Haftalık taslak

  • Giriş

    Bu derste Mevlana'nın en önemli eseri kabul edilen Mesnevi'nin klasik edebiyat metinleri arasında seçkin bir örnek olması dolayısıyla şerhi yapılmaktadır.

    Şerhe başlanmadan önce Mevlâna'nın hayat hikayesi üzerinde durulmakta, onun eserleri, şairliği, düşüncesi gibi konular ele alınmaktadır.



  • 17 Eylül - 23 Eylül

    MEVLÂNÂ CELÂLEDDİN MUHAMMED-İ RÛMÎ’NİN HAYAT HİKÂYESİ

     Büyük fikir ve gönül mimarlarının hayat hikâyesini anlatmak, kolayca üstesinden gelinebilecek bir iş değildir. Mevlânâ ise bu fikir ve gönül mimarları arasında seçkin bir yere sahip olduğundan bu iş daha da güçleşmektedir. Bu nedenle burada yazılacak olanlar onun hayat hikâyesi olma vasfını hakkıyla taşıyamayacaktır. Okuyacağınız cümleler, bir hayatın ancak dışyüzü olabilir. Üstelik kendi zamanını ve sonraki zamanları derinden etkilemiş ve etkilemeyi sürdürmekte olan Mevlânâ’nın hayat hikâyesine ilişkin gerçeklerin birtakım efsaneler hâlesiyle sarılı bulunması da kaçınılmazdır. Burada olabildiği kadarıyla efsanelerden arındırılmış bir hayat hikâyesi sunmaya çalışacağız. Resmetmeye çalışacağımız dışyüzün, Mevlânâ’nın hayatının içyüzüyle tanışmada ve onun eserlerini anlamada kılavuzluk edeceğini umarız.

    İslam âleminin büyük âriflerinden olan Mevlânâ Celâleddin Muhammed, 6 Rebiülevvel 604 (30 Eylül 1207) tarihinde Belh’te dünyaya gözlerini açar. Babası, Bahâ-i Veled adıyla ünlenmiş olan Sultanu’l-Ulemâ Bahâeddin Muhammed, annesi ise Mümine Hâtun’dur. Mevlânâ’nın babası Bahâ-i Veled’in tam adı, Muhammed b. Hüseyin b. Ahmed Hatîbî’dir. Bahâ-i Veled, 6./12. yüzyılın nüfuz sahibi âlim ve hatiplerinden, aynı zamanda büyük sûfilerdendir. Dışarıda bir vâiz kimliğiyle görünen ve halkı irşat için çabalayan Bahâ-i Veled’in ev hayatı tam bir sûfî hayatıdır.

    Mevlânâ Celâleddin’in çocukluk günlerinde, babası Sultanu’l-Ulemâ ile çağdaşı olan filozof Fahreddin-i Râzi arasındaki fikrî çekişme bilinmektedir. Bahâ-i Veled’in felsefeye olumlu yaklaşmadığı ve bu yüzden felsefecilerle, bu cümleden olarak ünlü Fahreddin-i Râzi ile arasının iyi olmadığı kendisinin notlarından ibaret olan Maârif adlı eserinden de anlaşılmaktadır.

    Bahâ-i Veled kimi nedenlerle Belh’ten ayrılmaya karar verdiğinde Mevlânâ beş ya da altı yaşındadır. Mevlânâ’nın babasının Belh’ten ayrılış nedenlerine ilişkin çeşitli görüşler ileri sürülür. Kimi tarihçiler, Bahâ-i Veled ile Fahreddin-i Râzi arasındaki çekişmenin ve Sultan Harezmşah’ın Fahreddin-i Râzî’ye yakın durmasının bunda önemli bir etken olduğunu belirtirler. Bu arada Fahreddin-i Râzî’nin Bahâ-i Veled göç etmeden birkaç yıl önce öldüğü de hatırda tutulmalıdır. Bununla birlikte bu çekişmenin gruplar arasında sürdüğü ve gitgide büyüyen bir huzursuzluğun kaynağı olduğu düşünülebilir. Kimi araştırmacılar da yaklaşan Moğol saldırısından duyulan endişenin bu göçün nedeni olduğunu belirtirler. Bahâ-i Veled’in vatanını terk etmeye karar veriş nedenleri açık olarak bilinmese de yukarıda belirtilen hususların bu kararda etkisinin bulunma ihtimali gözden ırak tutulmamalıdır. Ayrıca Bahâ-i Veled’in notlarından anlaşıldığına göre kendisi Belh’te huzurlu bir ortamdan yoksundur. Nedenler belirgin olmasa da sonunda Bahâ-i Veled, ailesi ve dostlarından oluşan kalabalık bir kafileyle 609 ya da 610 (1213-14) yılında Belh’ten ayrılır ve Horasan’a doğru yola koyulur. 

    Beraberindekilerle birlikte haccetmek maksadıyla Belh’ten ayrılan Bahâ-i Veled, Nişabur üzerinden Bağdat’a ve ardından da Mekke’ye varır. Mevlânâ ile ilgili bilgi veren önemli kaynaklarda Bahâ-i Veled’in Nişabur’da ünlü mutasavvıf şair Attar’la görüştüğü belirtilir. Bu, tarihsel verilere de uygun bir bilgidir. Bu görüşme sırasında Attar’ın muhtemelen altı yaşında olan Celâleddin Muhammed’e ilgi gösterdiği ve ilerde büyük biri olacağı öngörüsünü belirterek kendisine Esrâr-nâme adlı eserini hediye ettiği de söylenir. Bu son rivayet ihtiyatla karşılanmalıdır. Bağdat’ta Şihâbeddin-i Sühreverdî tarafından karşılanan kafile, burada üç gün kadar kaldıktan sonra Hicaz yolunu tutar. Kafile, hac dönüşünde Şam, Malatya ve Erzincan üzerinden o dönemde Larende olarak anılan Karaman’a gelir. Kimi kaynaklarda Bahâ-i Veled’in uğradığı şehirler arasında Sivas ve Akşehir de sayılır ve onun Erzincan’da ya da Akşehir’de bir süre müderrislik ettiği söylenir. Bahâ-i Veled ve ailesi, Lârende’de yedi yıl kadar kalır. Mevlânâ, Lârende’de babasının rızâsı doğrultusunda, itibarlı bir kişi olan Semerkandlı Şerefeddin Lala’nın kızı Gevher Hatun’la evlenir. Mevlânâ, bu sırada on yedi ya da on sekiz yaşındadır. Bu evlilikten Sultan Veled ve Alâeddin adlı oğulları dünyaya gelir. Gevher Hatun’un ölümünden sonra Konyalı İzzeddin Ali’nin dul kalmış kızı Kira Hatun’la evlenecek ve bu evlilikten de biri kız olmak üzere üç çocuk sahibi olacaktır.

