Bölüm anahatları
-
MESNEVİ’NİN ANLAŞILMASINDAKİ GÜÇLÜKLER
GİRİŞ
İslam kültür ve medeniyetinin yetiştirdiği büyük şahsiyetlerden biri olan Mevlâna Celâleddin Rûmî, pek çok önemli vasfı kendi şahsında bir araya getirmiş olması nedeniyle vefatından yüzyıllar sonra bile yol göstermeyi, insanlığın yoluna ışık tutmayı sürdürmektedir. İnsan haklarının, eşitliğin, düşünce ve ifade özgürlüklerinin ve insan haysiyetinin vazgeçilmez kabuller olarak öne çıktığı günümüz dünyasına Mevlâna’nın yol gösteriyor olması, ancak onun beslendiği kültür dünyasının evrenselliğinin ifadesi olarak değerlendirilebilir. Günümüzde bu insanî değerlerin öne çıkarılmasıyla çelişen ciddî sıkıntıların yaşandığı da herkesçe bilinmektedir. Tırmanan savaşlar, toplumlara özgürlük ve demokrasi getirme adına işlenen cinayetler, bitmek bilmeyen kıyımlar ve yaşanan yıkımlar, bizi yeniden durup düşünmeye sevk etmekte ve Mevlâna’lar yetiştirmiş kültür ve medeniyeti yeniden okumaya yöneltmektedir. Bunalımlı atmosferden çıkış yolu arayan aydınlar ve düşünürler, Mevlâna’yı fark etmekte, onun sözlerine kulak kesilmektedir. Mevlâna’nın dünyada bu kadar çok tanınıp okunmasının en önemli nedeni belki de budur.
Mevlâna’ya olan bu ilgi, onun farklı kültür kesimlerince yorumlanması ve değerlendirilmesi sonucunu da beraberinde getirmektedir. Mevlâna, Mesnevi’nin başında adeta bunu öngörüp şöyle demektedir*:
“Herkes kendi zannına göre dost oldu bana” (Mesnevi/I, beyit: 6)
Her kültür kesimi, Mevlâna’ya kendi penceresinden bakmakta ve kendi birikimine göre sonuçlar çıkarmaktadır.
Konuşmamın hemen başında belirtmeliyim ki Mevlâna, eserleri yüzyıllardır ilgiyle okunan şahsiyetlerdendir. Bu büyük ilgi pek az yazar ve şaire nasip olmuştur. Onun eserlerinin çok okunması, aslında onun görüşlerinin büyük ölçüde anlaşılıp benimsendiğini göstermektedir. Konuşmamın başlığından, Mevlâna’nın anlaşılmadığı savını ileri sürdüğüm sonucu çıkarılmamalıdır. Ben burada Mevlâna’nın Mesnevi’sinin zaman zaman farklı ve yanlış anlamalara konu olduğu ve Mesnevi’de dile getirilen kimi hususların (bütün hususların değil elbette) bugün geniş kitlelerce anlaşılmadığı düşüncesinden hareketle bu yanlış anlamanın ya da anlamamanın irdelemesini yapmaya çalışacağım.
MESNEVİ’NİN ANLAŞILMASI ÖNÜNDEKİ ENGELLER
Mesnevi her dönemde çok ilgi gören ve okunan bir eserdir. Bu çok meşhur eser, pek çok büyük eserde olduğu gibi anlaşılması güç noktalar barındırmaktadır. Bu güçlüklerin bir kısmı her dönemde söz konusu olmuştur. Bu güçlük yüzündendir ki Mesnevi’ye bir takım şerhler yazılmıştır. Bu şerhlerin önemli bir bölümü de bu toprakların yetiştirdiği büyük şahsiyetler tarafından Türkçe olarak yazılmıştır. Bugün bu şerhlerin varlığına rağmen Mesnevi’nin bütün metinlerinin doğru anlaşılması kolay değildir. Bu şerhlerin elimizin altında olmasını sağlayacak imkanların sağlanmamış olması da bu güçlüğü artırmaktadır. Ankaravî şerhinin henüz bugünki harflerle yayımlanmamış olması burada üzüntüyle hatırlanabilir.
