Bölüm anahatları
-
Ceza hukuku açısından İslâm Hukuku, Osmanlı İmparatorluğunda tam anlamıyla uygulanmamıştır. Zira bazen Fıkıh hükümlerinin emrettiği cezalar değiştirilmiş, bazen da olmayan yeni cezalar konmuştur.
Osmanlı İmparatorluğunda, işlenen bir suçtan dolayı verilen cezaları iki ana grupta toplanmaktadır. Bunlardan ilki şekil ve miktarları önceden belirlemiş olan siyaset yani Hadd, kısas ve diyet, ikincisi ise kadının yetkisine bırakılmış tazir cezalarıdır.
Siyaset, ağır suçlardan dolayı verilen cezadır. Bu, ölüm cezası şeklinde veya bu ceza verilmeden de uygulanabiliyordu. Ölüm cezası verildiği durumlarda buna Siyaseten katil denirdi ki boğarak, kafasını keserek, asarak yani idam ederek öldürme ve kısas bu ceza türleri arasındaydı. Osmanlı İmparatorluğunda siyaseten katil konusunda Müslüman halk ile Müslüman olmayan halk arasında bir fark yoktu. Bu bakımdan tebaa arasında bir fark gözetilmez, Müslümanlar irtidât etmedikçe, Gayrimüslimlerin de zimmet hukukunu bozulmadıkça siyaseten katlin hükümleri her iki gurup için de eşit olarak uygulanırdı.
Ölüm cezasının dışında kalan siyaset cezaları ise, kısas cezası uygulanmadığı zaman, onun tazminatı şeklindeki diyet, kürek, ağır hapis ve para cezaları veriliryordu.
Kadının yetkisine bırakılan tazir cezalarının kanunnamelerde ve fermanlarda şekil ve miktarları belirtilmemiştir. Özellikle küçük suçlar için verilen bu ceza dayak (falaka), teşhir, azarlama ve hatta sürgün cezalarıdır. Siyaset cezalarında olduğu gibi tazir cezalarında da Müslim ve Gayrimüslim ayırımı yapılmaz, herkese aynı miktarda ve şekilde uygulanırdı. Ancak istisnalar olabiliyordu. Gerek kanunnamelerde gerekse davalar arasında bununla ilgili örnekler görülmektedir. Osmanlı İmparatorluğunda Zimmîler, Zimmîlere karşı veya Müslümanlara karşı işledikleri suçtan dolayı nasıl cezalandırılmışlarsa, Müslümanlar da Zimmîlere karşı işledikleri suçlar sebebiyle cezalandırılmışlardır. Cezalar verilirken bazen rüşvet devreye girebiliyordu Bu durumlarda rüşveti veren de alan da cezalandırmıştır. Suç işleyen Gayrimüslimleri suçlarından dolayı cezalandırdığında, her hangi bir nedenle aile ve akrabalarının zarar görmemesine de dikkat ediliryordu.
Osmanlı İmparatorluğunda Gayrimüslimlerin ceza hukukunu yetki veya alan bakımından da iki gruba ayrılmaktadır. İlki Osmanlı İmparatorluğu’nun ceza hukuku alanı ikincisi ise Gayrimüslimlerin, özellikle dinî bakımdan ait oldukları, kilise, patrikhane, havra ve buralardaki din adamlarına tanınan ceza hukuku yetkisidir. İkincisi ilkine göre çok daha dar ve basit suçlar ile hafif cezaları içermektedir. Aynı zamanda bu suç ve cezalar daha çok kilise içi ve dinî konularla ilgilidir. Bu cezalandırma sırasında kim olursa olsun görevli olmayan kimselerin karışması veya engel olması kesinlikle yasaklanmıştır.
Kendi hukuk alanları içinde ceza verme yetkisine sahip olan Gayrimüslim din adamlarına, kendi cemaatlerinde olsa bile ölüm cezası yetkisi verilmemiştir. Dahası bütün ağır cezalar da bu yetkinin dışındadır. Bu nedenle, bu kimseler ellerinde bulunan ceza hukukunun dar sınırlarını genişletmek amacıyla, toplumlarında cezalandırılmasını isteyip de cezalandıramadıkları kimseleri dönemin padişah veya sadrazamına şikâyet etmişlerdir.
