Bölüm anahatları
-
Anadolu Selçuklu Devleti en parlak devrini yaşarken, önce Büyük Selçuklu İmparatorluğu, daha sonra Kirman, Suriye ve Irak Selçuklu Devletleri ortadan kalkmış ve bu bölgelerde yaşayan yarı göçebe Türklerin (Türkmenlerin) bir kısmı daha Anadolu’ya gelmişlerdi. Bunun sonucunda Anadolu, Türkleşmiş ve Hıristiyanlar azınlık durumuna düşmüşlerdir. Anadolu’da yerli halkların azınlık durumuna düşmesinin tek sebebi Türklerin Anadolu'ya göç etmeleri değildir. Türklerin üç yüz yıl boyunca Anadolu'ya gelip yerleşmelerine karşılık, yerli halk yurdunu terk etmiş İstanbul ve Balkanlara doğru çekilmiştir. Yerli halkın Anadolu’yu terk etmesinin sebebi de yine sadece Türk göçleri değildir. Daha önce başlayan ve yüz yıllarca süren Arap-Bizans mücadeleleri özellikle Doğu ve Güney Anadolu’da asayiş bırakmamış, ekonomik yaşam hemen hemen çökmüştür. Abbasî - Bizans sınırını oluşturan ve Tarsus’dan Malatya’ya kadar çizilen bir çizgi üzerinde bulunan şehir ve köyler en çok zarar gören bölgelerden biri olmuştur. Aynı zamanda Arap-Bizans mücadelesi, Anadolu’nun Hıristiyan halkını sosyal ve psikolojik bakımdan hazırlamıştır. Yani Anadolu’nun Hıristiyan halkı İslâm dünyasıyla, Türklerle karşılaşmalarından daha önce ilişkide bulunmuş ve Türkler Anadolu'ya geldikleri zaman, yerli halk Müslüman ve Müslümanlık kavramlarına yabancı kalmamışlardır. Diğer taraftan Bizans İmparatorluğunda Müslüman olmayan Türklerin varlığı ve Abbasî ordularında hizmet gören Türklerin çok sayıda oluşu ve bunların suğur denilen Abbasî-Bizans sınır bölgelerinde oturuşu, bu yabancı kalmayışı Türklük bakımından da hazırlanmıştır.
1237 yılında II. Keyhüsrev’in tahta çıkmasıyla çökmeye başlayan Anadolu Selçuklu Devleti, Saadettin Köpek gibi devlet adamlarının elinde iyice sarsılmıştı. Bu yıllarda kurulan Çengiz Devletinin ve batıya doğru büyük bir hızla yayılan Moğol istilasının önünden kaçan pek çok Türk boyları kalabalık kitleler halinde Anadolu'ya gelmeye başladılar. Bu defa yalnız konar-göçerler değil, yerleşik halkın da pek çoğu Anadolu'ya geldi. Anadolu'nun ekonomik yapısı bu kalabalık Türk topluluklarını çekemedi ve ekonomik hayat bozuldu. Ekonomik hayat, sosyal hayatın bozulmasına, ekonomik ve sosyal hayatın bozulması ise Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasına yol açtı. Önce 1240 Baba İshak ayaklanması, sonra 1243 Kösedağ yenilgisi, Selçuklu Devletinin Moğol egemenliğini tanıması ile sonuçlandı.
Anadolu’da İlhanlı egemenliği kurulunca Doğu ve Orta Anadolu’daki Türkler kıyılara ve Batı Anadolu’ya doğru yayıldılar. Öyle ki, özellikle Batı Anadolu İç Anadolu'ya göre daha çok Türkleşti.
1308 yılında Anadolu Selçuklu Devletinin yıkılmasından nüfus bakımından çoktan Türkleşen Anadolu’da başlayan Beylikler döneminde bu kez dil, kültür, gelenek, güzel sanatlar ve bayındırlık bakımından da Türkleşme olmuştu.