Tarihte olduğu gibi bugün de Mesnevi’nin anlaşılmasının önündeki güçlükleri birincisi dilden ve özellikle şiir dilinden kaynaklanan güçlükler, ikincisi mânâya ve içeriğe ilişkin güçlükler olmak üzere iki ana başlık altında toplayabiliriz.
Dil ile ilgili güçlükler:
Dil ile ilgili güçlükler, Türkçe konuşan bizler için iki başlıkta değerlendirebiliriz. 1) Mesnevi’yi Farsça aslından okuyup anlamadaki güçlüklerimiz, 2) Mesnevi tercümelerinin barındırdığı sorunlar ve belirsizliklikler.
1- Mesnevi’yi Farsça aslından okuyup anlamadaki güçlükler: Mesnevi’yi Farsça aslından okuyup anlamak bugün bu coğrafyada yaşayan insanların neredeyse tamamı için imkansızdır. Modern Türkiye’nin benimsediği yeni eğitim sisteminde klasik kültüre ilişkin öğeler yok denecek kadar azdır. Bu nedenle Fars dilinin Türk kültürüne hizmet eden, Türk kültürünü tanımaya yardımcı olacak bir vasıta olarak öğretilmesini, resmî eğitim öğretim sisteminde bir yere yerleştirmek mümkün görünmemektedir. Geriye özel kültürel girişimler kalmaktadır ki hâlihazırda böyle girişimlerden söz etmek zordur.
Aslında Farsça okuşan ve okuyup yazanlar için de pek çok güçlük vardır. Şiir dilinden, Farsçanın o günki özelliklerinden ve Mevlâna’nın dilde yaptığı tasarruflardan kaynaklanan güçlükler şarihleri bile ihtilafa düşürmüştür.
Bu güçlük üzerinde etraflıca konuşmanın, anlaşma dili Türkçe olanlar için bir anlamı, en azından şimdilik, bulunmamaktadır.
2- Tercümelerden kaynaklanan güçlükler:
Mesnevi’nin birçok defa Türkçeye tercüme edildiği, Türkçe şerhler yazılarak açıklandığı bilinmektedir. Bu tercümelerin ve şerhlerin bir kısmı Osmanlı dönemi eserleri olduğundan bunlara ulaşılmasında da güçlüklerle karşı karşıya bulunmaktayız. Bazılarına ulaşabilsek bile Türkçenin geçirdiği hızlı değişim yüzünden özellikle genç kuşağın bu eserlerin diline yabancı olduğunu peşin olarak söylemeliyim.
Geriye, Cumhuriyet döneminde yapılan tercümeler ve yapılan şerhler kalmaktadır. Bu tercüme ve şerhlerde de mütercim ve şarihlerin, az da olsa, yanlış anlamarından kaynaklanan problemlerin yanı sıra mütercimlerin ve şarihlerin bakış açılarından ve kendi eğilimlerini Mesnevi’ye söyletmelerinden kaynaklanan güçlüklerden söz edilebilir.
Burada bu tercüme ve şerhlerin irdelenmesine girmeyeceğim. Bu, başka bir çalışmanın konusu olabilir. Bu konuda ayrı bir ilmî çalışmaya da gerçekten ihtiyaç vardır.
Mânâ ve içeriğe ilişkin güçlükler:
Mesnevi’nin anlaşılması önündeki manevi güçlüklerin başında, okuyucunun Mesnevi’yi okumaya hazır olmamasıdır. Şu anlamda ki pek çok eseri olduğu gibi Mesnevi’yi okumak da belirli bir fikri birikim ve düzeyi gerektirmektedir.
Özellikle gençler için bu konuda büyük bir eksikliğin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.