    Bu arada annesi Mümine Hatun Lârende’de vefat eder. Onun mezarının bulunduğu yere sonraları Karaman Mevlevihânesi inşa edilmiştir.

    Bahâ-i Veled Lârende’de öğretim ve irşat faaliyetlerini sürdürürken ünü çevreye yayılmaya başlar ve böylelikle Anadolu Selçuklu sultanı Alâeddin Keykubâd, Bahâ-i Veled’i hükümet merkezi Konya’ya davet eder. Bahâ-i Veled, bu davet üzerine Konya’ya gelerek Altunapa Medresesinde iki yıl müderrislik yaptıktan sonra 18 Rebiülâhir 628 (23 Şubat 1231)’de vefat eder.

    Babasını kaybettiğinde yirmi dört yaşında olan Mevlânâ, babasının vasiyeti ya da Bahâ-i Veled’in mürit ve dostlarının isteği üzerine babasının yerine geçerek vaaz, tedris ve fetva makamına oturur. Bu şekilde bir yıl geçtikten sonra babasının şâkirt ve müridi Seyyid Burhâneddin Muhakkık-i Tirmizî Konya’ya gelir. Seyyid Burhâneddin, Belh’te Bahâ-i Veled’in vaaz ve ders meclislerine katılmış ve ona bağlanmış biri olup sûfî meşrep olmanın yanında çok kitap okuyan birikimli bir âlimdir. Bahâ-i Veled Belh’ten ayrılırken Tirmiz’de münzevi bir hayat sürmekte olan Seyyid Burhâneddin, şeyhinin izini uzun süre arar, onun Anadolu’da olduğunu öğrenince de yola koyulur. Seyyid Burhâneddin’in vatanından ayrılıp Anadolu’ya yönelmesinde Moğol istilasının da etkili olduğu düşünülebilir. Konya’ya gelince şeyhinin vefatını öğrenen Seyyid Burhâneddin, Mevlânâ’nın eğitimiyle ilgilemeye başlar. Böylelikle Mevlânâ, onun yönlendirmesi sonucu din ve edebiyat ilimleri alanında kendini geliştirmek için Halep’e gitmek amacıyla Konya’dan ayrılır. Bu yolculukta Mevlânâ’ya Kayseri’ye kadar eşlik eden Burhâneddin Muhakkık, şehrin yöneticisi Sâhib-i İsfehânî’nin talebi üzerine Kayseri’de kalır.

    Mevlânâ, Halep’te bir süre kalarak çeşitli medreselerde öğrenim gördükten sonra Şam’a gider ve burada dört yıl ya da daha fazla kalıp öğrenimini tamamlar. Mevlânâ’nın Halep ve Şam’da yaklaşık yedi yıl kaldığı düşünülebilir. Muhyiddin İbnu’l-Arabî, Sa‛deddin-i Hamevî, Evhadeddin-i Kirmânî ve Sadreddin-i Konevî ile de zaman zaman bir araya gelen Mevlânâ, Arap dili ve edebiyatı, fıkıh, tefsir, hadis ve başka ilimler üzerine tahsilini tamamlayıp Şam’dan Kayseri’ye, şeyhi Seyyid Burhaneddin’in yanına gelir. Seyyid Burhaneddin’in gözetimi altında manevi eğitimini sürdüren Mevlânâ, Kayseri’de bir hücreye kapanarak üç çile çıkardıktan sonra şeyhiyle birlikte Konya’ya döner. Seyyid Burhaneddin, Mevlânâ’ya icazet verdikten sonra tekrar Kayseri’ye döner ve 638 (1240-41) yılında burada vefat eder. Mevlânâ, Sâhib-i İsfehânî tarafından kendisine Seyyid Burhaneddin’in öldüğü haberi ulaştırılınca Kayseri’ye gelerek üstadının kitaplarını ve kimi eşyasını alarak Konya’ya döner.

    Mevlânâ, şeyhinin ölümünden sonra beş yıl boyunca Konya’da öğretim, irşat ve vaaz çalışmalarını sürdürür. Mevlânâ’nın ders ve vaaz meclisleri o denli etkilidir ki öğrenci ve müritlerinin sayısı yüzlerle ifade edilir.

    Bu beş yılın ardından Mevlânâ, Şems-i Tebrîzî adıyla meşhur ve Şems-i Perrân (Uçan Şems) diye anılan Şemsuddin Muhammed Ali b. Melikdâd-ı Tebrîzî ile tanışıp dost olur. Farklı bir sûfi olan ve karşılaştığı büyük sûfileri tuhaf soru ve tekliflerle sınayan Şems-i Tebrîzî’nin Şeyh Rükneddin-i Sücâsî, Baba Kemâl-i Cendî ve Ebu Bekr-i Sellebâf gibi mutasavvıflardan feyiz aldığı rivayet edilir. Hayatının ayrıntılarına ilişkin bilgi bulunmayan Şems, Rükneddin-i Sücâsî’nin halifelerindendir. Döneminin birçok şeyhiyle görüşen Şems, Mevlânâ ile karşılaşıncaya dek, aradığını hiçbir sûfide tam olarak bulamaz.

    Şems-i Tebrîzî, 26 Cumâdessâni 642 (29 Kasım 1244) tarihinde Konya’ya gelerek bir rivayete göre Pirinççiler, bir rivayete göreyse Şekerciler Hanı’na yerleşir. Mevlânâ ile Şems’in Konya’daki ilk karşılaşması bu hanın önünde gerçekleşir. Mevlânâ, dostlarıyla birlikte Pamukçular Medresesi’nden çıkmış gelirken Şekerciler Hanı’nın önünden geçer. Onu gören Şems ayağa kalkıp Mevlânâ’ya doğru ilerler ve tanışma böylece gerçekleşir. Kaynaklar, ilk karşılaşmada Şems’in Mevlânâ’ya Bâyezîd-i Bistâmî ile Hz. Peygamber’i kıyaslayıcı bir soru sorduğunu, sorusuna Mevlânâ’nın verdiği cevaptan çok hoşlanan Şems’in Mevlânâ ile kucaklaştığını belirtirler.