İhtida konusunda Osmanlı İmparatorluğu Fıkıh hükümlerine oldukça bağlı kalmıştır. Osmanlıların hemen hemen hiç bir döneminde, zorla İslamlaştırma yoluna gidilmemiştir. Devlet ihtidayı her zaman teşvik etmiş ve Müslüman olanları ödüllendirmiştir. Ödüllendirme genellikle tımar veya gedik tevcih etmek şeklinde olmuştur. Sadece orta halli veya yoksul halk değil, beyler, hatta kırallar bile ihtida etmişlerdir. Özellikle Gürcü beyleri arasında İslâmiyeti kabul edenler çoktur Diğer yandan Eflak ve Boğdan’da da yüksek tabaka arasında ihtidalar olmuştur. Nitekim XVI.yüzyıl ortalarında Boğdan voyvodalarında İlya Rareş Müslüman olmuştur.
Halk toplulukları içinde ihtida edenlere verilen mükâfatlara göre, bu, yüksek sınıfa mensup yeni Müslümanlara verilen armağanlar da toplumsal durumlarına uygun olarak daha büyük olmuştur. Mesela, yukarıda sözkonusu ettiğimiz Boğdan voyvodasının ihtidasından sonra, başta vezirler olmak üzere devlet adamlarının verdikleri armağanlar, bir servet olabilecek kadar çoktur.
Zimmî Müslüman olurken bir takım işlemler yapılmaktadır. Her şeyden önce ihtidanın kadı huzurunda yapılması gerekir. Önce kelime-i şehadet getirtilir. Buna iki Müslümanın tanıklığı gerekir. Daha sonra Zimmîye Arapça bir isim verilirdi. İsmi değiştirildikten sonra da başına Müslümanların giydiği sarıktan sarılıp daha sonra sünnet ettirilmektedir. Böylece Müslüman olma işlemi tamamlanmış olurdu.
İhtidanın tam zıttı olan irtidat ise Osmanlı İmparatorluğu’nda son yüzyıl dışında pek görülmemiştir. Zaten İslâm hukuku hükümlerine göre ağır cezaları vardır.
Fıkıh hükümlerinin aksine olarak Zimmîler Osmanlı ordusunda askerlik yapmışlardır. Sipahilik ve topçuluk yaptıkları gibi, Martolos, Eflak Voynuk, Lagator ve Pirimkür gibi geniş ölçüde ve özel örgütlerde de askerlik görevinde bulunmuşlardır. Doğrudan Osmanlı ordusunda asker olarak görev alan Gayrimüslimler genellikle geri hizmetlerde kullanılmışlar ve pek azı savaşçı olarak kullanılmıştır. Donanma hizmetinde çalışan Hıristiyan leventler ve kürekçileri de, askerlik görevi yapanlar arasında sayılmalıdır. Özellikle Ege adalarında eli silâh tutan erkeklerin, denizden gelecek her hangi bir saldırıya karşı sırayla nöbet beklemelerini de bir tür askerlik hizmeti kabul edilebilir.
Zimmîler çeşitli yerlerin iltizam ve mukataalarında görev aldıkları gibi tercüman ve diplomat olarak da çalışmışlardır. Yavuz Sultan Selim Mısır’ın fethinden sonra Abraham Castro adlı bir Yahudiyi darphane emîni olarak atamıştır.
Osmanlılar fethettikleri yerlerde patrîk, metropolit ve piskoposları tanımakla kalmıyor, onları koruyup, tımarlar vererek, bir tür devlet memuru durumuna getiriyorlardı. Tımar yalnız din adamlarına değil, sivil halka da veriliyordu. Bunların içinde bazıları da kendi toplumlarının bir çeşit muhtarı durumunda olan Çeribaşılık, köy Kethüdalığı, Meliklik, Kınez ve Voyvodalık gibi görevlere atanıyorlardı.
Zimmîler için resmî görev sayabileceğimiz bir iş de casusluktur. Devlet casusluk işinde hemen hemen bütünüyle Zimmîleri kullanmıştır. Kuşkusuz bunda Gayrimüslimlerin daha iyi yabancı dil bilmelerinin ve yabancı toplum içinde yaşama imkânlarının oluşunun bunda önemli payı vardır.
(Kaynak: Yavuz ERCAN-Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara, 2001)