Bu güçlüğün giderilmesine katkı yapacak kimi hazırlıklıkları şu başlıklarla özetleyebiliriz.
a) Kur’an mealinin ders çalışır gibi okunması,
b) Tarih, özellikle İslam tarihi üzerine kitaplar okumak,
c) Tasavvufun doğuş dönemi, mahiyeti, tasavvufun geçirdiği evrimler, tasavvufî akımlar, anlayışlar, tasavvuf dili ve terminolojisi konusunda bilgi birikimini artırmak (Tasavvufun genel dilden ödünç alıp başka anlamlar yükleyerek kullandığı kelime ve kavramlar bilinmediği zaman bir tasavvufî eserin okunmasından iyi bir sonuç elde edilemez. Hatta böyle bilinçsiz bir okuma sakıncalıdır. Böyle bir okuma kişinin kendisi için sakıncalı olsa da bu okuma sonunda yazılar, elştiriler, değerlendirmeler ve özellikle bilimsel nitelikli tahliller yapmak toplum için de zararlı ya da yanıltıcı olabilir.)
d) Mevlâna’nın hayatının dönemleri, eserleri, aldığı eğitim ve dünya görüşü konusunda bilgilenmek (Mesela bazıları Mevlâna’nın hayatını çok iyi tahlil etmeden değerlendirme ve yargılamalarda bulunabilmektedirler.)
e) Önyargılardan sıyrılmak
Mesnevi’ye yaklaşımda sergilenen yaygın yanlışlıklar:
a) Mesnevi’ye kutsal kitap muamelesi yapmak.
Mesnevi’de her yazılanı kayıtsız şartsız benimsemek. Mevlâna’nın bir insan olduğunu göz ardı edip onun İslam’ın belirli bir yorumunu (hem fıkıhta, hem kelamda, hem tasavvufta) benimseyen bir mütefekkir, âlim ve sûfi olduğunu dikkatten kaçırmak.
b) Mesnevi’ye bir hikâye mecmuası gibi yaklaşmak
Mesnevi’nin yazılış amacını göz ardı ederek onu sıradan bir anlatı eserine indirgemek de Mesnevi’den yararlanmayı kısıtlayacaktır.
c) Dine mesafeli yaklaşmakla birlikte Mesnevi’yi baş tacı etmeye çalışmak. Dine mesafeli yaklaşan, hatta dine karşı olan insanların, dine karşı olmakla birlikte garazsız ve yansız bir şekilde Mesnevi’yi okumaya çalışırlarsa, Mesnevi’den yararlar derc etmeleri mümkündür. Nitekim Batı’da ve Doğu’da Müslüman olmayıp da Mesnevi’yi başucu kitabı yapan insanlar vardır. Bununla birlikte kimi garazkâr yaklaşımlar da zaman zaman görülebilmektedir.
c) Tasavvufa önyargıyla yaklaşmak ve bu önyargı sonucu Mesnevi’yi sırf tasavvufî çerçevede yazılmış bir kitap olarak görmek.
Oysa hemen yukarıda da söylediğimiz gibi, dine ve tasavvufa muhalif olanların bile Mesnevi okumaktan kazançlı çıkması mümkündür. Yeter ki önyargılı davranmasınlar.
Ayrıca dinî etkenlerle tasavvufu benimsemedikleri halde Mevlâna’nın eserlerinden yararlanan, hayatında Mevlâna’nın kimi fikirlerini kendisine kılavuz edinen insanlar da vardır.
d) Mevlâna’nın yanlış tanınması ve yanlış algılanması sonucu Mesnevi’nin yanlış okunması. Bazıları, Mevlâna’nın tasavvufî yolculuğuna farklı anlamlar yükleme eğilimdeler. Düşünüyorlar ki Mevlâna, Şems-i Tebrîzî ile karşılaştıktan sonra dinî kabullere sırt çevirmiştir. Bu düşünce temelsiz bir düşünce olup Mevlâna’nın Şems’ten sonraki dönemiyle ilgili bilgisizliğin ürünüdür. Şems’le karşılaşmanın Mevlâna için bir anlamda yeni bir milat olduğu doğrudur. Ama bu miladın kimilerinin önyargılarının aksine Mevlâna, Şems ile karşılaştıktan sonra dinin prensiplerini göz ardı etmemiştir. Mevlâna, şeriatsiz bir tasavvuf anlayışını hiçbir zaman benimsememiştir. Onun Mesnevi’sini Şems’in kayboluşundan sonra vücuda getirdiğini, Mecalis’te yer alan kimi vaazlarını Şems sonrası dönemde verdiğini göz önünde bulundurduğumuzda bu tür iddiaların ne denli yersiz olduğunu görürüz.
