Bölüm anahatları
-
Osmanlı ceza kanunları, İmparatorluğun hemen hemen her yerinde aynı şekilde uygulanırdı. İmparatorluk sınırları içindeki arazi veya vergi kanunnameleri böyle değildir. Her bölge, şehir, kasaba hatta köyler için ayrı kanunnameler düzenlenmiştir. Arazi kanunnamelerinin çeşitli olmasının birçok nedeni vardır. Bunlardan biri, yeni bir bölge fethedildiğinde kanunnamesi yapılırken o bölgenin, sosyal, ekonomik ve coğrafî yapısının göz önüne alınmasıdır. Gerçekten de mesela, Macaristan, Mısır, Anadolu ve Kafkasya’da örf, gelenek, coğrafî yapı birbirinden çok farklıdır.
Osmanlı İmparatorluğunda kanun koyma ve yeni düzenlemeler getirme konusunda ilk esaslı faaliyet I. Bayezit devrinde başlar. Devletin, düzenli defter tutulması, arazi tahriri, kadılık kurumunda ıslahat gibi yenilikler bu dönemde yapılmaya başlanmıştır.
Fetret devrinde, her konuda olduğu gibi bu konuda da bir duraklama olduğu kuşkusuzdur. Ancak II. Murat zamanında bu bu nitelikte yeniden başlamıştır. Osmanlı hukukunun gelişmesinde Fatih devri bir dönüm noktası oluşturur. İmparatorluk tarihinde sürekli ve toplu yasama işlemi bu devirde önem kazanır. Bilindiği gibi Fatih’in hüküm ve yasakname olarak çıkardığı kanunlardan başka iki kanunnamesi daha vardır. Fatih’in başlattığı bu hareket Yavuz Sultan Selim, özellikle Kanunî Sultan Süleyman ve ondan sonra gelen padişahlar tarafından devam ettirilmiştir.
Örfî hukuk alanına giren Osmanlı kanunnamelerinde hiç bir zaman şer’ilik derecesi tam değildi. Kur’an’da örgütlü bir devletin yönetimine yetecek ve kamu haklarına ait açık prensip ve hükümler çok azdır. Hz. Muhammed zamanında uygulanan bildiğimiz yöntemler de, bu konuda yetersizdir. İlk halifeler devrinde alınan önlemler ve konulan yasaklar da Fıkıh hükümlerine uymaktan çok yerli yönetim ve geleneklerin aynen kabul edilmesinden ibarettir. Esasen İslâm hukukundaki hiyle-i şeriyye meselesi bu gibi gerkliliklerden doğmuştur. Böylece Osmanlılardan çok daha önce şer’i hukukla örfî hukuk iç içe girmiştir. Kanun koyucu ilk Osmanlı padişahları gerçekçi bir şekilde hareket etmişler ve hatta gerektiğinde Hıristiyan ülkelerdeki yerli örf ve âdetleri olduğu gibi bırakmak cesaretini göstermişlerdir. Dünyaya yönelik dinsel kuralları istedikleri şekilde tevil ettirip, şeriatın açık bırakılmış yönlerinden istifade ederek İmparatorluğun hayatını düzenleyecek hukukî ortamı sağlamışlardır.
Osmanlılar eski ve yasal yasaları yerinde bırakırken hükümlerden halkın yararına olanları almış, zararına olanları atmış ve yeni fethedilen ülkelerde eskiden beri süregelen düzeni kaldırmamışlardır. Yerinde bırakılan yasal yasalardaki birçok terim ve deyimler olduğu gibi bırakılmış ve bu durum Osmanlıların kendine özgü hukukî kuralları olmadığı ve diğer konularda da yabancı esasları benimsedikleri şeklinde yorumlanmamalıdır.
