilim dalıdır.

                       

                      Yeni yeni gelişmekte olduğu için, burada muhtemel sorunlarına ilişkin bazı öngörülerde bulunulacaktır.

                       

                       

                      Genç Bir Psikoloji!

                       

                       

                      Bilim tarihi, felsefesi ve sosyolojisinden sonra, Abraham Maslow’un (1908-1970), 1966 yılında yayımladığı Bilim Psikolojisi: Bir Keşif adlı çalışmasıyla yeni bir bilim dalı daha doğdu: Bilim Psikolojisi.

                       

                      Bilimsel faaliyetleri yönlendiren psikolojik etmenleri araştıran bilim psikolojisi, özellikle kuruluş aşamasında bilişsel psikoloji ile sosyal psikolojinin derlediği gözlemsel verilerden yararlanma yoluna gitti. Böylece, daha önce de belirttiğimiz üzere, bilim sosyolojisinden sonra, emprik temellere dayalı yeni bir bilim dalı daha ortaya çıktı ve geçmiş yıllarda bilim tarihçilerinin, filozoflarının ve sosyologlarının kendisinden gasp ettikleri bazı konuları ve sorunları kendi alanına dâhil ederek kuruluş süreci içine girdi.

                       

                      Türkiye’de en muteber ve müessir bilgin cemaatlerinden birisi de psikologların teşkil ettikleri topluluktur; buna karşın, bugüne kadar bilim psikolojisi araştırmaları, bu topluluk içinde kendine bir yer edinmeyi başaramamıştır. Aynı hüküm aşağı-yukarı psikoloji tarihi için de geçerlidir; nitekim, bildiğim kadarıyla bu alanla ilgili ilk yüksek lisans tezi, yani Şeyma Turan’ın “Osmanlılarda İlk Modern Psikoloji Kitapları: (1869-1900)”, ancak 2010 yılında savunulabilmiştir.

                       

                       

                      Topluluk İncelemeleri

                       

                       

                      Bilginler topluluğu üzerinde, anket ve mülâkat teknikleriyle yapılacak sosyolojik ve psikolojik araştırmalar, Türk Bilginleri’nin muhtelif konulardaki eğilimlerinin tespiti açısından yararlı olacaktır.

                       

                      “Topluluk Tasviri”ni mümkün kılacak bu tür araştırmalar sırasında, bilgin bireylerin, (a) akademik olan-olmayan sorunları, (b) muhtelif konulara ilişkin tercihleri ve beğenileri vs. gibi birçok şeyi öğrenmek mümkün olabilecektir.

                       

                      Malumdur ki rasyonel yönetimi benimseyen akademik kuruluşlarda, bu türden topluluk tasvirleri, çok değerli bilimsel veriler sunacaktır.

                       

                       

                      Neden Bilim Yaparız?

                       

                       

                      Bilimsel faaliyetler de “yaşam iradesi”nden kaynaklanıyor gibidir; ama bu irade, dinî ve edebî faaliyetleri, daha çok “teselli” gereksinimini karşılamak için kullanırken, felsefî ve bilimsel faaliyetleri, daha çok “bilme” ihtiyacını gidermek için kullanır; çünkü “bilme”, insanları, içinde yaşamış oldukları doğal ve toplumsal çevrelerin [yani bilimlerin iki temel konu alanlarının] tehditlerine ve tehlikelerine karşı hazırlıklı kılmakta ve öngörü imkânı vererek “yaşam mücadelesi”nde büyük bir avantaj sağlamaktadır.

                       

                      Öyle anlaşılmaktadır ki sonradan bilimsel olarak yaftalanacak “yaklaşım biçimi”yle “Hakikî Dünya”yı daha “isabetli” bir biçimde resmedebileceğini ve bu resim üzerinden daha “isabetli” tepkiler verebileceğini keşfeden insanoğlu, süreç içinde bu yetisinin güçlenmesini mümkün kılacak melekelerini yetkinleştirmenin yollarını aramıştır; çünkü Darwin’in de sıkça vurguladığı üzere, türler, evrimsel geçmişleri boyunca işe-yarar ve üstünlük-sağlar kabiliyetlerini geliştirmeye çalışmışlardır.

                      Kısacası, burada tartışılan sorun da dâhil olmak üzere birçok psikolojik sorunun yanıtı, bilim psikolojisi çalışmalarının gelişmesini beklemektedir.

                       

                       

                      Başka Nedenler…!

                       

                       

                      Bilimsel eyleme geçmenin çok daha şahsî nedenleri olabilir: Meselâ merakı gidermek, sorunları doğru bir biçimde tanımlamaktan ve çözümlemekten keyif almak, hemcinsleriyle rekabet etmekten ve onlara üstün gelmekten hoşlanmak veya hastalara ve muhtaçlara yardımcı olmak gibi “insanî duygular”, bunlardan sadece bazılarıdır.

