Bölüm anahatları

  • ONBİRİNCİ HAFTA

     

     

    Bilim Adamı Nasıl Yetişir?

     

     

    “Yaratıcılık” başta olmak üzere bireysel yeteneklerin “gelişkin” (!) olması, bilginlik için elzem görünmektedir; ancak, bilim tarihi incelemelerinden de açıkça anlaşılacağı üzere, söz konusu doğal yeteneklerin açığa çıkmasını ve gelişmesini sağlayacak iyi bir “usta”ya [“yazısal-usta” da olabilir, “sözsel-usta” da olabilir] kapılanmadan, bilimsel faaliyetlerin “usûl ve erkânı”nı öğrenmek mümkün değildir.

     

    Günümüzdeki sistemde, yüksek lisans ve özellikle de doktora çalışmalarının tez aşaması, “sanat”ın inceliklerinin öğretildiği ve öğrenildiği aşamadır ve bu nedenle mümkün olduğunca verimli bir biçimde değerlendirilmelidir. “Usta-Çırak İlişkisi”nin belirleyici olduğu bu aşamada, usta, yani profesör, çırağına, yani öğrencisine veya araştırma görevlisine,

     

    · Bilimsel bir soruna nasıl yaklaşacağını ve çözeceğini ve

    · Ulaştığı sonuçları nasıl yazacağını ve yayımlayacağını uygulamalı bir şekilde göstermelidir.

    Şayet usta, yeterince donanımlı değilse veya çırak, kendi başına terk edilmişse, [ki bu durumlarla maalesef çok sık karşılaşılır], amaç hâsıl olmayacak ve çırak, ustası gibi “yetersiz bir bilgin” olarak bilim dükkanından mezun olacaktır.

     

    Bilişsel Psikolojiden Bilim Psikolojisine

     

    “Bilişsel Psikoloji”, Jean Piaget (1896-1980) ve Lev Vygotsky’den (1896-1934) itibaren genel olarak bilginin ve özel olarak bilimsel bilginin oluşumunu ve gelişimini anlamayı kolaylaştıracak büyük bir gözlemsel ve düşünsel birikim oluşturmuştur ve bilim psikologlarının bu birikimi kendi alanları ve sorunları açısından değerlendirmelerinde büyük yarar vardır.

    Meselâ Paiget’nin, bilginin kişisel gelişimi ile tarihsel gelişimi arasında bir koşutluk kurması ve “kişisel düşüncenin gelişimi”nin “bilimsel düşüncenin gelişimi”yle aynı yolu takip ettiğini söylemesi, çok öğreticidir ve farklı bir bilim tarihi okumasına olanak sağlamaktadır.

    Yine, “schéma” olarak adlandırdığı “bilgi yapısı” ile “duyumsal dünya” arasındaki ilişkilere yönelik epistemolojik bakışı, bizim Ders Notları’mızda kullandığımız Zihnî Dünya-Hakikî Dünya ayrımına dayalı epistemolojik bakışımıza çok benzemektedir.    

     

    Bilgin Kadınlar, Kadın Bilginler!

     

    Sıkı sık şu soru gündeme taşınmış ve tartışılmıştır: Meşhur bilginlerin tamamına yakını neden erkektir?

    Bunun toplumsal cinsiyet algısından, yani toplumların kadınlar için belirlemiş oldukları sosyal roller arasında “bilginlik”e yer verilmemesinden kaynaklandığı âşikârdır; ancak böyle bile olsa, meselenin psikolojik boyutlarının da araştırılması icap etmektedir.

    Bilimin, milliyeti olmadığı gibi, cinsiyeti de olamaz!

     

    Bilimsel Yaratıcılık Öğretilebilir mi?

     

    Araştırılması gereken konulardan birisi de budur. Bence, “eleştirel düşünme”ye alışmanın ve yeni bir bilgi veya görüş üretme konusunda şartlanmanın yaratıcı tutumun geliştirilmesine büyük katkısı olacaktır. Bununla birlikte bilginlerin,

    · Alan-içinde ihtisas konularının dışına taşarak “yeni sular”a açılabilmelerinin ve

    · Alan-dışında ise başka bilimlerle ve hatta kültürlerle irtibata geçerek analoji imkânlarını genişletmelerinin büyük yararları olacağı kesindir.

     

    Fakat şunu da hatırlatmak gerekir ki bu yöndeki yaratıcılık hamlelerinin, özellikle de ülkemizde, belirli düzeyde bir toplumsal tepki veya baskı ile karşılaşması muhtemel olduğu için “diplomatik” davranmak gerekebilir.

     

     

    Büyük Nedenler mi, Küçük Nedenler mi?