    Mevlânâ’nın Şems ile dostluğu bu şekilde başlar. Bu, Mevlânâ’nın hayatında çok önemli bir dönüm noktasıdır. Şems’le olan dostluğu Mevlânâ’yı her zamanki işlerinden, bu cümleden olarak vaaz ve ders vermekten alıkoymaya başlar. Şems’in Mevlânâ’yı, babası Bahâ-i Veled’in Maârif’i de dâhil kitap okumaktan men ettiği söylenir. Mevlânâ’ya her zaman rahatlıkla ulaşıp onunla görüşen dost, öğrenci ve müritleri, artık eskisi kadar rahat görüşemezler. Çokları bu durumdan rahatsız olarak Şems’e öfke duymaya ve Şems ile Mevlânâ’nın ardından konuşup yakınmaya başlarlar.

    İşlerin doğal seyrinde gitmediğini gören ve bunda kendisini sorumlu hisseden Şems, bir gün ortadan kaybolur. 643/1245 yılında Konya’dan ayrılışıyla Mevlânâ’nın eski haline geri döneceğini düşünüp sevinenler yanılmışlardır. Çünkü Mevlânâ, Şems’in incinip Konya’yı terk etmesine neden olan çevresinden daha bir uzaklaşmıştır. Bunun üzerine dostları, Şems’e karşı takındıkları tavırdan dolayı pişman olup özür dilerler.

    Bu arada Şems’ten Mevlânâ’ya bir mektup gelir. Mektuptan Şems’in Şam’da olduğunu öğrenen Mevlânâ, onu Konya’ya döndürmek için mektuplar yazar, bununla da kalmayıp onu yeniden Konya’ya getirmeye ikna etmek üzere oğlu Sultan Veled’i Şam’a gönderir. Sultan Veled, yirmi kişi eşliğinde yola çıkar. Şems’i Şam’da bulan Sultan Veled, babasının mesajını Şems’e iletir ve o da Konya’ya dönmeye râzı olur. Mevlânâ ise bu süre içinde Şems’in dönüşü için coşkulu gazeller söylemektedir.

    Şems-i Tebrîzî, 645 yılının Muharrem ayında (Mayıs 1247) Konya’ya döner. Şems’in gelişini kutlamak için semâ meclisleri düzenlenir, ziyafetler verilir. Bu dönemde Şems, Mevlânâ’nın evlatlığı Kimya Hatun’la evlenir. Kısa süren bu huzur ve beraberlik ortamı, çok geçmeden yerini huzursuzluklara ve Şems’e karşı cephe alışlara bırakır. Bu huzursuzlukta Şems’in Mevlânâ ile herkesi görüştürmemesi de etkili olmuştur. Bu kez Mevlânâ’nın ikinci oğlu Alâeddin de Şems karşıtları arasındadır. Halk ve müritler arasında dedikodular çoğalır. Sultan Veled, eserinde, bu olumsuz gelişmeler dolayısıyla bir gün Şems’in, kendisine, insanların kendisini Mevlânâ’dan ayırmak istediklerinden bahisle, “Bu kez öyle kaybolacağım ki bir daha kimse izimi bulamayacak.” dediğini kaydeder. Eflâkî’ye göreyse Şems’e suikast düzenlenir ve Şems bir bıçak darbesiyle yaralanır. Şems’in yaralandığı sırada attığı naradan dolayı kendilerinden geçen yedi kişilik suikastçı grup kendine geldiğinde birkaç damla kandan başka bir şey göremez. Bu bilgi menkıbevî bir bilgi olarak değerlendirilebilir.  Şems’in bu suikastta hayatını kaybedip kaybetmediği belirsiz konulardandır. Çünkü Şems’in ortadan kayboluşunun ardından Mevlânâ, onun öldürüldüğüne dair şayialara inanmayarak uzun süre onu arar ve onu bulmak için birkaç kez Şam’a gitmiştir.

    Her hâlükârda bu olayın ardından Şems’in hayatta olduğuna dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Uzun arayış ve bekleyişleri sonuçsuz kalan Mevlânâ, matem elbiseleri giyip coşkulu şiirler söyler.

    Şems sonrası dönemde Mevlânâ, oğlu Sultan Veled’den Selahaddin-i Zerkûb’a tâbi olmalarını isteyerek kendisinin şeyhlik makamında bulunmak düşüncesi taşımadığını söyler.

    Konya halkından olup kuyumculukla uğraşan Selahaddin, ilk önce Seyyid Burhaneddin Muhakkık-i Tirmizî’ye intisap etmiştir. Sonraları Mevlânâ ile dostluk kuran ve ona bağlanan Selahaddin, Mevlânâ ile Şems-i Tebrizî arasında geçen sohbetlerde yer almıştır. Şems’in ortadan kaybolmasının ardından Mevlânâ bu kez Selahaddin’le sık sık bir araya gelmeye başlar. Mevlânâ’nın ilmî bakımdan herhangi bir birikimi olmayan Selahaddin’le yakın dostluğu, kimi müritlerin öfkesini çeker ve Şems döneminde olduğu kadar büyük olmasa da fitne tekrar alevlenir. Hatta Selahaddin’i öldürmeyi düşünenler bile çıkar.

    Bu arada Mevlânâ, oğlu Sultan Veled’e Selahaddin-i Zerkub’un kızı Fâtıma Hatun’u nikâhlayarak dostluğu akrabalık bağıyla pekiştirir. Mevlânâ’nın Selahaddin’e sevgi ve bağlılığı o derecedir ki Divân-ı Kebir’de Şems-i Tebrîzî’den sonra en çok onun adı geçer. Selahaddin, sakin, imanlı ve ibadetlerinde samimi bir kişidir. Şems’ten sonra Mevlânâ’nın içinde kopan fırtınaların dinmesine ve kalbinin yangından kurtulup huzur iklimine ermesinde Selahaddin’in payı büyüktür.

    On yıl süren bu dostluk ve yakınlığın ardından Mevlânâ’nın halifesi Selahaddin-i Zerkûb, uzun süren bir hastalığın ardından vefat eder. Bundan sonra Mevlânâ kendine genç bir dost bulmuştur. Bu dost, Mesnevî’nin kaleme alınmasında çok büyük pay sahibi olan Hüsâmeddin Çelebi’dir. Asıl adı Hasan olan Hüsâmeddin Çelebi’nin ailesi Urumiye’den Konya’ya göç etmiştir. Konya’da 622/1225 yılında doğan Hüsâmeddin Çelebî, atalarının ahilik teşkilatına mensubiyetlerinden dolayı İbn Ahi Türk (Ahi Türk Oğlu) adıyla da anılır.

    Mevlânâ, Hüsâmeddin Çelebi’yi Selahaddin’den sonra kendi halifesi olarak tanıtır. Hüsâmeddin Çelebi’nin halifelik dönemi Mevlânâ ve çevresi için huzurlu bir dönemdir. Mevlânâ ile Hüsâmeddin Çelebi’nin birlikteliği on beş yıl sürer.