                       

                      Bilginleri, bunlardan birisi veya birkaçı motive etmiş ve araştırmaya sevk etmiş olabilir.

                       

                       

                      Freud’un Fikri

                       

                       

                      Sigmund Freud (1856-1939), Uygarlığın Huzursuzluğu adlı yapıtının İkinci Kısım’ında [Çeviren: Haluk Barışcan, 4. Baskı, İstanbul 2011, s. 35]dine duyulan gereksinimin ardında yatan psikolojik sebepleri tartışırken şunları söyler:

                       

                      “Sırtımıza yüklenen yaşam bizim için fazla ağırdır; pek çok acı, hayal kırıklığı ve üstesinden gelinemeyecek görevler içerir. Yaşamı çekilir hale getirmek için müsekkinlerden vazgeçemeyiz. (Theodor Fontane, çeşitli ikameler olmadan yaşayamayız, demiştir.) Böylesi üç tür müsekkin vardır: Zavallılığımızı küçümsememizi sağlayacak muazzam oyalanmalar, bu zavallılığı azaltacak dolaylı tatminler, bizi buna karşı duyarsızlaştıracak keyif verici maddeler. Bu türden birşey kesinlikle gereklidir. Voltaire, Kandid’in sonunda herkesin kendi bahçesiyle uğraşmasını söylediğinde oyalanmayı kastetmektedir; bilimsel uğraş da böylesi bir oyalanmadır. Sanatın sağladığı ikame niteliğindeki tatminler gerçeklik karşısında yanılsama olsalar da, ruhsal etkinlikleri, fantezinin ruhsal yaşamdaki sağlam yeri sayesinde, hiç de az değildir. Keyif verici maddelerse bedensel yapıyı etkiler ve kimyasını değiştirir. Dinin bu dizi içerisindeki yerini saptamak hiç de kolay değildir. Daha geniş kapsamlı bir araştırmaya girişmemiz gereklidir.”

                       

                      Öyleyse, Freud’a göre, bilim yaşamın acımasız saldırıları karşısında, bilginlere “oyalanma” imkânı sağlar. Takip eden satırlardan da anlaşılacağı üzere, teknoloji ise, sürekli olarak varoluşumuzu tehdit eden Dış Dünya’ya karşı savunma olanaklarını güçlendirir [Freud, 2011, s. 37-38]:

                       

                      “Kendimizi korku duyulan dış dünyaya karşı savunmak için, eğer bu işi yalnız başına becermek istiyorsak, bir tür yüz-çevirmeden başka hiçbir çaremiz yoktur. Tabii ki daha iyi başka bir yol daha vardır: İnsan topluluğunun bir üyesi olarak, bilim önderliğindeki tekniğin yardımıyla doğaya karşı saldırıya geçmek ve onu insan iradesine tabi kılmak. Bu durumda herkesle birlikte herkesin mutluluğu için çalışılır.”

                       

                       

                      Mustafa Şekib, Ne Demiştir?

                       

                       

                      Psikolojinin, ülkemizde bir “bilim” olarak tanınmasına büyük katkılarda bulunan Mustafa Şekib Tunç (1886-1958) ise, Felsefe Dersleri: Ruhiyât  (1924) adlı lise ders kitabının Giriş’inde [s. 7], söz konusu meseleye şöyle bir açıklama getirmiştir:            

                       

                      “İlmin Menşeleri: Uyanan zekânın ilk görüşlerinde muhayyile ve hissiyâtın büyük tesirleri olmuştur. Bu görüşün numunelerini milletlerin üstûrelerinde, halkın hurafe ve batıl itikatlarında, çocukların zihniyetlerinde müşâhede edebiliriz. Bunların kâffesi mantık ve tecrübe miyarlarına mütehammil olmaktan çok uzaktırlar. Hakikat ve sıhhat yerine şiir ve füsun mahiyetini taşıyan bu nev marifet, ilmimizin ilk numuneleridir. Fakat zekâ, bu surette daima serâzâd kalamazdı. Çünkü tabiat hadiseleri arasında meselâ Güneş’le Ay ve mevsimlerin pek bariz bir intizam dairesinde teakubu insanı hayalden hakikate davet edecek kadar müessirdi. Fazla olarak amelî hayat, yani taayyüş ve muhafaza-i nefs mecbûriyetleri eşyayı hatasız, oldukları gibi öğrenmeye mecbur edecek sebeplerdendi. İşte bu iki ihtiyaç kendiliğinden doğan bir ilim yerine teemmüllü bir ilim cereyânına yol açtı. His ve muhayyilemizden başka tecessüsümüzü ve ilmî zaruretlere karşı iktidarımızı tatmin etmek ihtiyaçlarından ilim : la science dediğimiz mülahazalı bilgi : la connaissance refléchie doğdu. Artık tabiatı yalnız hissetmek değil bir de irâdî bir dikkat cehdiyle teemmül etmek itiyadı hasıl olmaya başladı.”


