Bölüm anahatları
-
Eskiçağ’da Tarihçilik Anlayışları
Efsanevi ve Edebi Tarihçilik Anlayışı
Efsanevi tarihçilik anlayışı ilk çağlarda görülür. Eskiçağ Grek tarihçilerinden Herodot ve Tukidides gibi tarihçiler gördükleri ve duydukları olayları yazmışlar fakat bu olayları doğuran gerçek nedenleri araştırmamışlardır. Ayrıca Grekler yalnız doğa olaylarını değil, aynı zamanda toplum olaylarını da açıklamak için sürekli olarak tanrıları araya sokmuşlardır. Bu nedenle efsanevi tarihçilik döneminde tarihsel olaylar, bu anlayış içinde ortaya çıkmış efsanelerle anlatılmış ve açıklanmıştır.
Grekler Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Anadolu’dan başka yerleri tanımadıklarından genel tarih yazma anlayışına sahip olamamışlardır. Herodot ve diğer Grek tarihçileri daha çok ilişkide bulundukları uluslarla yapılan savaşların aşamalarını efsanevi biçimde anlatmışlardır.
Grek uygarlığının etkisi altında gelişen Roma toplumunda da efsanevi tarihçilik anlayışı vardır. Roma tarihçilerinden Tit-Live, Roma’nın kuruluşu ile ilgili eserini, bu konuda halk arasında söylenen efsaneleri toplayarak yazmıştır.
Romalılarda efsanevi tarihçilik anlayışı yanında edebi tarihçilik anlayışı da doğmuştur. Sözgelişi Latin Tacit ve Grek Plutarque gibi Eskiçağ tarihçileri, tarihsel olaylardan tarihsel gerçeği çıkarmayı düşünmeyip, sırf okuyanlara bir zevk ve heyecan vermek için olayların karakterlerini istedikleri gibi değiştirmişler ve onları edebi bir dil ve üslupla yazmışlardır.
Tarih özellikle Tacit’e göre bir nutuk söyleyebilme sanatıdır. Tarih yazarları böyle bir anlayış içinde olayları, kendi inançlarını kabul ettirecek veya gelecek kuşaklara güzel örnekler oluşturacak biçimde düzenlemişlerdir.
Özellikle efsanevi ve edebi tarihçilik anlayışının yoğun olduğu dönemlerde hayal gücünün olayları anlatma ve açıklamada çok etkili olduğu bir gerçektir.
Yararcı veya Öğretici Tarihçilik Anlayışı
Bu tarihçilik anlayışı da efsanevi ve edebi tarihçilik anlayışlarıyla birlikte eskiçağlarda ortaya çıkmıştır. Böyle bir anlayışın doğmasının nedeni, tarihi sadece bir öykü gibi dinlemek değil aynı zamanda ondan yararlanmak düşüncesidir. Bu anlayışa göre geçmiş, insanların ibret alacağı olaylarla doludur. Geçmişte yaşanmış bu olaylar kullanılarak içinde yaşanılan zaman ve gelecek için yararlar sağlanabilir.
Bu anlayışla birlikte tarihsel olayların tartışılması ve eleştirisi de başlamıştır. Herodot’u tarihin babası ilan eden Batılılar, Thukidides’i de yararcı tarihçilik anlayışı konusunda eleştirel tarihin babası ilân etmişlerdir. Gerçekten Thukidides’in ünlü, Peleponneslilerle Atinalıların Savaşı adlı eseri Herodot ve diğer Eskiçağ tarihçilerinin eserlerinden farklıdır ama bütünüyle modern tarih anlayışına göre de yazılmamıştır. Ancak bu anlayış yoluna gidişte yazılmış ilk eserlerden biridir denilebilir. Thukidides’e göre, bizzat gözlemlenen ve yaşanan olaylar yazılabilir. Tarihçinin görevi kendi gözlem ve haber toplama yeteneklerini bir süzgeçten geçirerek tamamlamak ve sonuçları inceleyerek yansız bir biçimde yazmaktır.