    Sonunda Mevlânâ için gerçek yurda dönüş zamanı gelmiştir. Bir gün Mevlânâ’nın hastalandığı duyulur ve Konya halkı onu ziyarete koşar. Uygulanan tedaviler yarar sağlamaz. Artık sevgiliye kavuşma anıdır. Mevlânâ’nın kendi deyişiyle artık düğün gecesi (şeb-i urs/şeb-i arus) gelip çatar ve o, 5 Cumâdessânî 672 (17 Aralık 1273)’de bâki âleme göç eder.

    Mevlana’nın ölümünden sonra oğlu Sultan Veled, babasının öğretileri doğrultusunda Mevlevilik tarikatını kurmuş, kısa zamanda geniş bir coğrafi alana yayılan Mevlevilik başta Türkiye olmak üzere Balkanlar, Suriye, İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan gibi ülkelerde taraftar bulmuş ve bugüne dek varlığını sürdürmüştür.

     


    • 24 Eylül - 30 Eylül

      Mevlâna Üzerine

      İslam kültür ve medeniyetinin yetiştirdiği büyük şahsiyetlerden biri olan Mevlâna Celâleddin Rûmî, pek çok önemli vasfı kendi şahsında bir araya getirmiş olması nedeniyle vefatından yüzyıllar sonra bile yol göstermeyi, insanlığın yoluna ışık tutmayı sürdürmektedir. İnsan haklarının, eşitliğin, düşünce ve ifade özgürlüklerinin ve insan haysiyetinin vazgeçilmez kabuller olarak öne çıktığı günümüz dünyasına Mevlâna’nın yol gösteriyor olması, ancak onun beslendiği kültür dünyasının evrenselliğinin ifadesi olarak değerlendirilebilir. Günümüzde bu insanî değerlerin öne çıkarılmasıyla çelişen ciddî sıkıntıların yaşandığı da herkesçe bilinmektedir. Tırmanan savaşlar, halkına zulmederek iktidar ömürlerini uzatmaya çalışan diktatörlerin acımasızlıkları, toplumlara özgürlük ve demokrasi getirme adına işlenen cinayetler, bitmek bilmeyen kıyımlar ve yaşanan yıkımlar, bizi yeniden durup düşünmeye sevk etmekte ve Mevlâna’lar yetiştirmiş kültür ve medeniyeti yeniden okumaya yöneltmektedir. Bunalımlı atmosferden çıkış yolu arayan aydınlar ve düşünürler, Mevlâna’yı fark etmekte, onun sözlerine kulak kesilmektedir. Mevlâna’nın dünyada bu kadar çok tanınıp okunmasının en önemli nedeni belki de budur.

      Mevlâna’ya olan bu ilgi, onun farklı kültür kesimlerince yorumlanması ve değerlendirilmesi sonucunu da beraberinde getirmektedir. Mevlâna, Mesnevi’nin başında adeta bunu öngörüp şöyle demektedir:

      “Herkes kendi zannına göre dost oldu bana” (Mesnevi/I, beyit: 6)

      Mevlâna, uzleti değil, toplumla kaynaşmayı seçmiş sûfilerdendir. O, bir eğitmendir, kılavuzdur, yol göstericidir. Onun Mesnevi’si toplum dershanesinde okutulan ders kitabıdır. Mevlâna, kendi fikri ve İslamî birikimi dorultusunda, Mesnevi’de toplumu Kur’an’ın buyruklarını derinlemesine kavrayıp bu buyruklar doğrultusunda ahlâklı ve erdemli yaşamayı özümseme yolunda eğitir. Mevlânâ, Mesnevi’de anlattıklarıyla dini ve tasavvufu hayatın içine taşır. İlahi vahyi, gözle görülür, elle dokunulur ve tadılır hale getirir. Bu arada, onun bize sunduğu din, bazılarının umduklarının tersine, kesinlikle afyon değildir.

       Mevlâna, topluma ders anlatırken olumsuzluklara da dikkat çeker, kötü örneklerin niçin kötü olduklarını, çözümleyici bir yaklaşımla ortaya koyar. İnsanların kestirmeci, kolaycı ve benmerkezci tavırlarını yererek anlatır ve insanları bencilliklerden, kolaya kaçmaktan, hileci yaklaşımlardan koparmaya çalışır.

      Mevlâna, birey ve toplumun niteliklerinin geliştirilmesinde kendini sorumlu gören bir şahsiyettir. O, sûfilik ile ilmi ve ruh ile aklı kaynaştırabilen ender şahsiyetlerdendir. Sevgiyi öğütlerken hataları da yapıcı bir üslupla eleştirmeyi ihmal etmez. O, insanın öncelikle kalbini, hemen peşisıra da aklını muhatap alır. Bu nedenle de her kesimden insanın Mevlâna’nın eserlerinden alacağı öğütler vardır.

      Bu nedenle Mesnevi’ye kutsal bir metin diye yaklaşıp onu irdelememek, anlamaya çalışmamak yerine Mesnevi’yi dinde râsih bir şahsiyetin mesajı olarak okumak, irdelemek, sorgulamak gerekir. Mesnevi okumaktan muradımız, öncelikle anlamak olmalıdır.

       

      Mevlâna’nın Şairliği

       

      Kimi insanlar hayatları boyunca yapıp ettikleriyle gelecekte yaşamayı sürdürürler. Gelecekte kimi iyilikle yaşar, kimi kötülükle. Dolayısıyla bizler de, çok eskiden dünyamıza gelip gitmiş insanları ya iyi anarız ya da kötü.  Kötü andıklarımızı aslında anmak istemeyiz de anmak zorunda kalırız. İyileri ise bazen anmayı biz isteriz, bazen de onlar bize kendilerini hatırlatırlar ve biz bu hatırlatmadan mutluluk duyarız.

      Mevlâna da iyi anılanlar arasındadır. Bazen biz anarız onu, bazen de o çıkıverir karşımıza. Onu anmak bize iyilik getirir, bizi takviye eder. Yani iyi insanları sadece anmak bile iyiliklere yol açar. Böyle olmakla birlikte iyilerin iyiliklerinden gelen bereketi çoğaltmak için onları anmaktan ziyade anlamak gerekir. Anlamak ise daha fazla çaba göstermeyi gerektirir.

      Mevlâna, dünyamızda ve ülkemizde en çok anılan şahsiyetlerden olmak yanında en çok anlama arzusuyla yaklaşılan şahsiyetlerdendir. Onu anmak ve anlamak için her yıl bir çok yazı yazılır, toplantı düzenlenir.