                      • 27 Kasım - 3 Aralık

                        ONBİRİNCİ HAFTA

                         

                         

                        Bilim Adamı Nasıl Yetişir?

                         

                         

                        “Yaratıcılık” başta olmak üzere bireysel yeteneklerin “gelişkin” (!) olması, bilginlik için elzem görünmektedir; ancak, bilim tarihi incelemelerinden de açıkça anlaşılacağı üzere, söz konusu doğal yeteneklerin açığa çıkmasını ve gelişmesini sağlayacak iyi bir “usta”ya [“yazısal-usta” da olabilir, “sözsel-usta” da olabilir] kapılanmadan, bilimsel faaliyetlerin “usûl ve erkânı”nı öğrenmek mümkün değildir.

                         

                        Günümüzdeki sistemde, yüksek lisans ve özellikle de doktora çalışmalarının tez aşaması, “sanat”ın inceliklerinin öğretildiği ve öğrenildiği aşamadır ve bu nedenle mümkün olduğunca verimli bir biçimde değerlendirilmelidir. “Usta-Çırak İlişkisi”nin belirleyici olduğu bu aşamada, usta, yani profesör, çırağına, yani öğrencisine veya araştırma görevlisine,

                         

                        · Bilimsel bir soruna nasıl yaklaşacağını ve çözeceğini ve

                        · Ulaştığı sonuçları nasıl yazacağını ve yayımlayacağını uygulamalı bir şekilde göstermelidir.

                        Şayet usta, yeterince donanımlı değilse veya çırak, kendi başına terk edilmişse, [ki bu durumlarla maalesef çok sık karşılaşılır], amaç hâsıl olmayacak ve çırak, ustası gibi “yetersiz bir bilgin” olarak bilim dükkanından mezun olacaktır.

                         

                        Bilişsel Psikolojiden Bilim Psikolojisine

                         

                        “Bilişsel Psikoloji”, Jean Piaget (1896-1980) ve Lev Vygotsky’den (1896-1934) itibaren genel olarak bilginin ve özel olarak bilimsel bilginin oluşumunu ve gelişimini anlamayı kolaylaştıracak büyük bir gözlemsel ve düşünsel birikim oluşturmuştur ve bilim psikologlarının bu birikimi kendi alanları ve sorunları açısından değerlendirmelerinde büyük yarar vardır.

                        Meselâ Paiget’nin, bilginin kişisel gelişimi ile tarihsel gelişimi arasında bir koşutluk kurması ve “kişisel düşüncenin gelişimi”nin “bilimsel düşüncenin gelişimi”yle aynı yolu takip ettiğini söylemesi, çok öğreticidir ve farklı bir bilim tarihi okumasına olanak sağlamaktadır.

                        Yine, “schéma” olarak adlandırdığı “bilgi yapısı” ile “duyumsal dünya” arasındaki ilişkilere yönelik epistemolojik bakışı, bizim Ders Notları’mızda kullandığımız Zihnî Dünya-Hakikî Dünya ayrımına dayalı epistemolojik bakışımıza çok benzemektedir.    

                         

                        Bilgin Kadınlar, Kadın Bilginler!

                         

                        Sıkı sık şu soru gündeme taşınmış ve tartışılmıştır: Meşhur bilginlerin tamamına yakını neden erkektir?

                        Bunun toplumsal cinsiyet algısından, yani toplumların kadınlar için belirlemiş oldukları sosyal roller arasında “bilginlik”e yer verilmemesinden kaynaklandığı âşikârdır; ancak böyle bile olsa, meselenin psikolojik boyutlarının da araştırılması icap etmektedir.

                        Bilimin, milliyeti olmadığı gibi, cinsiyeti de olamaz!

                         

                        Bilimsel Yaratıcılık Öğretilebilir mi?

                         

                        Araştırılması gereken konulardan birisi de budur. Bence, “eleştirel düşünme”ye alışmanın ve yeni bir bilgi veya görüş üretme konusunda şartlanmanın yaratıcı tutumun geliştirilmesine büyük katkısı olacaktır. Bununla birlikte bilginlerin,

                        · Alan-içinde ihtisas konularının dışına taşarak “yeni sular”a açılabilmelerinin ve

                        · Alan-dışında ise başka bilimlerle ve hatta kültürlerle irtibata geçerek analoji imkânlarını genişletmelerinin büyük yararları olacağı kesindir.

                         

                        Fakat şunu da hatırlatmak gerekir ki bu yöndeki yaratıcılık hamlelerinin, özellikle de ülkemizde, belirli düzeyde bir toplumsal tepki veya baskı ile karşılaşması muhtemel olduğu için “diplomatik” davranmak gerekebilir.

                         

                         

                        Büyük Nedenler mi, Küçük Nedenler mi?