Ayrıca kimi çevreler ve kuruluşlar, Mevlâna’yı benimsiyor ve savunuyor görünerek Mevlâna’nın gerçek kimliğinin ve düşüncelerinin tanınmasını engellemey çalışıyor olabilirler. Mesnevi’yi samimi ve ciddi olarak okumak isteyenlerin bu ihtimali de göz önünde bulundurmaları yararlı olacaktır.
Mesnevi’nin doğru anlaşılması için bilinmesi gerekenler:
a) Mevlâna insandır
Böyle bir hatırlatma garip gelebilirse de zaman zaman bu hatırlatmaya ihtiyaç olmaktadır. Tarihte “Peygamber değildir, fakat kitabı vardır” gibi beyitlerin yaptığı yanlış çağrışımlar Mesnevi’yi doğru anlamamızı engelleyebilir. Bu sözün her şeyden önce şairane bir söz olduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Ayrıca bu beyit, âlimlerin peygamberlerin mirasçıları olduğu yolundaki nebevî hatırlatması eşliğinde değerlendirilmelidir.
Mevlâna’nın bir insan olduğu, ama bilgili, birikimli, aydın ve mütefekkir bir insan olduğu göz önünde bulundurulduğunda onun dokunulmaz olmadığı, eleştirilebileceği ve isabetsiz fikirleri de savunmuş olabileceği kabul edilir. Bu kabul, Mesnevi’nin değerini azaltmaz, bilakis Mesnevi’nin daha titiz okunmasını sağlar.
b) Mevlâna, İslam kültürünün ürünüdür
Mevlâna, kendi dönemine kadar oluşan İslâmî kültür birikiminin içinde yetişmiştir. Bu bakımdan onu İslam öğretisini dikkate almadan değerlendirmenin yanlış sonuçlar vermesi kaçınılmazdır. İslam’sız Mevlâna olmaz.
Mevlâna, büyük bir âlim, büyük bir mutasavvıf, halka öğretmenlik de yapan büyük bir ârif ve geniş ufka sahip büyük bir mütefekkir olmakla ve mezhepleri ve meşrepleri ikincil görmekle birlikte mezhepler ve meşrepler üstü bir şahsiyet değildir. Onun dünya görüşü ve düşünceleri belirli bir fıkhî ve kelâmî yorum çerçevesinde değerlendirilmelidir. Mevlâna Sünni, Hanefi ve Maturî mezheplerinin genel görüşlerine bağlı kalmıştır. Ayrıca, felsefeye ve felsfî görüşlere mesafeli bakmıştır. Onun felsefeye yaklaşımı, İmam Muhammed Gazâlî’nin yaklaşımıyla örtüşmektedir.
c) Mevlâna sûfi bir mütefekkirdir
Mevlâna İslam ilimleri tahsilinin yanı sıra tasavvufî terbiye de almıştır. Bu nedenle, onu sadece İslam’daki fıkıh, kelâm ve benzeri kategoriler çerçevesinde anlamaya çalışmak da eksik anlamayla sonuçlanacaktır. Dolayısıyla tasavvuf kültürünü, doğuşundan Mevlâna’nın çağına kadar geçirdiği evreleri bilerek göz önünde bulundurmak, Mesnevi’nin doğru okunmasına büyük ölçüde yardımcı olacaktır.
Mesnevi’yi doğru okumak için tasavvufun diline vâkıf olmak gerekir. Sufilerin kelimelere ve kavramlara yükledikleri anlamları göz önünde bulundurmadan Mesnevi’nin kimi kısımlarını doğru anlamak mümkün değildir.