Anadolu’nun ilk fethi sıralarında Türklerle Hıristiyanların ilişkileri pek dostça olmamıştır. Ancak Türkler Anadolu’ya kesin olarak yerleştikten sonra iki halk arasında dostça ilişkiler başlamıştır. Öyle ki Türkler, Ortodoks rahipleriyle de anlaşarak Anadolu'ya Türkmenleri yerleştirmişlerdir. Türkler, Anadolu'da Müslüman olmayan halklardan ilk kez Süryanîlerle dostluk kurmuşlardır. Çünkü Anadolu, Bizans’dan fethedilirken Süryanîler, Bizans egemenliği altındaydı. Bu kez Türk egemenliği altına girmek pek bir şey değiştirmeyecekti. Hattâ Bizans’ın bozuk ve baskılı yönetimi yanında, Türklerin son derece mutedil yönetimleri önemli bir tercih sebebi idi. Her ne kadar Bizans’lılarla Süryanîler aynı din ve mezhepten idi iseler de arada yine bazı dini anlaşmazlıklar vardı. “İsa’daki cevherler” meselesi en belirgin anlaşmazlıklardan biriydi. Bu yüzden Bizans tarafından Ermeni, Süryanî, Marunî, Nasturî ve Kildanilere sürekli olarak baskı yapılmıştı. Özellikle birinci Haçlı Seferinden sonra kurulan Latin prenslikleri mezhep ayrılığı yüzünden yerli Ortodoks halka kötü davranmış, ayrıca Katolikliğin yayılması üzerine Anadolu’nun Hıristiyan halkı birbiriyle yeni bir mücadeleye de başlamıştı. 1204 de İstanbul’un Latinler eline geçmesi Anadolu halkının ezilmesini son sınırına çıkardı. Bir taraftan Katoliklerle Ortodokslar arasında mezhep ayrılığı kavgaları, diğer taraftan Ortodokslar arasında mezhep içi ayrılığı kavgaları, Anadolu Hıristiyan halkının manevî yapısının çökmesine yol açtı. Bu çöküntü arasında en çok zarara uğrayanlar Süryanîler (Yakubîler, Nasturîler), Marunîler ve Kildanîlerdir.
Süryanîlerin Bizans egemenliğine karşı Türk yönetimini tercih etmeleri bu sebeplerledir. Ayrıca Süryanî Mihael’in “Türkler, şerir ve rafızî Rumlar gibi kimsenin dinine ve inancına karışmıyor, hiçbir baskı ve zulüm düşünmüyorlardı” kaydı, durumu açıklamaktadır.
Yahudilerin bu iyi durumları Anadolu Selçuklu Devleti zamanında bozulmamış aksine daha çok düzelmiştir. 1291 yılında Türkiye Selçuklu Devletinin vezirlik makamına Yahudî Sadü'd-devle’nin geçmiş olması ilginç bir olaydır. Yalnız bu Yahudinin vezir tayin edilmesi, sultanın isteğiyle değil de İlhanlı valisinin zoruyla olduğu anlaşılıyor. Zira İlhanlı valisi ölünce Yahudî vezirin etkinliği azalmış ve bir süre sonra o da ölmüştür.
Anadolu Selçuklularında, özellikle Rum halk, her fırsatta ayaklanma ve yağma hareketlerinde bulunmuştur. Bu tür olaylar Bizans İmparatorluğu, Trabzon İmparatorluğu ve Kıbrıs Krallığı tarafından desteklenmiştir. Diğer Müslüman olmayan halklara nazaran Rumların daha çok ayaklanma ve karışıklık çıkarmalarının ana nedeni de bu olsa gerektir.
Anadolu Selçuklu Devletinin, Müslüman olsun olmasın, bütün halka eşit davranması bu tür olayların zamanla azalmasına yol açmıştır. Her ne kadar bazen istenmeyen olaylar olmuşsa da bu yalnız Müslüman olmayan halka karşı yapılmamış, devletin zayıf ve karışık zamanlarında bütün halk aynı sıkıntıyı çekmiştir. Aksine, Müslüman olmayan halkın, Müslümanlara güveni tam olmuş ve Türk olsun yabancı olsun bütün tüccarlar Selçuklu divanına şikâyette bulunabilmişler ve yine orada yargılanabilmişlerdir.
Anadolu Selçukluları İslâm dininin gereği olarak kölelere karşı çok iyi davranmış ve köle azad etmenin en büyük sevap olduğunu kabul ederek sık sık köle azad etmişlerdir. Köleler azad edilirken verilen azadnameler onların bir çeşit kimlikleri gibidir. Bu kağıtlarda kölenin tanımı yapılmakta ve böylece mümkün olduğu kadar, kölenin azad edildikten sonra tekrar köle olması önlenmekte veya her hangi bir yanlışlığın önü alınmaktadır.
(Kaynak: Yavuz ERCAN-Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara, 2001)