                         

                         

                        Bilim tarihindeki önemli anları veya bu anları yaratan büyük dâhileri anlamaya çalışırken araştırmacılar, daha ziyade “büyük nedenler” ararlar ve bireylerin ihtiraslarını ve emellerini [sanki ortalık yerde birey yokmuşçasına ve onların “kaprisler”i olaylara yansımıyormuşçasına] ihmal ederler; oysa “Eski Bilim”in derin mecrasından çıkarılmasında, herhalde Copernicus ve Galilei gibi “azimli” şahsiyetlerin inatçılıklarının da büyük katkıda bulunduğuna şüphe yoktur. Öyleyse geçmişte yaşamış bilginlerin, psikologlar tarafından yapılacak çözümlemeleri çok öğretici olabilir.

                         

                        Akademik Mobing!

                         

                        “Bilginler Cemaati”, cemaat ideolojisini yeterince umursamayan genç meslektaşlarının yaratıcı hamlelerini durdurabilmek ve böylece müesses çıkar sisteminin düzenli bir biçimde işlemesini güvence altına alabilmek için muhtelif yöntemler geliştirmiştir. Bunlar arasında en sık başvurulanları, “akademik mobing” olarak nitelendirilebilir. Şahsî ihtirasların ve çekememezliklerin de katkıda bulunduğu akademik mobingin birçok çeşidi vardır: Bunlar arasında, sınavlarda başarısız kılma, yurt-içi ve yurt-dışı akademik gezilere veya toplantılara katılımı engelleme, laboratuar çalışmaları için gerekli olan teknik cihazları almama, başka bir araştırma alanına geçiş yapmayı durdurma, ders veya danışmanlık verdirmeme, makale ve kitap yayın süreçlerine müdahalede bulunma, vaktinde kadro istememe veya geldiğinde bir yandaşı atama, idarî işlerle meşgul etme ve özel hayatı yönlendirmeye kalkışma gibi aslında akademisyenleri büyük bir moral çöküntüsüne sürükleyebilecek ve ruhlarında derin yaralar açacak uygulamalar sayılabilir.

                         

                        Skolastik Tavrın Psikolojik Kökenleri

                         

                        Taklit etme ve otoriteye boyun eğme gibi yaygın davranışlar, bütün insanlarda müşterek bir tutumdur ve öyle anlaşılmaktadır ki “Skolastik Düşünce”, kökleri binlerce yıl önceki “ortak-atalar”a kadar uzanan bu tutumlardan beslenmiştir ve hâlâ beslenmektedir.

                        Bilim psikologları, ülkemizde bugün de çok yaygın olan bu düşünce biçiminin temellerini aydınlatmak ve terk edilebilmesi, yani bir bakıma bu düşünce biçiminin karşıtı olan “Eleştirel Düşünce”ye geçilebilmesi için yapılması gereken uygulamaları da belirlemekle yükümlüdürler.

                         

                        Bilim Ahlâkı

                         

                        Ahlâk, ferdin davranışlarıyla, yani sosyo-psikolojik alanla ilgili olduğu için, “bilim ahlâkı”, filozoflara olduğu kadar, bilim sosyologları ile psikologlarına da açıktır.

                        “Günlük bilimsel faaliyetleri düzenleyen ahlâkî ilkeler var mıdır veya olmalı mıdır?”

                        Meselâ bilginler,

                         

                        · [Başta kendi bilgileri ve görüşleri olmak üzere] ellerindeki imkânları meslektaşları ve öğrencileri ile paylaşmalı mıdır?

                        · Öğrencilerine, kendi siyasî ve dinî inançlarını aktarmalı ve hatta onları da aynı öğretilere inanmaya zorlamalı mıdır?

                        · Bilim ve teknoloji alanlarında, her hangi bir “rasyonel” (!) gerekçeye istinaden “intihal” yapabilirler mi?

                        · “Bilim yapıyormuş gibi” davranabilirler mi?

                         

                        Bu soruları ve diğer birçoğunu küçümsemek doğru değildir; çünkü bunlar için verilen yanıtlar, cemaat içinde yüksek bir onay gördüklerinde, “ahlâkî ilke” haline gelmekte ve akademik birimlerdeki bilginler-arası ilişkilere yön vermektedirler.

                        Ayrıca bilim insanlarının toplumsal sorumlulukları ile ilgili çok daha ciddi meseleler de vardır:

                        Meselâ bilginler, kendi toplumlarının yararına, ama başka toplumların zararına olacak bir araştırma-geliştirme projesi içerisinde yer almalı mıdırlar?

                        Meseleler, çok karmaşıktır ve birçok açıdan araştırılmaları ve tartışılmaları gerekmektedir.

                         

                        Bildiğim kadarıyla, Türkçe’de “bilim ahlâkı” başlığını taşıyan yegâne kitap, Fransız sosyologlarından Albert Bayet’nin (1880-1961) Bilim Ahlakı [Çeviren: Vedat Günyol (1963)] adlı çalışmasıdır. Bunun dışında TÜBA’nın yayımladığı ve daha ziyade araştırma ve yayın etiğini konu edinen bir yapıtı daha burada önerebilirim: Cumhur Ertekin, Nihat Berker, Aslıhan Tolun ve Dinçer Ülkü, Bilimsel Araştırmada Etik ve Sorunları (2002).


