Bölüm anahatları
-
ONÜÇÜNCÜ HAFTA
Kurgusal Bilim Yazarlığı
Malumdur ki bu türün tanınmış üstadı, Jules Verne’dir. Verne’in (1828-1905) romanları Osmanlı Dönemi’nden bu yana Türkçe’ye çevrilmiş ve ilgiyle okunmuştur; ama ne yazık ki Türk Edebiyatı, kurgusal bilim yazarlığına her zaman mesafeli durmuş ve bildiğim kadarıyla Verne’i taklit eden çok az yazar çıkmıştır.
Bunun sebebi ne olabilir?
Muhtemelen, (a) toplumsal talebin olmayışı veya çok düşük oluşu ve (b) yazarların, iyi bir bilim donanımına sahip olmaları mecburiyeti, bu türden eserlerin ortaya çıkmasını güçleştirmiş olabilir.
Diğer taraftan bu türden kurgusal çalışmaların, “Bilim Kültürü” açısından neden önemli olduğu da sorulabilir. Unutmamak gerekir ki bilim romanları ve öyküleri, bilim yazarlarının “bilim ve teknoloji algılarının ve birikimleri”nin belirlenmesi, olay örgülerine yansıyan sosyolojik ve psikolojik etmenlerin saptanması, topluma veya toplumun belirli bir kesimine verilmek istenen gizli-veya-açık mesajların anlaşılması gibi birçok açıdan öğretici olabilirler.
Türler
Edebî bir eserin “bilimsel” olabilmesi için, ya kahramanları arasında bilginlerin de bulunması ya da olay örgüsünde bilimsel ve teknolojik hâdiselerin ağırlıklı bir yere sahip olması lâzımdır.
Bu tanım açısından bakıldığında, kurgusal bilim edebiyatının türleri,
· Roman,
· Öykü,
· Ütopya ve Distopya,
· Bilim-kurgu
kalıpları altında yazılabilir. Türk Edebiyatı’nda her dört tür de çok fazla gelişmemiştir. Akla hemencecik gelen iki eser, Oğuz Atay’ın Bir Bilim Adamının Romanı: Mustafa İnan (1975) ile İhsan Oktay Anar’ın Kitâbü’l-Hiyel’idir (1996).
Bu türden telif ve tercüme eserlerin tarihine yönelik araştırmalar, karanlıkta kalan birçok noktayı aydınlatabilir.
Tarihî Romanlar
Bu türler arasında en gelişmiş olanı, hiç şüphe yoktur ki “tarihî roman” türüdür. Bu türe dâhil edilebilecek telif ve tercüme eserlerin bir dökümü, bildiğim kadarıyla henüz yapılmamıştır; ancak yapıldığında muhtemelen görülecektir ki epey bir yekûna ulaşmışlar ve tarih öğretiminde çok faydalı olmuşlardır. Bilindiği üzere son yılların en etkili romanları Turgut Özakman tarafından yazılmıştır: Şu Çılgın Türkler (2005), Diriliş, Çanakkale 1915 (2008) ve diğerleri.
Adil Yakuboğlu’nun Uluğbey’in Hazinesi (Çeviren: D. Ahsen Batur, 1993) ile Köhne Dünya’sı (Çeviren: D. Ahsen Batur, 1993), Alfred Engelbertoviç Ştekli’nin Dünya’yı Döndüren Adam: Galileo’su (Çeviren: Eldar Rüstemzâde, 2005) veya Liz Behmoaras’ın Mazhar Osman: Kapalı Kutudaki Fırtına’sı (2001) gibi, doğrudan doğruya bilginleri konu edinen telif ve tercüme romanlar ise nispeten daha azdır.
Bir Osmanlı Ütopyası: Rüyada Terakki!
XIX. yüzyılın ikinci yarısı ile XX. yüzyılda Türkçe olarak yazılmış olan ütopik ve distopik eserlerin tümünü burada anmam mümkün değildir [Bunlar için şu yayınlara bakılabilir: M. Kayahan Özgül, Türk Edebiyatında Siyasî Rüyalar (2004); Engin Kılıç, “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Edebi Ütopyalara Bir Bakış”, Kitaplık, Sayı 76, 2004, s. 73-87 ve Firdevs Canbaz Yumuşak, “Ütopya, Karşı-Ütopya ve Türk Edebiyatında Ütopya Geleneği”, Bilig, Sayı 61, 2012, s. 47-70]; ancak bunlardan son yıllarda keşfedilen ve yeni harflerle yayımlanan bir tanesi, yani Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslâmiyeyi Rü’yet (1913), gerçekten de çok ilginçtir ve ütopya tarihimizde önemli bir yeri bulunmaktadır.
