Bölüm anahatları
-
Osmanlı İmparatorluğunda, Müslüman olmayan halkla ilgili olarak ibadet yerlerinin ve dinî önderlerinin durumu, verilen fermanlarla belirtilmiştir. Daha ilk zamanlardan itibaren ibadet yerlerinin ve dinî önderlerinin durumu ile sonraki dönemler arasında fark vardı. Devletin sınırları genişleyip, daha çeşitli ve çok sayıda Müslüman olmayan halk egemenlik altına alınınca, bunların için durumlarını düzenleyecek bir takım kayıt ve şartların konması mecburiyeti ortaya çıktı.. Kudüs ve çevresindeki ibadet yerlerinin ve dinsel başkanların durumu aşağı yukarı Hz. Muhammed ve Dört Halife devrinde belirlenen duruma uymaktadır. İslamiyet’in çıkışı sırasındaki durumla kıyaslanınca Osmanlı dönemindeki farklar, her zaman Zimmîlerin lehine olmuştur. Hz.Muhammed ve Dört Halife dönemi ile Osmanlı egemenliği dönemi arasında kalan Selçuklu, Eyyubî, Fatımî ve Memlüklüler devrinde durum hemen hemen değişmemiştir. Kısa süren ve yalnız Mısır ile Suriye’de egemen olan Tolunoğulları ve İhşidoğulları devrini ayrı tutarsak Emevi ve Abbasî devletleri zamanında, Kudüs ve çevresi dediğimiz Mısır, Suriye, Güney Anadolu ve Irak Gayrimüslimlerinin durumları Osmanlı dönemine nazaran iyi değildi.
Devlet her zaman Zimmîlere ait ibadet yerlerine yapılan saldırıya engel olmuş ve suçluları cezalandırmıştır. Bu işlemi yaparken de suçluyu Zimmî veya Müslüman diye ayırmamıştır. Gayrimüslimlerin ibadet yerleri yani kilise ve havralar hep devletin güvencesi altındaydı.
Yahudiler için Kudüs’deki kutsal yerler üzerinde bir takım ayrıcalık tanınan Ermeniler gibi Rumlara ve Katoliklere de Kudüs’deki kutsal yerler üzerinde bir takım tasarruf hakkı tanınmış ve bunların sınırları ayrı ayrı saptanmıştır. Paylaştırılarak bütün Hıristiyanların ortaklaşa kullanımına sunulan Kudüs’deki kutsal yerlerden başka İmparatorluğun her yanında patrikhanelere ve havralara ait dinî ve sivil binalar ile arazi ve malları üzerindeki tasarruf hakları da yine ferman ve beratlarla kendilerine verilmiştir.
Patriklerin ataması devlet tarafından yapılırdı. Ancak atanacak patrîk kendi toplumları tarafından seçilir, seçme işine devlet karışmazdı. Seçme hakkı tamamen kiliseye aitti. Devlet sadece patrikleri veya hahambaşıları atardı. Yalnız patrîk veya hahambaşıların görevden alınma işi kiliseye, hahamhaneye veya buraları yöneten meclislere danışılmadan da yapılabilirdi. Görevden alma nedeni genellikle devlet ve ülke aleyhine davranışlar ve patrîk veya hahambaşının kendi toplumunu iyi idare etmemesi idi. Kuşkusuz görevden alma, patrîk için bir ceza idi. Patrîk devlete ve ülkeye karşı suç işlediği zaman sadece azledilmez, gerekirse idam da edilebilirdi.
Patrikler ve diğer din adamları veya bunların vekilleri her hangi bir vesile ile seyahat ettikleri zaman, Müslüman kıyafeti giymek, ata binmek ve silah taşımak serbestisi yanında her türlü gümrük ve bacdan muaftılar. Ayrıca kilise, manastır, havra ve benzeri dinî yerlerde oturup kâr getirecek bir işle uğraşmayan veya hasta, felçli yahut buna benzer daha başka mazeretleri bulunan ruhban da Gayrimüslimlere mahsus vergiden ki en önemlisi cizyeden muaf idi.
Osmanlı İmparatorluğunda öğretim, gerek Müslümanlar, gerekse Müslüman olmayanlar için olsun ibadethanelerin içinde veya onlara bağlı yerlerde yapılıyordu. Gayrimüslimlerin kilise ve havralarının dışındı ve dinsel olmayan öğretim kurumu yoktu. Padişahlar, Müslüman olmayan halk gruplarının dini başkanlarına birok kez verdikleri fermanlarla onları din işlerinde serbest bırakmış ve ibadethanelerinin içinde yapılan her türlü eğitim ve öğretime karışmamıştır. Daha açık bir deyimle Osmanlı İmparatorluğunda Müslüman olmayan halk, eğitim ve öğretim konusunda serbest olmuştur. Zimmîlerin eğitim ve öğretim konusunda yasaklı oldukları tek konu Kur’an ve diğer İslâmî bilgileri okumak, öğrenmek ve öğretmektir. Osmanlı İmparatorluğu döneminde Müslüman olmayan halk kilise ve havralar içinde rahatça ve ayrıntılara ilişkin bazı kısıtlamalar dışında istedikleri gibi ibadet etmişlerdir.
(Kaynak: Yavuz ERCAN-Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara, 2001)