                        • 4 Aralık - 10 Aralık

                          ONİKİNCİ HAFTA

                           

                          BİLİM EDEBİYATI

                           

                          Bilim Kültürü’nün son unsuru olan Bilim Edebiyatı, bilimsel bilginin duyurulması ve yayılması süreçlerini içerir ve (a) kurgusal olmayan bilim yazarlığı ve (b) kurgusal bilim yazarlığı olmak üzere iki kısma ayrılır.

                           

                          Kurgusal Olmayan Bilim Yazarlığı

                                              

                          Bu tür yazılar, hitap ettikleri kitlelere göre ikiye ayrılırlar:

                          · Meslektaşlara hitap ediyorlarsa “Meslekî Eserler”,

                          · Halka hitap ediyorlarsa, “Popüler Eserler” olarak adlandırılırlar.

                          Türkiye’de hem meslekî eserlerin hem de popüler eserlerin yazılması sanatıyla alâkalı özel bir eğitim verilmemektedir. Belki de bu yüzden bilimsel kitap ve makalelerin büyük bir kısmı, biçimsel ve içeriksel bakımdan ciddi sorunlarla maluldür.

                           

                          Türler

                           

                          Meslekî ve popüler yazarlar, (a) yazılı medya için, daha ziyade kitap ve makale, (b) görsel-işitsel medya için, daha ziyade söyleşi ve belgesel formatında eserler kaleme alırlar.

                          Ancak söyleşiler ve belgeseller, umumiyetle, geniş halk kitlelerini bilgilendirmek maksadıyla hazırlandıklarından, metinlerin “popüler tarz”da yazılması, daha uygun olacaktır.

                           

                          Kitaplar

                           

                          Telif ve özellikle de tercüme kitaplar sayesinde Bilim Kitaplığımız son yıllarda büyük bir gelişme kaydetmiştir. Bunun birçok sebebi olabilir; ancak “ders kitapları” sayısındaki patlama, herhalde üniversite öğrencilerinin nüfusundaki büyük artışla alâkalıdır.

                          Aşağı-yukarı her alanda iyi yazılmış birkaç kitap bulmak mümkündür. Kitapçılardaki siyaset, tarih, felsefe, sosyoloji ve psikoloji seksiyonları çok zengindir ve bu durum, genel ilginin toplumsal sorunlar ve bilimler üzerinde yoğunlaştığını kanıtlamaktadır.

                          Nitekim Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) WEB Sitesi’nde yayımlanan “Uluslararası Standart Kitap Numarası (ISBN) İstatistikleri-Dönemi: 2011”de yer alan tablo da [www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=10784], en azından 2011 yılı için bu gözlemi doğrulamaktadır.

                           

                          Buna göre, 2011 yılında yayıncılar tarafından 39.247 kitap, 258 elektronik kitap (DVD, VCD, CD), 1037 web tabanlı elektronik kitap, 60 kitap kaseti, 127 harita ve 657 diğer materyaller olmak üzere toplam 41.386 materyal için ISBN alınmıştır. Bunlardan, sadece 424 tanesinin “Doğa Bilimleri ve Matematik” ve 2629 tanesinin ise “Teknoloji (Uygulamalı Bilimler)” ile ilgili olması, herhalde üzerinde tartışılması gereken önemli bir konudur.

                           

                          Çocuklar ve erginler de, popüler bilim kitapları bakımından çok şanslıdır; çünkü çok kaliteli bir şekilde basılmış resimli ve fotoğraflı bilim kitaplarının sayısı, her geçen gün biraz daha artmıştır.

                          Bütün bu olumlu gelişmelere karşın, iyi kitapların ekserisinin yabancı bilim yazarlarına veya bilginlere ait olması, hayatî bir eksikliğimizin bulunduğu konusunda bizleri uyarmaktadır: “Bilim Yazarlığı Eğitimi” çok savsaklanmıştır!

                           

                          Makaleler

                           

                          Akademi Camiası’nın süratle genişlemesi ve akademik yükseltme ve atamalar için belirli bir sayıda makale yayımlamış olma şartının getirilmesi, meslekî dergilerin ve dolayısıyla makalelerin sayısının artışında önemli bir faktör olmuştur. Buna karşın, bu dergilerin [daha doğrusu benim takip edebildiğim sosyal ve beşerî bilimlerle ilgili dergilerin] büyük bir kısmının bilimsel düzeyinin uluslararası standartları yakalayabilmiş olduklarını savlamak mümkün görünmemektedir.