Tukidides tarihsel olayların ortaya çıkmasına yol açan iki temel etkenin bulunduğunu, bunların da askeri ve ekonomik güç olduğunu söylemiştir. Ayrıca akıl ve iradenin de önemli etkenler olduğunu eklemiştir. Thukidides’ten sonra diğer Grek, Roma ve sonraki dönem tarih yazarlarından da bu anlayışı benimseyenler olmuştur. Mesela yaşamı Atina, Mısır ve Roma’da geçmiş olan Plutark, eserinde Grek ülkesinde ve Roma’da yaşamış ünlü kişileri, Thukidides’in tarihçilik anlayışı çerçevesinde anlatmıştır. Polybios ve Cermen tarihçisi Tacite’in eserleri de Thukidides tarzında yazılmış tarihler arasında sayılır. Sonraki tarih yazarlarından Machiavel’in Prens adlı eseri başka bir örnek olarak gösterilebilir. Öğretici tarih bu yönüyle İskoç tarihçisi Thomas Carlyle’ın tarih anlayışına da kısmen benzerlik göstermektedir. Carlyle’a göre tarihi, kahramanlar ve dâhiler yaratmıştır, yani tarih kahramanların ve dâhilerin tarihidir
Ortaçağ’da Tarihçilik Anlayışı
Dinsel Tarihçilik Anlayışı
Dinsel tarihçilik anlayışı da ilk çağlarda görülmekle birlikte, asıl önce Museviliğin, arkasından Hıristiyanlığın çıkışı ve giderek bütün Avrupa’ya yayılması üzerine Ortaçağ’da yoğun bir biçimde görülmüştür. Ancak eski çağlarda efsanevi, edebi ve öğretici tarih anlayışının dinsel tarih anlayışı üzerine yoğunlaştığı yıllarda İslam dünyasında ibn Haldun ve el-Biruni gibi modern tarihin kurucularını bu anlayıştan ayrı tutmak gerekir. Ortaçağ’da Avrupa koyu bir dinsel anlayış içinde yaşarken, doğuda adeta bir Rönesans yaşanmaktadır. Yukarıda sözü edilen ibn Haldun’u artık Batılı tarihçiler bile modern tarihin ve tarih felsefesinin babası olarak görmektedir.
Dinsel tarih ve tarihçilik anlayışında olayların oluşu ya iyi ya da kötü bir ilahi gücün veya insan dışı gücün etkisi altındadır. Bu nedenle sürekli olarak ondan korkmak ve ona yalvarmak gerekir. Buna göre insanlığın tarihsel yaşamının kapsamı ve değeri ilahi bir gücün temel yasalarına uyup uymamasına bağlı olarak ortaya çıkar. Bir Müslüman düşünüre göre ancak İslam dini esaslarına uygun, bir Hıristiyan düşünüre göre ise Hıristiyan dininin esaslarına uygun bir yaşam söz konusu olabilir. Kendi dini dışındaki dinlerden olanların yaşamları ise şeytan tarafından yönlendirilir ve yönetilir.
Ortaçağ’ın tarihi kutsal bir tarihtir. Her şeyden önce Hıristiyanlığın nasıl doğup, ne şekilde yayıldığını anlatmaktadır. Tarihi çağlara bölme anlayışı bile dinsel olaylara göre yapılmıştır. Bu dönemde okur-yazar sayısı az olduğundan kilise adamları tarihsel olayları kitaplara geçirmekle birlikte, aynı zamanda tablolarla kiliselerde halka göstererek inançlarını onlara aktarmışlardır. Bu nedenle, özellikle resim ve heykel sanatında, bugün de hayranlıkla izlenen eserler ortaya çıkmıştır.
Bu yaşam biçimi karşısında doğal olarak tarih ve tarihçilik anlayışı da bu temel üzerine oturtulmuştur. Dolayısıyla tarih yazımında din adamları ve din görevlileri ön plana çıkarıldığı gibi kaynaklarda verilen bilgiler de eleştirilmeden aynen aktarılmıştır.
