Bölüm anahatları
-
Türk adı konusunda olduğu gibi, Türklerin anayurdu hususunda da araştırmacılar arasında tartışmaların hâlâ sürdüğünü söylemekte fayda vardır. Türklerin anavatanı diye gösterilen bölgeler içinde Altay Dağları, Tanrı Dağları-Kuzeybatı Asya sahası (bugünkü Kazakistan’ın doğusu ve İrtiş-Ural arası), Altaylar-Kırgız bozkırları bölgesi, Kingan silsilesi, Shan-si, Ordos ve Kansu toprakları dâhil olmak üzere Çin’in umumen kuzey tarafları ve Baykal Gölünün güney-batısı sayılmaktadır.
Bununla beraber 18. asrın başlarından beri Asya’nın çeşitli yerlerinde D.G.Messerschmidt, V.V.Radloff, S.V.Kiselev, A.V.Adrianov, P.K.Kozlov, A.A.Zahorov, S.P.Tolstov, A.N.Bernştam, S.I.Rudenko, A.P.Okladnikov, A.Gavrilova, L.R.Kızlasov, M.P.Griaznov, K.A.Akişev gibi ilim adamlarınca yapılan arkeolojik araştırmalar sayesinde artık Türk yurtları konusunda M.Ö. 3000’lerdeki durum hakkında bile en doğru tahminlerde bulunabilecek hale geldik. Hatta bilim adamları M. önce 4000’lere ait Türkmenistan’daki Anav kültürü ile Hindistan’ın kuzeyinde M. önce 3000’lerle tarihlendirilen Mohenjodaro kalıntılarında da Türk izlerini tespit ediyorlar. Buradaki insanların çoban oldukları, savaşlarda at ve madeni silah kullandıkları, kabileler şeklinde bölündükleri söyleniyor. Bu durum bir yana, Minusinsk (Mengü-su/Min-su) bölgesindeki Afanasyevo (M.Ö. 3000-1700) ile bilhassa buraya yakın Andronovo kültüründe (M.Ö. 1700-1200) ortaya çıkarılan “brakisefal beyaz ırk” iskeletleri, Türk soyunun proto-tipi olduğunu gösteriyor. Güney Sibirya havalisi kalıntılarını ve yazılı belgeleri incelediğimizde, buralarda yaşayan insanların düz burunlu, hafif çekik gözlü, çıkık elmacık kemikli, orta boylu, sağlam bünyeli ve kusursuz bir görünüme sahip oldukları anlaşılır. Ne bugünkü Avrupalıların tıpa tıp benzeri, ne de tamamen Mongoloid özellikler taşıyorlardı. Onların kendilerine has vasıflarına ancak “Türk Tipi” denilebilir.Ülke topraklarının kalabalıklaşan nüfusu besleyememesi, temel ekonomisi hayvancılığa dayalı bir toplumun sürüleri için gerekli, otu ve suyu bol arazilerin savaş pahasına aranması, ayrıca çevrede nüfus bakımından az olan bölgelere kayma, bu göçlerin temelini teşkil etmekle birlikte, Türk fütuhat anlayışının gereği olarak yurt değiştirmelere de rastlanıyordu. Bunu en güzel şekilde “güneşin doğduğu yerden battığı topraklara kadar Türk adaletini hâkim kılma” veya diğer bir deyişle “Kızıl Elma” ülküsüyle birleştirebiliriz. Bunu eski Türk inanç sistemiyle de özdeşleştirenler vardır. Tarihin derinliklerinden beridir Tanrı’ya bağlı bulunan Türkler, O’nun seçkin bir kavmi olduklarına ve Tanrı tarafından korunduklarına inanıyorlar, Türk hakanları Allah’ın dünya hâkimiyetini kurmakla kendilerini görevlendirdiklerini düşünüyorlardı. Ayrıca, Türklerin geninde bulunan bilinmeyen ufuklara doğru açılma, dünyayı yönetme, aralıksız ölüm-kalım savaşı içinde yaşama, her muvaffakiyetten sonra alınan haz gibi etkenleri de göz önünde bulundurmak lazımdır.
KONUNUN DEVAMI İÇİN OKUNMASI GEREKEN KAYNAK:
Prof.Dr. Saadettin Yağmur Gömeç, Türk Kültürünün Ana Hatları, 4. Baskı, Ankara 2018