      Mevlâna hakkında yazılan yazılarda ve düzenlenen toplantılarda daha çok onun mesajı ve anlatmak istediği üzerinde durulur. Aslında doğru olan da budur. Ama bu yazıda onun mesajı üzerinde değil, mesajı sunuş biçimlerinden biri üzerinde durulacaktır. Bir başka deyişle, bu yazının konusunu mazruf değil, zarf oluşturmaktadır. Daha açık söyleyecek olursak, bu yazıda Mevlâna’nın görüşlerini ve düşüncelerini dile getirirken en çok yararlandığı yol olan şiirdeki durumunu el alınacaktır.

      Bilindiği gibi Mevlâna, çağının geçerli insanî ilimlerinde söz sahibi bir âlim, teorik ve pratik tasavvufî terbiye almış bir sûfi, çeşitli halk kesimleriyle yönlendirici ve yol gösterici bağlantı ve ilişki içinde olmuş bir aydın ve toplumu eğitmeyi ve yükseltmeyi dert edinen bir vâiz ve öğretmen ve kendisinden önceki bir çok yazar ve şairin eserlerini irdeleye irdeleye okumuş ve bu nitelikli okumalardan sağladığı birikimi, güçlü şiir yeteneğiyle birleştirmiş bir şair olarak tebarüz etmektedir. Onu tek bir yönüyle el alırsak, tanımada eksikliklerimizin olması kaçınılmaz olacaktır. Mevlâna iyi bir şair olmakla birlikte kendisi şiir ve şairlik üzerinde durmaz, şiirden ve şairlikten söz etmeyi gerekli görmez ve şairliğini ön plana çıkarmak istemez. Şairin birincil işi, eski tabirle şiir söylemektir. Şair, şiirin teoriği üzerine konuşmak zorunda değildir. Mevlâna da çoğu şair gibi sözünü söylemiş, sözü nasıl söylediğine ilişkin konuşmayı zaman kaybı olarak görmüştür.

      Mevlâna’nın şiirinden söz etmeyişi ve şairliğini geri planda tutması, onun şiirlerinin muhatabı olan bizlerin de onun şairliğini geri planda tutmamıza dayanak oluşturmaz. Tam tersine onun şiiri ve şairliği üzerinde kafa yormamız çok önemlidir. Bu önemlilik birkaç bakımdandır.

      Hangi bakımlardan önemli olduğu konusunda ayrıntıya girmeden iki hususa vurgu yapıp geçelim: Birincisi, her şeyden önce Mevlâna’nın şiirinin özelliklerini bilmek, onun mesajını doğru anlamayı sağlayacaktır. İkincisi, yaşadığımız coğrafyada gelişen klasik Türkçe şiirin ana damarının şekillenmesinde Mevlâna’nın şiirinin önemli bir etkisinin olduğu göz önünde bulundurulduğunda Mevlâna’nın şiirinin ve şairliğinin irdelenip tanınması önemli olmak yanında gerekli ve zorunludur.

      Bu girişten sonra Mevlâna’nın şiirini ana hatlarıyla değerlendirelim. Çünkü bu yazının boyutu, ancak ana hatlarıyla bir değerlendirmeye uygun olup ayrıntılara girmeye imkân vermemektedir.

      Mevlâna’nın şiirini, Mesnevi’deki şiir ile Divan-ı Kebir’deki şiir olarak iki bölüme ayırmak gerekir. Çünkü Mesnevi ve Divan-ı Kebir, oluşum süreçleri ve gerekçeleri birbirinden çok farklı iki eserdir.

      Bilindiği gibi mesnevi, aslında aruz şiirinde bir kalıbın adı olup Mevlâna’nın bu kalıbı kullanarak meydana getirdiği büyük eserine özel ad olmuştur. Mesnevi kalıbı, yapısı bakımından aruzda uzun soluklu nazma imkân veren bir kalıptır. Bu nedenle, Firdevsî’nin Şahname’si gibi destanlar, Leyla ile Mecnun gibi manzum hikâyeler, kimi manzum tarih kitapları ile dinî ve ahlâkî manzumeler, hep mesnevi kalıbından yararlanılarak yazılmışlardır. Bu tür konuları anlatmada kullanılması nedeniyle mesnevi kalıbında yazılmış eserlere, şiirden ziyade manzume denilmesi daha uygun olacaktır. Elbette mesnevi kalıbıyla yazılıp da şiiriyeti yüksek olan eserler de az değildir. Zaten güçlü ve usta şairlerin şiirle doğrudan ilgisi bulunmayan konularda yazdıkları mesnevilerde şiirsel öğeler hemen fark edilir.

      Mevlâna’ya dönecek olursak diyebiliriz ki onun Mesnevi’si, bir çok şiirsel öğeler ve şairânelikler taşımakla birlikte manzume olmaya daha yakın bir eserdir.

      Oysa Divan-ı Kebir, başka bir yerde durmaktadır. Bu eserdeki ürünler, aruzun gazel kalıbı ile söylenmiş şiirlerdir. Eserin sonunda yer alan yüzlerce rubaiyi de unutmayalım burada. Gazel kalıbı, şiirin gerçek kalıbıdır. Başlangıçta (Arapça ve Farsça şiirde) kaside ile bir arada bulunan ve kasidenin giriş bölümünü oluşturan gazel, zamanla kasidedeki varlığını sürdürmekle birlikte kasideden bağımsızlığını ilan etmiş ve müstakil bir kalıp olarak gelişimini sürdürmüştür. Bu arada belirtelim ki kasideye şiirsel güç katan zaten gazel/tegazzül bölümüdür.

      Gazelin bu konumu göz önünde bulundurulduğunda Mevlâna’nın asıl şairliğinin Divan-ı Kebir’de, yani gazellerinde aranması kaçınılmazdır. Mevlâna’nın gazelleri, bir yandan klasik Farsça şiir birikiminin bir özeti iken bir yandan da şiirdeki dil işçiliğinin güzel örneklerindendir. Başta da söylediğimiz gibi Mevlâna, geçmiş şiirsel ve kültürel birikimden hakkıyla haberdar bir şair olarak şiirlerini söylemektedir. Bununla birlikte onun şiiri bir tekrar değildir. O, geçmiş kültüre ve şiire olan hâkimiyeti ile şairlik yeteneğini başarılı bir şekilde birleştirerek sürmektedir şiir atını. Atını sürdüğü araziyi çok iyi tanımaktadır ve bu arazide uğranılmamış ve keşfedilmemiş yerleri keşfetmede cesur ve atılgandır. Şairin malzemesi olan dili (ister seçkinlerin dilini, ister halkın dilini, ister sûfilerin dilini) bir heykeltıraş gibi yontar ve zihin ve hayalindeki helkeli oluşturuncaya dek devam eder yontmaya. Onun yonttukları kimi zaman sıradan bakışa garip görünecektir. Yani Mevlâna, şiirini oluştururken dil üzerinde sınırsız yetkilerle donanmış görür kendini. Dil kurallarını esnetmekte ve ihlal etmekte bir sakınca görmez.