Rönesans Döneminde Tarihçilik Anlayışı
Felsefi Tarihçilik Anlayışı
Avrupa’da Ortaçağ’ın sonlarında matbaanın icadı, ke- şifler, Rönesans ve Reform gibi hareketlerle dogmatik dönemden eleştiri dönemine geçilmeye başlanmıştır. Bi- limin ilerlemesi evrende her olayın kesin kurallara bağlı bulunduğunu, keyif ve isteklerin genel anlamda bunlara hiçbir etkisi olmadığını kanıtlamıştır.
Eleştiriye dayalı tarihçilik anlayışının doğması, dinsel tarihçilik anlayışının on sekizinci yüzyıl başına kadar oldukça etkili bir biçimde devam etmesine engel olamamış ve bu gelişmelerle birlikte giderek azalmaya başlamış ama hiçbir zaman tümüyle ortadan kalkmamıştır. Hatta on sekizinci yüzyılda bile üniversitelerde okutulmaya başlanmasına karşın tarih, edebiyatın bir kolu olarak görülmüştür.
Yeni ve Yakınçağlarda Tarihçilik Anlayışları
Bu çağlar Avrupa’da hızlı bir gelişmenin yaşandığı çağlardır. Özellikle on sekizinci yüzyıl Avrupa’da Aydınlanma Çağı olarak kabul edilir. Rönesans ve Reformla başlayan ve süregelen gelişmeler, on sekizinci yüzyılda doruk noktasına ulaşmıştır. Bu dönemde tarih anlayışları ve tarih felsefesi bilim adamları ve düşünürlerin sürekli tartıştığı ve yazdığı bir dönemdir. Doğal olarak bu tartışmaların arkasından pek çok tarih anlayışı, farklı tarih felsefesi görüşleri ortaya çıkmıştır. Ayrıca bu görüşlerin yandaşlarının katıldığı okul adı verilen merkezler oluşmuştur.
Pozitivist Tarihçilik Anlayışı
Tarih araştırmalarında pozitivist anlayış, tarih metodolojsinin sosyal ve doğal bilimler yolunu izlemesinden doğmuştur. Bu tarihçilik anlayışı August Comte’un 1839 yılında çıkan Pozitif Felsefe Dersleri adlı eserinden ilham alınarak geliştirilmiştir. Pozitivist tarihçilik anlayışı tarihte doğaüstü etkenlerin etkisini kabul etmez. Buna göre tarihsel olaylar tümüyle doğal etkenlerin sonucu ortaya çıkmıştır. Fakat onun materyalist tarihçilik anlayışı ile de fazlaca ilgisi yoktur. Pozitivist tarih anlayışına göre bir ülke halkının uygarlık tarihinde geçirdiği dönemler ve gelişme aşamaları, genellikle sosyo-psikololojik koşulların etkisiyle ortaya çıkar.
İdealist Tarihçilik Anlayışı
İdealist tarihçilik anlayışına göre insanlar özgürlüklerini sağlayabilmek için kendi kişisel özgürlüklerinin önemli bir kısmını devlete verirler. Başka bir deyişle kendi kişisel özgürlüklerini yine kendi istekleriyle sınırlandırırlar. Bu bir düşüncedir ve insanlığın yaşamını yöneten temel etkenler de bu gibi düşüncelerdir. Düşünce ise ilahi ruhun ürünüdür ve özgürlükten yoksun olan ilkel yaşamın kendiliğinden gelişmesi yoluyla ortaya çıkar. Doğulu uluslar özgürlüğün değerini bilmemektedir. Grekler ve Romalılar ise kısmen anlamışlardır. Özgürlüğün değerini gerçek anlamda ancak Hıristiyan Avrupalılar, özellikle de Germenler, ilk kez olmak üzere kavramışlardır.
İdealist tarihçilik anlayışına göre insanlık tarihi ancak düşünce esası üzerinde gelişen ulusların tarihinden oluş- maktadır. Bu anlayışta madde genellikle ruhun elinde kullanılan bir araçtır. Sürekli olarak yaşayan ve hareket eden şey ise düşüncelerdir.