Molla Davudzâde Mustafa Nâzım Erzurumî adında tanınmayan bir yazar tarafından kaleme alınan bu eserde, Balkan Savaşları’nın ve sonuçta “Rumeli Faciası”nın yarattığı ruhsal çöküntünün etkisiyle XXIV. asrın gelişmiş ve kalkınmış Türkiye’sinin ve özellikle de İstanbul’unun ayrıntılı bir tasviri yapılmıştır. Tasvirin en çarpıcı yönlerinden birisi şudur ki İslâm’ın hüküm sürdüğü bu “Yeni Ülke”de, eskisinin aksine (!) “yeni fikirler” ve “yeni icatlar” devlet tarafından hararetle desteklenmekte ve sanayi ile ticareti geliştirmek ve refahı arttırmak için kullanılmaktadır.
[Önümüzdeki yıllarda çok tartışılacak olan bu eserin iki farklı baskısı için bkz., Molla Davutzade Mustafa Nazım Erzurumî, Rüyada Terakki ve Medeniyet-i İslamiyeyi Rüyet, Hazırlayan: Engin Kılıç (2012) ve Molla Davudzade Mustafa Nâzım Erzurumî, Rüyada Terakki, Hazırlayanlar: Hilal Aydın ve Öykü Özer (2012)].
Orhan Duru ve Bilim Kurgu Öyküleri
Seda Uyanık, geçtiğimiz günlerde yayımlanan Osmanlı Bilim Kurgusu: Fennî Edebiyat (2013) adlı çalışmasıyla, Türk Bilim Kurgu Tarihi’ne güçlü bir ışık tutmuştur. Bu yöndeki araştırmalar geliştikçe toplumun bilim ve teknoloji anlayışını belirleyen veya etkileyen temel edebî metinler konusundaki malumatımız daha da artacaktır.
İlk bilim kurgu öykülerimiz ise, Reyhanoğulları’nın bir makalesinden öğrendiğimize göre, bu türün adını da veren Orhan Duru’nun (1933-2009) Yoksullar Geliyor (1982) adlı derlemesinde yer alan “Kamuoyu Oluşturma”, “Harita” ve “Öğrenciler” adlı öyküleridir [Ayrıntı için bkz., Gökhan Reyhanoğulları, “Türk Edebiyatının İlk Bilim-Kurgu Öyküleri ve Orhan Duru”, Turkish Studies, Cilt 7/3, 2012, s. 2183-2197].
Benim Seçtiklerim
Türkçe’ye aktarılan ve bana göre, okunması elzem 5 temel ütopya, distopya ve bilim kurgu romanının isimleri şunlardır.
Ütopyalar: Platon, Devlet (M.Ö. 375); Fârâbî, el-Medînetü’l-Fâzıla (942); Thomas More, Ütopya (1516); Tomasso Campanella, Güneş Ülkesi (1623); Francis Bacon, Yeni Atlantis (1627).
Distopyalar: Yevgeni Zamyatin, Biz (1924); Aldous Huxley, Cesur Yeni Dünya (1932); Ayn Rand, Ben (1938); George Orwell, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1949); Ray Bradbury, Fahrenheit 451 (1953).
Bilim kurgular: Jules Verne, Aya Yolculuk (1865); H. G. Wells, Dünyalar Savaşı (1898); Isaac Asimov, Vakıf (1951); Arthur C. Clarke, 2001: Bir Uzay Efsanesi (1968); Ursula K. Le Guin, Mülksüzler (1974).
Filmler
Sinema filmleri de bilime ve özellikle de teknolojiye duyulan ilginin artmasında etkili olmuştur. Meselâ son yıllarda gösterime girenlerden George Lucas’ın Yıldız Savaşları’nı (1977), Steven Spielberg’in Jurassic Park’ını (1993) ve James Cameron’un Avatar’ını (2009) burada anmak gerekir.
Yeşilçam ise, muhtemelen maliyetin yüksek, buna karşılık rağbetin alçak olacağı kaygısıyla bu içerikteki filmlerden uzak durmuştur. Hatırıma gelen örneklerden birisi, Hezarfen Ahmed Çelebi’nin konu edildiği Mustafa Altıoklar’ın İstanbul Kanatlarımın Altında (1996) adlı çalışmasıdır.
SONSÖZ
Böylece Ders Notları’mın sonuna gelmiş ve “Bilim Kültürü’nü ana-çizgileriyle betimlemiş oluyoruz.
Söz konusu tasvirden de anlaşılacağı üzere, Bilim Kültürü, son derece geniş ve derin bir alandır ve aşağı-yukarı Batı Üniversiteleri’nde yeni yeni örgütlenmekte veya örgütlenmiş olan “Bilim ve Teknoloji Çalışmaları” veya “Bilim, Teknoloji ve Toplum” gibi alanları da tamamen kuşatmaktadır.
Şayet bilimsel etkinliklerin, mümkün olduğu kadar iyi bir biçimde anlaşılması ve uygulanması hedefleniyorsa, kanaatime göre, en uygun yol, üniversitelerimiz içinde “Bilim Kültürü” adıyla çok geniş çaplı akademik örgütlenmelere gidilmesidir. Bu yolla, her branştan bilgin ve araştırmacı, aynı akademik çatı altında birbirleriyle iletişim ve etkileşim içine sokulmuş olacaktır ki bu durum, şüphesiz bilimsel bilginin üretilmesinde ve kullanılmasında yeni atılımların önünü açabilecektir.