Mesnevi’nin doğru anlaşılması için yapılması gerekenler:
a) Mesnevi güncellenirken titiz davranılmalıdır
Mesnevi’yi bugüne taşırken çok dikkatli olmak gerekir. Bugünün kabullerinin Mevlâna’yı okumada birincil kıstas olarak alınmasından kaçınmak gerekir. Mesnevi’de kullanılan dil ve üslup da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Mesnevi’de anlatılan konuların ve işaret edilen kural ve göreneklerin bir kısmı bugünün insanına yabancıdır. Bu nedenle bu hususları bilinçli bir okumayla bugüne taşımak, Mesnevi’den azami yararlanmayı sağlamada önemlidir.
b) Mesnevi hikâyelerinin okunması
Mesnevi hikâyelerinin, öncelikle birer hikâye olduklarının gözden ırak tutulmaması gerekmektedir. Her hikâyenin bugün için topluma yol göstermede başlı başına yararlanılabilir olduğu ön kabulünden kaçınmak gerekir. Her hikâyeden yararlanılacaksa bile bu hikâyelerin sembolik yönlerinin bugüne yarayacak şekilde açılması gerekmektedir. Mesnevi bir hikâye kitabı değildir. Bununla birlikte içinde pek çok hikâye vardır. Bu hikâyeler, edebî kaygıyla üretilmiş ya da anlatılmış hikâyeler değil, bir konunun zihinlerde daha iyi yer etmesini sağlamak ve ana fikri pekiştirmek amacıyla Mesnevi’de yer verilmiş hikâyelerdir. Bu hikâyelerin çoğu, Mevlâna’dan önce bilinen, çeşitli eserlerde yer alan ya da halk arasında anlatılagelen hikâyelerdir. Mevlâna, sıradan hikâyeleri bile tasavvufî ve ahlâkî eğitim amacıyla eserinde nakletmektedir. Mesnevi’de yer alan ve yüksek sesle anlatılmak bakımından sorunları bulunan kimi hikayelerin, Mesnevi’deki bağlamından koparılmadan değerlendirilmesi yerinde olur. Mesnevi’nin kimi yerlerinde karşımıza çıkan özensiz dil, bizi Mesnevi’den yararlanmaktan uzak durmaya itmemelidir. Birçok mutasavvıf yazar ve şairde kaba dil kullanımı görülmektedir. Senaî’nin, Molla Câmî’nin vb. eserlerine göz gezdirdiğimizde bu dilin izlerine rastlarız. Ama burada Mevlâna’nın uyarısını dikkate almalıyız. Mevlâna bizi, hikâyelerin ve kelimelerin dış yüzlerine takılıp kalmamamız konusunda uyarmaktadır. Aslında bu dil bizi bir konuda da uyarmaktadır. O da Mesnevi’nin bir insan eseri olduğunu hatırlamamıza yönelik uyarıdır.
Bazı hikâyeler derin anlamlar barındırmakla birlikte bu hikâyelerden her muhatap kendine göre bir hisse alabilmektedir. Bu nedenle de bazı Mesnevi hikâyeleri çocuklar için de yeniden düzenlenebilmektedir. Ayrıca Mesnevi’deki metafizik yanı ağır basan hikâyeler de ciddi metafizik ve felsefi konuları tartışma amacıyla anlatılmaktadır. Bu yolla Mevlâna en karmaşık felsefî konuları basit ve yalın bir dille muhatabına anlatır. Bununla birlikte bu tür hikâyelerin her Mesnevi muhatabına hitap etmediği açıktır. Meselâ “Padişah ve Cariye” hikâyesi bu tür hikâyelerdendir.
Mesnevi’nin Anlaşılmasını Engelleyen Bazı Sloganlar
İnsan Sevgisi
Pek çok çevrede Mevlâna’nın insan sevgisi öne çıkarılmakta ve onun insanı kayıtsız şartsız sevmeyi öğütlediği dile getirilmektedir. Mevlâna, aşka ve sevgiye elbette öncelik vermekte ve sevgisiz yapılan işlerden hayır gelmeyeceğini, sevgiden yoksun bir hayatın anlamsızlaşacağını birçok vesileyle vurgulamaktadır.