                           

                          Popüler bilim dergiciliğimizde de bir kıpırdanma vardır. Bunlardan Bilim ve Teknik, Bilim Çocuk, Meraklı Minik, Popüler Bilim, NTV Bilim ve Popular Science (Türkiye) gibi bir kısmı, ağırlıklı olarak Batı’daki bilimsel ve teknolojik gelişmeleri ülkemizde tanıtmayı hedeflemiştir; Bilim ve Ütopya ve Bilim ve Gelecek gibi diğer bir kısmı ise, yerel bilim sorunlarını ve çözüm önerilerini sayfalarına taşıyabilmiş ve tartışmaya açabilmiştir ki bu durum, yavaş da olsa bilimsel düşüncenin, hiç değilse toplumun belirli bir kesimi tarafından da içselleştirilmiş olduğunun göstergesi olarak yorumlanabilir.

                           

                          Söyleşiler ve Belgeseller

                           

                          Toplumsal talebin az olması [veya toplumsal beklentinin farklı olması] ve reyting kaygısının çok olması gibi nedenler yüzünden ulusal görsel-işitsel medyada, bilimsel söyleşilere ve belgesellere pek yer verilmemektedir. Haftalık birkaç söyleşi programı ise, özellikle yakın tarihle ilgilidir ve bilimsel kaygıdan çok, ticarî-siyasî kaygıyla hazırlanmaktadır.

                           

                          Buna mukabil 24 saat boyunca yayın yapan ve yurt-dışında hazırlanan belgeselleri gösteren kanallar mevcuttur ve bunlar sayesinde, aşağı-yukarı bilim ve teknolojinin her alanında malumat sahibi olunabilmektedir.

                           

                          Bilim Yazarlığı

                           

                          Türkiye’de genel olarak “yazarlık” ve özel olarak da “bilim yazarlığı” çok gelişmemiştir ve muhtemelen bunun en önemli sebebi, eğitim hayatımızın “kitap okuma ve yazma” üzerine değil, “test sorularını anlama ve çözme” üzerine planlanmış olmasıdır. Bilhassa bu yüzden olsa gerektir ki alanına hâkim olmakla birlikte birçok meslektaşım işe yarar bir kitap ve hatta bir makale yazamadan emekli olmuştur.

                          “Test Sorularını Anlama ve Çözme Stratejisi” ise, Kılgısal Bilimleri ve dolayısıyla bilimsel faaliyetin yararcı yönünü öne-çıkaran “toplumsal bilim algısı” ile alâkalı olmalıdır. Öyleyse bu algı değişmeden ve Kuramsal Bilimler ile Kılgısal Bilimler arasında denge kuran yeni bir eğitim stratejisi geliştirilmeden yazarlığı teşvik etmek çok güç görünmektedir.

                          Böylece sorunlar giderek yanlış “Bilim Eğitimi”ne dayanmaktadır.

                           

                          Bilim Haberciliği

                           

                          Bilim ve teknoloji alanlarındaki gelişmeleri yazılı ve görsel-işitsel medya aracılığıyla okuyuculara ve seyirci-dinleyicilere ulaştırmayı hedefleyen bilim haberciliği de ülkemizde çok gelişmemiştir. Bu nedenle, meselâ dergi ve gazete gibi ortamlara yayımlanan yazıların sahipleri, umumiyetle ya bilginler ya da meslekî bir eğitimden geçmemiş amatörlerdir.

                          TÜBİTAK tarafından hizmete sokulan “Çevrimiçi Bilim Haberciliği Kursu” (www.wfsj.org/course/tr/), özensiz ve yer yer taraflı olmasına karşın bu alandaki boşluğun giderilmesine bir nebze de olsa katkıda bulunacak niteliktedir.

                           

                          Hatıratlar ve Söyleşiler

                           

                          Yakın dönem bilim tarihimizi aydınlatan hatıratlar ve söyleşilerin sayısı son yıllarda birden bire artmıştır. Bunu, olumlu bir gelişme olarak değerlendirebiliriz. Meselâ Arı İnan’ın Prof. Dr. Afet İnan’ı (2005) veya Can Dündar’ın Anka Kuşu: Erdal İnönü Anlatıyor’u (2009), bilginlerin hayat öykülerine ve bilim anlayışlarına dair altın bilgiler sunmaktadır.

                          Burada gözden kaçırılmaması gereken husus, “bilimsel olay” olarak adlandırabileceğimiz gelişmelerin, hatırat ve söyleşi sahibinin gözünden aktarılmış olmasıdır.


                          • 11 Aralık - 17 Aralık

                            ONÜÇÜNCÜ HAFTA

                             

                            Kurgusal Bilim Yazarlığı       

                             

                            Malumdur ki bu türün tanınmış üstadı, Jules Verne’dir. Verne’in (1828-1905) romanları Osmanlı Dönemi’nden bu yana Türkçe’ye çevrilmiş ve ilgiyle okunmuştur; ama ne yazık ki Türk Edebiyatı, kurgusal bilim yazarlığına her zaman mesafeli durmuş ve bildiğim kadarıyla Verne’i taklit eden çok az yazar çıkmıştır.