Osmanlılar yalnız Balkanlar, Ege adaları ve Kıbrıs’daki özünün Hıristiyan örf ve kanunlarını devam ettirmişlerdir. Anadolu’da, Beylikler dönemine ait birçok kanunname ile Akkoyunlu, Safavî ve Memluklu kanunnamelerinden de bir kısmının uygulanması sürdürülmüştür. Ancak, Avrupa’da olduğu gibi, buralarda da yasalar aynen aktarılmamış, halkın çıkarı göz önüne alınarak bir takım değişiklik yapılmıştır.
Osmanlı İmparatorluğunda yapılan kanunların ve yasakların uygulanmasına son derece dikkat edilmiş ve bu uygulama sırasında Müslim ve Gayrimüslim farkı gözetilmemiştir. Kanunları çiğneyenler, kadı ve sancakbeyi gibi kanun adamları bile olsalar en ağır cezaları görmüşlerdir. Bu amaçla çıkarılan fermanlara özel bir ad da verilerek adaletnâme denmiştir.
Osmanlı İmparatorluğu, Müslüman olmayan topluluklara bazı alanlarda yargılama yetkisini de tanımıştır. Dolayısıyla İmparatorluk sınırları içinde Zimmîlere ait mahkemeler her zaman var olmuştur. Adı geçen bu mahkemelerin hukuk açısından yetkisi tam değildir. Mahkeme, basit davalara bakan bir kurum olup, ağır suçlarla ilgili davaları göremez ve ağır cezalar veremezdi. Cemaat mahkemelerinin bakabilecekleri davalar evlenme, boşanma, miras, din adamlarının ve vergi memurlarının atanması ve görevden alınması gibi konularda ki bunlar biraz da dinle ilgili idi. Zaten patrikhane ve havralarda, Osmanlı İmparatorluğundaki kadılık kurumu gibi gelişmiş bir organizasyon yoktu. Davalara genellikle hahambaşılar, patrikler veya onların vekilleri ve atadıkları memurlar bakardı.
Davanın Zimmî mahkemelerinde görülebilmesi için davalı ve davacının Zimmî olması gerekliydi. Taraflardan biri Müslüman olursa davaya Müslüman mahkeme bakardı.
Zimmî mahkemelerin baktıkları davalara, eğer davalı ve davacı her iki taraf isterlerse, Müslüman mahkemeler de bakabilirdi. Buna dair şer’iyye sicillerinde pek çok örnek vardır. Ayrıca iltizam, emanet, istihkak, kavga, hırsızlık ve yol kesme ile ilgili davalara da ister Zimmîler, isterse Müslüman- Zimmî arasında olsun doğrudan doğruya şer’i mahkemelerce bakılmıştır.
Davaların duruşması sırasında Müslim ile Gayrimüslim arasında bir fark gözetilmemiştir. Zimmîler de büyük bir kolaylıkla ve istedikleri zaman haklarını aramak üzere Müslümanları mahkemeye verebilmişlerdir.
Gerek iki Zimmî, gerekse Zimmî ile Müslüman arasında yapılan duruşma ile iki Müslüman arasında yapılan duruşma birbirinden farklı değildir. Duruşma sırasında önce davacının şikâyeti sorulur. Dinlendikten sonra davalı savunmasını yapar. Kadı karar veremezse tanıklara başvurulur. İki Zimmî arasındaki davada tanıklar Müslüman olmayabilirler. Ama Zimmî ile Müslüman arasındaki bir davada tanıklar ya Müslüman olmalıdır yahut da kadı, davalı ve davacıya durumuna göre yemin ettirmek suretiyle karar verir. Bazen davayla ilgili olarak keşif de yapılabilir.
Zimmîlerle ilgili davalar önemine göre bazen Kazasker veya Şeyhülislâm huzurunda, bazen de Dîvân’da görülürdü. Yani önemli davalar kenar mahkemelerde görülmez, mutlaka İstanbul’a havale edilirdi. Hüccet verilen davaların tekrar ele alınması da yasaktı.
(Kaynak: Yavuz ERCAN-Osmanlı Yönetiminde Gayrimüslimler, Turhan Kitabevi, Ankara, 2001)