     

     

    Bilim tarihindeki önemli anları veya bu anları yaratan büyük dâhileri anlamaya çalışırken araştırmacılar, daha ziyade “büyük nedenler” ararlar ve bireylerin ihtiraslarını ve emellerini [sanki ortalık yerde birey yokmuşçasına ve onların “kaprisler”i olaylara yansımıyormuşçasına] ihmal ederler; oysa “Eski Bilim”in derin mecrasından çıkarılmasında, herhalde Copernicus ve Galilei gibi “azimli” şahsiyetlerin inatçılıklarının da büyük katkıda bulunduğuna şüphe yoktur. Öyleyse geçmişte yaşamış bilginlerin, psikologlar tarafından yapılacak çözümlemeleri çok öğretici olabilir.

     

    Akademik Mobing!

     

    “Bilginler Cemaati”, cemaat ideolojisini yeterince umursamayan genç meslektaşlarının yaratıcı hamlelerini durdurabilmek ve böylece müesses çıkar sisteminin düzenli bir biçimde işlemesini güvence altına alabilmek için muhtelif yöntemler geliştirmiştir. Bunlar arasında en sık başvurulanları, “akademik mobing” olarak nitelendirilebilir. Şahsî ihtirasların ve çekememezliklerin de katkıda bulunduğu akademik mobingin birçok çeşidi vardır: Bunlar arasında, sınavlarda başarısız kılma, yurt-içi ve yurt-dışı akademik gezilere veya toplantılara katılımı engelleme, laboratuar çalışmaları için gerekli olan teknik cihazları almama, başka bir araştırma alanına geçiş yapmayı durdurma, ders veya danışmanlık verdirmeme, makale ve kitap yayın süreçlerine müdahalede bulunma, vaktinde kadro istememe veya geldiğinde bir yandaşı atama, idarî işlerle meşgul etme ve özel hayatı yönlendirmeye kalkışma gibi aslında akademisyenleri büyük bir moral çöküntüsüne sürükleyebilecek ve ruhlarında derin yaralar açacak uygulamalar sayılabilir.

     

    Skolastik Tavrın Psikolojik Kökenleri

     

    Taklit etme ve otoriteye boyun eğme gibi yaygın davranışlar, bütün insanlarda müşterek bir tutumdur ve öyle anlaşılmaktadır ki “Skolastik Düşünce”, kökleri binlerce yıl önceki “ortak-atalar”a kadar uzanan bu tutumlardan beslenmiştir ve hâlâ beslenmektedir.

    Bilim psikologları, ülkemizde bugün de çok yaygın olan bu düşünce biçiminin temellerini aydınlatmak ve terk edilebilmesi, yani bir bakıma bu düşünce biçiminin karşıtı olan “Eleştirel Düşünce”ye geçilebilmesi için yapılması gereken uygulamaları da belirlemekle yükümlüdürler.

     

    Bilim Ahlâkı

     

    Ahlâk, ferdin davranışlarıyla, yani sosyo-psikolojik alanla ilgili olduğu için, “bilim ahlâkı”, filozoflara olduğu kadar, bilim sosyologları ile psikologlarına da açıktır.

    “Günlük bilimsel faaliyetleri düzenleyen ahlâkî ilkeler var mıdır veya olmalı mıdır?”

    Meselâ bilginler,

     

    · [Başta kendi bilgileri ve görüşleri olmak üzere] ellerindeki imkânları meslektaşları ve öğrencileri ile paylaşmalı mıdır?

    · Öğrencilerine, kendi siyasî ve dinî inançlarını aktarmalı ve hatta onları da aynı öğretilere inanmaya zorlamalı mıdır?

    · Bilim ve teknoloji alanlarında, her hangi bir “rasyonel” (!) gerekçeye istinaden “intihal” yapabilirler mi?

    · “Bilim yapıyormuş gibi” davranabilirler mi?

     

    Bu soruları ve diğer birçoğunu küçümsemek doğru değildir; çünkü bunlar için verilen yanıtlar, cemaat içinde yüksek bir onay gördüklerinde, “ahlâkî ilke” haline gelmekte ve akademik birimlerdeki bilginler-arası ilişkilere yön vermektedirler.

    Ayrıca bilim insanlarının toplumsal sorumlulukları ile ilgili çok daha ciddi meseleler de vardır:

    Meselâ bilginler, kendi toplumlarının yararına, ama başka toplumların zararına olacak bir araştırma-geliştirme projesi içerisinde yer almalı mıdırlar?

    Meseleler, çok karmaşıktır ve birçok açıdan araştırılmaları ve tartışılmaları gerekmektedir.

     

    Bildiğim kadarıyla, Türkçe’de “bilim ahlâkı” başlığını taşıyan yegâne kitap, Fransız sosyologlarından Albert Bayet’nin (1880-1961) Bilim Ahlakı [Çeviren: Vedat Günyol (1963)] adlı çalışmasıdır. Bunun dışında TÜBA’nın yayımladığı ve daha ziyade araştırma ve yayın etiğini konu edinen bir yapıtı daha burada önerebilirim: Cumhur Ertekin, Nihat Berker, Aslıhan Tolun ve Dinçer Ülkü, Bilimsel Araştırmada Etik ve Sorunları (2002).