                            Bunun sebebi ne olabilir?

                            Muhtemelen, (a) toplumsal talebin olmayışı veya çok düşük oluşu ve (b) yazarların, iyi bir bilim donanımına sahip olmaları mecburiyeti, bu türden eserlerin ortaya çıkmasını güçleştirmiş olabilir.

                             

                            Diğer taraftan bu türden kurgusal çalışmaların, “Bilim Kültürü” açısından neden önemli olduğu da sorulabilir. Unutmamak gerekir ki bilim romanları ve öyküleri, bilim yazarlarının “bilim ve teknoloji algılarının ve birikimleri”nin belirlenmesi, olay örgülerine yansıyan sosyolojik ve psikolojik etmenlerin saptanması, topluma veya toplumun belirli bir kesimine verilmek istenen gizli-veya-açık mesajların anlaşılması gibi birçok açıdan öğretici olabilirler.

                             

                            Türler

                             

                            Edebî bir eserin “bilimsel” olabilmesi için, ya kahramanları arasında bilginlerin de bulunması ya da olay örgüsünde bilimsel ve teknolojik hâdiselerin ağırlıklı bir yere sahip olması lâzımdır.

                            Bu tanım açısından bakıldığında, kurgusal bilim edebiyatının türleri,

                            · Roman,

                            · Öykü,

                            · Ütopya ve Distopya,

                            · Bilim-kurgu

                            kalıpları altında yazılabilir. Türk Edebiyatı’nda her dört tür de çok fazla gelişmemiştir. Akla hemencecik gelen iki eser, Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan (1975) ile İhsan Oktay Anar’ın Kitâbü’l-Hiyel’idir (1996).

                            Bu türden telif ve tercüme eserlerin tarihine yönelik araştırmalar, karanlıkta kalan birçok noktayı aydınlatabilir.

                             

                            Tarihî Romanlar

                             

                            Bu türler arasında en gelişmiş olanı, hiç şüphe yoktur ki “tarihî roman” türüdür. Bu türe dâhil edilebilecek telif ve tercüme eserlerin bir dökümü, bildiğim kadarıyla henüz yapılmamıştır; ancak yapıldığında muhtemelen görülecektir ki epey bir yekûna ulaşmışlar ve tarih öğretiminde çok faydalı olmuşlardır. Bilindiği üzere son yılların en etkili romanları Turgut Özakman tarafından yazılmıştır: Şu Çılgın Türkler (2005), Diriliş, Çanakkale 1915 (2008) ve diğerleri.

                            Adil Yakuboğlu’nun Uluğbey’in Hazinesi (Çeviren: D. Ahsen Batur, 1993) ile Köhne Dünya’sı (Çeviren: D. Ahsen Batur, 1993), Alfred Engelbertoviç Ştekli’nin Dünya’yı Döndüren Adam: Galileo’su (Çeviren: Eldar Rüstemzâde, 2005) veya Liz Behmoaras’ın Mazhar Osman: Kapalı Kutudaki Fırtına’sı (2001) gibi, doğrudan doğruya bilginleri konu edinen telif ve tercüme romanlar ise nispeten daha azdır.

                             

                            Bir Osmanlı Ütopyası: Rüyada Terakki!

                             

                            XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılda Türkçe olarak yazılmış olan ütopik ve distopik eserlerin tümünü burada anmam mümkün değildir [Bunlar için şu yayınlara bakılabilir: M. Kayahan Özgül, Türk Edebiyatında Siyasî Rüyalar (2004); Engin Kılıç, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Edebi Ütopyalara Bir Bakış”, Kitaplık, Sayı 76, 2004, s. 73-87 ve Firdevs Canbaz Yumuşak, “Ütopya, Karşı-Ütopya ve Türk Edebiyatında Ütopya Geleneği”, Bilig, Sayı 61, 2012, s. 47-70]; ancak bunlardan son yıllarda keşfedilen ve yeni harflerle yayımlanan bir tanesi, yani Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslâmiyeyi Rü’yet (1913), gerçekten de çok ilginçtir ve ütopya tarihimizde önemli bir yeri bulunmaktadır.

                            Molla Davudzâde Mustafa Nâzım Erzurumî adında tanınmayan bir yazar tarafından kaleme alınan bu eserde, Balkan Savaşları’nın ve sonuçta “Rumeli Faciası”nın yarattığı ruhsal çöküntünün etkisiyle XXIV. asrın gelişmiş ve kalkınmış Türkiye’sinin ve özellikle de İstanbul’unun ayrıntılı bir tasviri yapılmıştır. Tasvirin en çarpıcı yönlerinden birisi şudur ki İslâm’ın hüküm sürdüğü bu “Yeni Ülke”de, eskisinin aksine (!) “yeni fikirler” ve “yeni icatlar” devlet tarafından hararetle desteklenmekte ve sanayi ile ticareti geliştirmek ve refahı arttırmak için kullanılmaktadır.