      Geçmiş şairlerin kullandığı imgeleri şiirine taşımaktan daha fazlasını yapar Mevlâna. Eski imgeleri tekrarlarken bile farklı ve özgün bir tavır takınır. Eski kelimelerden yeni imgeler üretmede de son derece başarılı ve atılgandır.

      Kısacası, onun Divan-ı Kebir’i bir şiir çağlayanı, hatta bundan da öte, dev dalgalarıyla sükun bulmak bilmeyen bir şiir denizdir.

      Onun gazellerinden söz ettikten sonra biraz geriye dönüp bir ekleme yapalım burada: Mesnevi’si şiirsellik bakımından onun ikincil eseri olsa da kendisinden sonraki şiire, özellikle de Türkçe şiire etkisi bakımından ikincil değil, Divan-ı Kebir ile birlikte birincil konumdadır. Divan-ı Kebir’de olduğu gibi, onun Mesnevi’sinde de şairâne tavır hemen kendini gösterir. Bu şairâne tavır, aslında Mevlâna’nın bile isteye sergilediği bir tavır değil, bir şairin olabildiğince doğal ve sade tavrıdır. Zaten Mevlâna’nın şair olarak başarısı da burada yatmaktadır.

      Bu yazıyı bitirirken, Mevlâna’nın şiirleri üzerine daha fazla eğilmek, şiir eleştirisi açısından bu şiirin çeşitli yön ve boyutlarını tahlil etmek ve başka şairlerle karşılaştırmalı çalışmalar yapmak gerektiğini vurgulayalım. Sakın Mevlâna’nın dilinin Türkçe olmayışı bizi yanıltmasın ve Türkçe şiirin izlerini onun şiirinde sürmemize, köklerimizi onun çınarının altında aramamıza engel olmasın.

       


       


      • 1 Ekim - 7 Ekim

        Mevlânâ’nın Eserleri

        Mevlânâ, düşüncelerini çevresine ve öğrencilerine şifahî olarak aktarmakla kalmamış, düşünce, tecrübe, birikim ve duygularını sonraki nesillere aktarmayı da ihmal etmemiştir. O, büyük bir mutasavvıf olduğu kadar büyük bir şâir olmasıyla da iz bırakmış bir simadır. Onun tümü Farsça yazılmış beş eserinden ikisi, yani Mesnevi ve Divân-ı Kebîr manzum olup hacim ve önem bakımından diğer üç eserinden önceliklidir.

         

        Mesnevi

        Mesnevi, klasik şiirde mısraları birbiriyle kafiyeli beyitlerden oluşan ve beyit sayısında herhangi bir kısıtlama bulunmayan, bu yüzden de uzun soluklu manzumelerde kullanılan bir biçimdir. Mevlânâ eserine başkaca bir ad vermemiş, onu sadece Mesnevi adıyla anmayı yeğlemiştir. Bu yüzden mesnevî denince ilk akla gelen bu eser olmaktadır.

        Mevlânâ’nın hayatının son döneminin ürünü olan Mesnevi, onun son halifesi Hüsâmeddin Çelebi’nin teşvikleriyle doğmuş olup “defter” adı verilen altı cilt halinde düzenlenmiştir. Toplam beyit sayısı yaklaşık 25700 olup çeşitli basımlar, toplam sayı bakımından farklılık göstermektedir.

        Eser, Mevlânâ’nın çeşitli ortamlarda söylediği beyitlerin Hüsâmeddin Çelebi tarafından kaleme alınıp daha sonra Mevlânâ’nın gerekli düzeltmeleri yapmasıyla oluşmuştur.

        Eserde tasavvufun çok çeşitli konularının yanı sıra amelî ahlâkla ilgili yönlendirmeler, her birinden dinî ve ahlâki dersler çıkarılan hikâyeler, ayet ve hadisler üzerine yorumlar ile felsefî tartışmalar veciz ve yalın bir tarzda işlenir. Bu durumuyla Mesnevî din, tasavvuf ve ahlâk alanında bir eğitim kitabı olma niteliği taşır. Mesnevi’nin başta Türkçe olmak üzere dünyanın pek çok diline defalarca çeviri ve şerhleri yapılmıştır.

         

        Divân-ı Kebîr

        Mevlânâ’nın ikinci büyük eseri olan Divan-ı Kebîr, Divan-ı Gazeliyyât-ı Şems adıyla da bilinir. Çünkü bu eserde Mevlânâ, kendi adı ya da mahlası yerine Şems-i Tebrîzî’nin adını koymaktadır. Gazel, terkîb-i bend ve rubailerden oluşan eserde şiirler vezinlerine göre sınıflandırılarak her bir bölüme divan adı verilmiştir. Rubailer divanıyla birlikte toplam yirmi iki divanın bir araya gelmesinden oluşan Divan-ı Kebir’in beyit sayısı elli bini aşkındır. Eserdeki gazellerin çoğu Şems-i Tebrîzî sonrası dönemin ürünüdür. Mevlânâ’nın gazelleri ilahî aşkı ve sevgiliye kavuşma arzusunu terennüm eden coşkulu şiirlerdir. Bu şiirlere karamsarlıktan uzak bir hava egemendir. İran’da Bedîüzzaman Furûzanfer tarafından ilk kez tashih edilip basıma hazırlanan eserin şimdiye dek bilimsel bir neşri yapılamamıştır. Divân-ı Kebîr’in tamamının tek Türkçe çevirisi Abdulbâki Gölpınarlı tarafından gerçekleştirilmiştir.