Ekspresyonist Tarihçilik Anlayışı
Ekspresyonist tarihçilik anlayışı modern sanattaki ekspresyonizmden ilham alınarak, ona dayanılarak geliştirilmiştir. Bu görüşe göre tarih insan yaşamının oluş şeklini anlamak ve kavramak için bir araçtır. Bu nedenle tarih tarihçilerden öğrenilmekten çok “intuition”la, yani içe doğma, önsezi ve sezgi yoluyla muhakeme kullanmadan ortada olmayan bir şeyi sezme yoluyla öğrenilir. Tarih ciddi tarih kitaplarından çok destanlardan anlaşılır. Tarihin konusu kesin bir biçim almış olan doğabilimden ayrıdır. Artık kesin biçimini almış olan doğa, bilimsel yöntemlere göre araştırılmalı, fakat henüz tam anlamıyla oluşmamış, hâlâ oluşmakta ve gelişme durumunda bulunan, yaşayan ancak kesin biçimini alamamış insan yaşamı demek olan tarih için şiir söylemelidir.
Maddeci veya Materyalist Tarih Anlayışı
Dinsel tarih anlayışını savunanların aksine, materyalist tarih anlayışını savunanlara göre dünyayı yöneten güç ilahi ve doğaüstü değildir. Aksine evren belli bir düzen içinde oluşan maddi doğa yasalarına bağlıdır. Materyalist tarih anlayışı, tarihin bilimsel olması için insan topluluklarının gelişmesinde etkili olan bu maddi doğa yasalarının doğru bir biçimde öğrenilmesini şart koşmuştur. Buna göre toplumlar ve devletlerin tarihinde doğal biyolojik etkenlerin derecesi ya Darvin’in “hayvanların ve insanların kökeni ve yaşam için mücadeleleri” veya Karl Marx’ın ortaya attığı “ekonomik etkenlerin derecesi” esas alınarak saptanmıştır. Başka bir deyişle toplumsal gelişmenin yalnız maddi temele dayandığı kanıtlanmaya çalışılmıştır.
Günümüzde Tarih ve Tarihçilik anlayışı
On sekizinci yüzyıldan itibaren bilimselleşmesine karşın tarih, bağımsız bir bilim olarak diğer bilimlerin arasına katılamamıştır. Çünkü tarihsel olayları kesin yasalara bağlama olanağı bulunamamıştır. Aynı zamanda hangi yöntemle yazılırsa yazılsın tarih araştırmaları yanlılıktan kurtulamamıştır. Pozitivist tarih anlayışının da ortaya çıkmasına yol açan Auguste Comte, tarih için yeni bir anlayış gündeme getirmiştir. Bu bilimsel tarih anlayışıdır. Bilimsel tarih anlayışı ile birlikte modern tarih anlayışı da doğmuştur. Aslında bilimsel olmayan tarih, modern olamayacağından bir anlamda ikisi aynı şeydir. Yalnız on sekizinci yüzyıl bilimi ile yirmi birinci yüzyıl biliminin aynı olmadığını unutmamak gerekir. Bütün bunlara karşın tarihin bilim olup olmadığını bugün bile tartışanlar vardır.
On sekizinci yüzyıla gelinceye kadar genellikle tarihçiler yaşadıkları veya dinledikleri olayları yazmaktan öteye gidememiş ve çok azı kaynak kullanma yöntemini seçmiştir. On sekizinci yüzyıldan bugüne gelinceye kadar araştırmacılar, giderek artan ölçüde kaynak kullanmışlar fakat tarihsel olaylarla ilgili bilgileri kaynaklardan olduğu gibi aktarmakla yetinmişler, bu belge ve bilgileri eleştirmemişlerdir.
Geçen yüzyılın sonuna göre bugün tarihçilik anlayışında gelişmeler ve yenilikler vardır ama tek tip bir modern tarihçilik anlayışının varlığını söylemek zordur. Bazıları temelde ayrılmakta, bazıları ise temelde aynı fakat bir kısım noktalarda birbirinden ayrılmaktadır.
(Kaynak: Yavuz Ercan, Tarih Araştırmalarında Yöntem ve Teknik, Turhan Kitabevi, Ankara 2010)