                            [Önümüzdeki yıllarda çok tartışılacak olan bu eserin iki farklı baskısı için bkz., Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumî, Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet, Hazırlayan: Engin Kılıç (2012) ve Molla Davudzade Mustafa Nâzım Erzurumî, Rüyada Terakki, Hazırlayanlar: Hilal Aydın ve Öykü Özer (2012)].     

                             

                            Orhan Duru ve Bilim Kurgu Öyküleri

                             

                            Seda Uyanık, geçtiğimiz günlerde yayımlanan Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat (2013) adlı çalışmasıyla, Türk Bilim Kurgu Tarihi’ne güçlü bir ışık tutmuştur. Bu yöndeki araştırmalar geliştikçe toplumun bilim ve teknoloji anlayışını belirleyen veya etkileyen temel edebî metinler konusundaki malumatımız daha da artacaktır.

                            İlk bilim kurgu öykülerimiz ise, Reyhanoğulları’nın bir makalesinden öğrendiğimize göre, bu türün adını da veren Orhan Duru’nun (1933-2009) Yoksullar Geliyor (1982) adlı derlemesinde yer alan “Kamuoyu Oluşturma”, “Harita” ve “Öğrenciler” adlı öyküleridir [Ayrıntı için bkz., Gökhan Reyhanoğulları, “Türk Edebiyatının İlk Bilim-Kurgu Öyküleri ve Orhan Duru”, Turkish Studies, Cilt 7/3, 2012, s. 2183-2197].

                             

                            Benim Seçtiklerim

                             

                            Türkçe’ye aktarılan ve bana göre, okunması elzem 5 temel ütopya, distopya ve bilim kurgu romanının isimleri şunlardır.

                             

                            Ütopyalar: Platon, Devlet (M.Ö. 375); Fârâbî, el-Medînetü’l-Fâzıla (942); Thomas More, Ütopya (1516); Tomasso Campanella, Güneş Ülkesi (1623); Francis Bacon, Yeni Atlantis (1627).

                             

                            Distopyalar: Yevgeni Zamyatin, Biz (1924); Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya (1932); Ayn Rand, Ben (1938); George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949); Ray Bradbury, Fahrenheit 451 (1953).

                             

                            Bilim kurgular: Jules Verne, Aya Yolculuk (1865); H. G. Wells, Dünyalar Savaşı (1898); Isaac Asimov, Vakıf (1951); Arthur C. Clarke, 2001: Bir Uzay Efsanesi (1968); Ursula K. Le Guin, Mülksüzler (1974). 

                             

                            Filmler

                             

                            Sinema filmleri de bilime ve özellikle de teknolojiye duyulan ilginin artmasında etkili olmuştur. Meselâ son yıllarda gösterime girenlerden George Lucas’ın Yıldız Savaşları’nı (1977), Steven Spielberg’in Jurassic Park’ını (1993) ve James Cameron’un Avatar’ını (2009) burada anmak gerekir.

                            Yeşilçam ise, muhtemelen maliyetin yüksek, buna karşılık rağbetin alçak olacağı kaygısıyla bu içerikteki filmlerden uzak durmuştur. Hatırıma gelen örneklerden birisi, Hezarfen Ahmed Çelebi’nin konu edildiği Mustafa Altıoklar’ın İstanbul Kanatlarımın Altında (1996) adlı çalışmasıdır.

                             

                            SONSÖZ

                             

                            Böylece Ders Notları’mın sonuna gelmiş ve “Bilim Kültürü’nü ana-çizgileriyle betimlemiş oluyoruz.

                            Söz konusu tasvirden de anlaşılacağı üzere, Bilim Kültürü, son derece geniş ve derin bir alandır ve aşağı-yukarı Batı Üniversiteleri’nde yeni yeni örgütlenmekte veya örgütlenmiş olan “Bilim ve Teknoloji Çalışmaları” veya “Bilim, Teknoloji ve Toplum” gibi alanları da tamamen kuşatmaktadır.

                            Şayet bilimsel etkinliklerin, mümkün olduğu kadar iyi bir biçimde anlaşılması ve uygulanması hedefleniyorsa, kanaatime göre, en uygun yol, üniversitelerimiz içinde “Bilim Kültürü” adıyla çok geniş çaplı akademik örgütlenmelere gidilmesidir. Bu yolla, her branştan bilgin ve araştırmacı, aynı akademik çatı altında birbirleriyle iletişim ve etkileşim içine sokulmuş olacaktır ki bu durum, şüphesiz bilimsel bilginin üretilmesinde ve kullanılmasında yeni atılımların önünü açabilecektir.


                            • 18 Aralık - 24 Aralık

                              ONDÖRDÜNCÜ HAFTA

                               Dönem Sonu Sınavı