         

        Fîhi Mâfîh

        Mevlânâ’nın konuşmalarından derlenmiş olan bu mensur eserde altısı Arapça olmak üzere yetmişe yakın bölüm bulunmaktadır. Bir âyet ya da hadisin yorumu ya da Mevlânâ’ya yöneltilen bir soruyla veya bir olayın gündeme getirilişiyle başlayan bölümlerde sûfilerin menkıbeleri, hikâyeler ve masallar aktarılarak işlenen konuların ilgiyle dinlenmesi ya da okunması sağlanmıştır. Kimi bölümlerde zaman zaman Selçuklu veziri Muîneddin Pervâne muhatap olarak alınırken, kimi bölümlerinde de Şems-i Tebrîzî, Burhâneddin Muhakkık ve Hüsâmeddin Çelebi’nin söz ve hallerinden bahsedilir. Bu eser, diğer eserlerde olduğu gibi Mevlânâ’nın tasavvufî düşüncelerini ve dünya görüşünü yansıtmanın yanısıra Mevlânâ’nın yaşadığı döneme de ışık tutmakta ve tasavvufun temel konularını işlemektedir.

        Eserin şimdiye dek yapılmış birkaç Türkçe çevirisi bulunmaktadır.

         

        Mecâlis-i Seb‛a

        Mevlânâ’nın yedi vaaz ya da konuşmasının yazıya dökülüp düzenlenmiş şeklidir. Çevirisini sunduğumuz bu eser üzerinde ayrıca durulacaktır.

         

        Mektûbât:

        Mevlânâ’nın birtakım vesilelerle başta devlet adamları olmak üzere çeşitli kişilere yazdığı mektuplardan oluşan bu eser, Mevlânâ’nın hayatının farklı bir yönüne ve yaşadığı döneme ışık tutması bakımından önemlidir.

        معرفی کتاب عرفانی مثنوی معنوی اثر جاودان مولانا جلال الدین محمد بلخی

        مثنوی در اصطلاح عبارت از اشعاری است که در یک وزن سروده شود و در هر بیت دو مصراع با یک قافیه آید .

        شاعران اغلب مطالب دامنه دار و حکایات و افسانه ها و یا وقایع تاریخی و مسائل عرفانی را در این قالب بیان می کنند .

        مثنوی از قدیمترین روزگاران در شعر فارسی وجود داشته و در نخستین نمونه های شعر فارسی که یکی از شعر های شاهنامه مسعودی مروزی است این قالب را مشاهده می کنیم . مولف تذکره هفت آسمان گوید : و  مثنوی همچو رباعی و غزل از مخترعات عجم است که پیشینیان عرب از ایشان فرا گرفته اند و مزدوجه نام کرده . مثنوی از همان آغاز و اوان تالیف آن ، در مجالس  رقص و سماع خوانده می شد و حتی در دوران حیات مولانا و پس از آن طبقه ای به نام مثنوی خوانان پدید آمدند که مثنوی را با صوتی دلکش می خواندند . افلاکی که خود یکی از این مثنوی خوانان بود به شماری از مثنوی خوانان معاصر مولانا و فرزندش سلطان ولد اشاراتی کرده است . از اینرو رفته رفته ، مثنوی در ردیفهای موسیقی سنتی ایرانی جایگاهی ویژه به خود اختصاص داد و بدین ترتیب مثنوی در کلیه آوازها و دستگاههای موسیقی ایرانی ، محلی از اجرا به دست آورد ولی از آن میان برخی از مثنوی ها شهرت بیشتری یافته است نظیر مثنوی اصفهان ، افشاری (پیچ) ، بیات ترک ، مخالف سه گاه و چهار گاه .

        مثنوی کتابی است تعلیمی و درسی در زمینه عرفان و اصول  تصوف و اخلاق و معارف و . مولانا بیشتر به خاطر همین کتاب شریف معروف شده است .مثنوی دریای ژرفی است که در آن می توان غواصی کرد و به انواع و اقسام گوهرهای معنوی دست یافت . با اینکه تا آن زمان کتابهای ارزشمند و گرانقدری نظیر منطق الظیر عطار نیشابوری و حدیقت الحقییقت سنائی و گلشن راز شیستری بود و از مهمترین و عمیق ترین کتب عرفانی و صوفیانه به شمار می رفتند ولی با ظهور مثنوی مولانا و جامعیت و ظرافت و نکته های باریک و متنوع آن جلوه کمتری یافتند و در واقع تحت الشعاع آن قرار گرفتند . بی گمان درخشانترین کار حسام الدین این بود که با لیاقت و درایتی کم نظیر توانست مولانا را از عالم جذبه و استغراق محض بدر آورده و وی را متوجه عالم تمکین نماید تا معارف و تجارب باطنی او که به اوج پختگی و زبدگی رسیده بود به ظهور رسد و چراغ راه عالم بشریت شود زیرا به اصطلاح اهل نظر ، مجذوب در حالت جذبه در حکم مجنون و دیوانه است و نمی تواند دستگیری و ارشاد کند . هر که به این حالت دچار شود او را سالک مجذوب گویند . مولانا در دوران شیدایی خود ، حکم سالک مجذوب را داشت و به هیچکس نمی پرداخت و بی خویش و مستغرق بود از اینرو در آن دوران کار دستگیری و ارشاد را به دیگران واگذاشته بود که از حالت جذبه خارج شده بودند و به اصطلاح مجذوب سالک بودند نه سالک مجذوب . به اتفاق روایات ، آنگاه که حسام الدین چلبی مشاهده کرد که برای یاران مولانا هیچ اثر منظومی که اصول عرفان و تصوف را در بر داشته باشد پدید نیامده است لذا از خدمت مولانا درخواست کرد که به سبک و سیاق الهی نامه یا منطق الطیر اثری درسی و آموزشی به نظم کشد و مولانا نیز بی درنگ دست به دستار خود فرو برد و کاغذی برون آورد که مشتمل بر هیجده بیت اول مثنوی بود و آنرا به حسام الدین داد . عبدالرحمن جامی این واقعه را چنین نقل می کند ” چون شیخ صلاح الدین به جوار رحمت حق پیوست عنایت مولانا و خلافت وی به حسام الدین چلبی منتقل شد و سبب نظم مثنوی آن بود که چون چلبی میل اصحاب را به الهی نامه حکیم سنایی و منطق الطیر شیخ فریدالدین عطار و مصیبت نامه وی دریافت . از خدمت مولانا درخواست کرد که اگر چنانچه به طرز الهی نامه سنایی یا منطق الطیرعطار ، کتابی منظوم گردد تا دوستان را یادگار بود . غایت عنایت باشد . مولانا فی الحال از سر و دستار خود کاغذی به دست چلبی داد و در آنجا هیجده بیت اول مثنوی نوشته بود “.  زآن پس مولانا در همه حال مثنوی می گفت . در حالت سماع ، حمام، نشسته ، ایستاده و گاه از آغاز شب تا طلوع فجرمتوالیاََ می سرود و حسام الدین تحریر می کرد و همه آنچه نوشته بود یک بار با آواز بلند برای مولانا می خواند . مولانا که نقش حسام الدین را در خلق این اثر نیک دریافته بود و می دانست که طلب و عطش اوست که دقایق معنوی و ذخایر روحانی را از تاریکنای ضمیر او مکشوف ساخته ، از اینرو در پاره ای از اشعار خود نام این اثر بزرگ را حسامی نامه نهاده است .