“Sevgiden acılar tatlı olur.
Sevgiden bakırlar altın olur.
Sevgiden tortular berrak olur.
Sevgiden dertler şifa bulur.
Sevgiden ölüler dirilir.
Sevgiden padişah köle olur.
Bu sevgi de bilginin sonucudur.
Kof adamın böyle bir tahta oturması mümkün mü?
Eksik bilgi bu aşkı nereden doğuracak?
Eksik bilgi aşkı doğurur ama o, nesnelere olan aşktır.” (Mesnevi/II, beyit: 520-525)
Yukarıdaki mısralarda sevginin bilgiden doğduğunu da hemen eklemekte, bilgiden kaynaklanmayan sevginin yüzeyselliğine işaret etmektedir.
Aşk ve muhabbeti dünya görüşünün odağına yerleştiren Mevlâna, bu aşk ve muhabbete bilgiyi eş kılmıştır. Mevlâna’nın sevgiye yaklaşımından söz ederken bu hususu gözden ırak tutmamak gerekir. Öte yandan Mevlâna’nın dile getirdiği aşk ve sevgi, mecazi değil hakikidir. Mecazi aşk ise hakiki aşka götürdüğü oranda değerlidir Mevlâna’nın gözünde:
“Aşk hesapsız sevgidir. Bu bakımdan denilmiştir ki aslında âşıklık Hakk’ın sıfatıdır ve onun kula nispet edilişi mecazdır.” (Mesnevi/II, mukaddime)
Ayrıca günümüzde bilerek ya da bilmeyerek yapıldığı gibi Mevlâna çağdaş batı humanizmi çerçevesinde değerlendirilemez. Mevlâna’nın insanlara kayıtsız şartsız bir hoşgörü ve sevgiyle yaklaştığı kabulü yanlış ve saptırıcı bir kabuldür. Mevlâna’nın hoşgörüsü ve sevgisi şartlı bir hoşgörü ve sevgidir. Onun şartı, toplumda yerleşmiş olan ve kaynağını İslam öğretisinden alan değerlere bağlı kalmak, kötülükten, bencillikten, kibirden ve dünyaya tapınmaktan uzak durmak şeklinde özetlenebilir.
Ne olursan ol yine gel
Şeyh Ebu Said Ebu’l Hayr’a ait olup Mevlâna’ya ait bir söz olarak dillerden düşürülmeyen “Ne olursan ol yine gel” sözü, özü itibariyle güzel bir sözdür. İslam ahlâkını özümsemiş her ârifin söyleyebileceği bir sözdür bu. Ne ki bu sözün günümüzde kullanım amaçları değişmektedir. Bu sözü Mevlâna’ya atfen kullananların çoğu, Mevlâna’yı edilgin bir bilge olarak tanıtma eğilimindedirler. Ayrıca bir slogana dönüşen bu söz, sıkça tekrarlandıkça sloganlar gibi sığlaşmaktadır.
Mevlâna Türk’tür
Bu cümle farklı bir şekilde de kurulabilir. Meselâ denilebilir ki “Mevlâna Fars’tır.” “Mevlâna Arap’tır.” Bu nispetler, Mevlâna’yı tanımamıza hiçbir katkısı olmayan nispetlerdir. Mevlâna’nın hangi ırka mensup olduğu bir araştırmanın konusu olabilir. Fakat bilimsel araştırmalara dayanmadan duygusal etkenlerle Mevlâna’yı herhangi bir ırka mensup göstermek ve yukarıdaki altbaşlıktakine benzer cümleleri slogana dönüştürmek, Mevlâna’yı anlamamıza engel olan etkenlerden biridir.
İnsanların farkında olmadan kullandığı daha başka sloganlar da tespit edilebilir, ama bu konuşmada bu örneklerle yetinelim.
* Buradaki alıntılarda Mesnevi’nin şu tercümesinden yararlanılmıştır: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevi, tercüme: Derya Örs-Hicabi Kırlangıç, Ekim Yayınları, İstanbul 2007.