        گشت از جذب چو تو علامه ای                   در جهان ، گردان حسامی نامه ای

        همچنان مقصود من زین مثنوی                  ای ضیاءالحق حسام الدین توئی

        قصدم از الفاظِ او راز توست                       قصدم از انشایش آواز توست

        زبان مولانا در مثنوی از وضوح و روشنی خاصی برخوردار است . در واقع به زبان مردم حرف زده است . ولی با همه این وضوح ، غالب ابیات مثنوی از نظر فهم مقصود دشوار است تا بدانجا که در زمان او نیز یاران و مریدان معنی پاره ای از ابیات مثنوی را از او سوال می کردند و او برای آنان باز گو می نمود . مولانا در مثنوی بسان شناگری ماهر و شیرینکار است که با چالاکی ، ناگهان در ژرفای آب فرو می رود و بینندگان با حیرت و دقت به اطراف و جوانب آب می نگرند و مواظب اند که او کی و کجا سر از آب برون می آورد ؟ ولی ناگهان می بینند که او در فاصله ای فراتر از انتظار آنان سر از آب بدر آورد و همچنان با چابکی تمام به شناوری ادامه می دهد تا دریای پهناور معنا را درمی نوردد و به ساحل دیگر می رسد . بدینسان خواننده مثنوی همیشه در برابر نکته پردازی پیاپی مولانا مات و غافلگیر می شود تا می خواهد ذهن خود را با نکته ای مانوس کند رگبار نکات نغز ، نو به نو بر او فرو می بارد و حیرت اندر حیرت می آورد .

        مثنوی کتابی نیست که تابع فصل بندی های سنتی و قالبی مرسوم باشد بلکه بیشتر تابع اسلوب قرآنی است و بر پایه تداعی ، استوار شده است ” مولانا ضمن بحث در نکته ای به یاد واقعه ای مشهور می افتد و در آن باره بحث می کند . او حکایتی را برای خود باز می گوید آن حکایت بیان یک اصل صوفیانه را ایجاب می کند ضمن نقل آن یک مثل ، او را به گفتن حکایتی دیگر می کشاند . این حکایت هم واقعه ای معاصر را در ذهن او جان می بخشد . ناگهان حکایتی دیگر اصل فلسفی نهفته در خود را به یاد او می آورد . دفعتا به حکایت نخستین باز می گردد ولی قبل از پایان دادن بدان حکایت به بحثی دیگر و از آن بحث به حکایتی دیگر می پردازد و مدتها بعد برای چندمین با باز به حکایت اول بازمی گردد و آن را به پایان نمی رساند ” . ( مولانا جلال الدین ، ص ۲۱۹ )

        دیگر آنکه تکرار مطالب در مثنوی ، بسیار به چشم می خورد ولی این تکرارها ، صورت تکرار دارد و در معنا تکرار نیست . هر کدام از مطالب مکرر در مثنوی ، حاوی نکته ای تازه و نغز است و در این زمینه نیز تابع اسلوب قرآنی است ، قرآن کریم نیز مطالبی را مکرر آوردهه هرچند ممکن است به دید ظاهربینان ، تکرار آید ولی زیرکان نکته سنج ، در آن تازگی می بینند .

        دیگر آنکه داستانها و حکایات پیشین به صورت خشک و جامد در مثنوی نیامده بلکه مواد تشکیل دهنده آنها مانند موم در دست هنرمند مولانا نرم است و او بر اساس مقصود خود به آنها شکل می دهد .

        دیگر آنکه مثنوی سه نوع مخاطب دارد . عام ، خاص و اخص . پاره ای از ابیات مثنوی متوجه عامه مردم است . گوئی که مولانا در مجلس وعظ و خطابه حاضر شده و سخنانی در سطح افهام عموم و اذهان مردم ایراد می کند . از قبیل نصایح و پندها و همگان به قدر توان خود از آن سخنان بهره مند می شوند . مانند

        این جهان کوه است و فعل ما ندا                    سوی ما آید نداها را صدا

        از خدا جوئیم توفیق ادب                            بی ادب محروم ماند از فیض رب

        بطورکلی شکل ظاهری قصه ها و تمثیل ها و حکایات جزء این سنخ قرار دارد .

        قسم دوم که مخاطبان خاص دارد . مطالبی است که مولانا با یاران دمساز و همدمان همراز خود در خلوت گفته است اما چنان است که از روزن در و پنجره کلماتی نیز به خارج راه می یابد و کسانی که در بیرون نشسته اند جسته و گریخته آن کلمات را می شنوند و شنیده ها را پیش خود مفتاح ناشنیده ها می کنند و این گروه خود به دو دسته تقسیم می شوند .

        یکی پاکدلان و صاحبدلان که به حقیقت راز گوئی های مولانا با همدمانش پی می برند و دیگر گروهی که باطنی پاک و وارسته ندارند بلکه از روی ظن و گمان یار خلوتیان می شوند اما به اسرار درون آنان راه نمی یابند بلکه به قول مولانا اینان حرف عارفان وارسته را می دزدند تا ساده لوحان را به دام خود افکنند . و بخش سوم مخاطبان اخص دارد که نوعی حدیث نفس است که مولانا در حالت جذبه و شور عشق و یا در مراقبه و استغراق بیان داشته است . با توجه به اشتیاق مریدان و در پی بردن به معنا و مقصود مولانا در مثنوی ، گاه بیتی از ابیات مورد سوال قرار می گرفت و او به شرح و تفسیر آن می پرداخت . به همین لحاظ می توان گفت که نخستین شارح مثنوی ، خود مولانا بوده است و علاوه برآنکه ابیات مثنوی ، مفسر خود است . دیگر آثار او بخصوص فیه ما فیه تقارن بسیاری با معانی مثنوی دارد و می توان پاره ای از ابیات را با آن شرح داد و به وضوح بیشتر نزدیک کرد . چنانچه یکی از مریدان از او می پرسد که معنی این بیت چیست که می گوید .

        ای برادر تو همان اندیشه ای                            مابقی تو استخوان و ریشه ای

        مولانا در پاسخ او می گوید : ” تو به این معنی نظر کن که همان اندیشه ، اشارت به آن اندیشه مخصوص است و آن را با اندیشه ، عبارت کردیم جهت توسع ، اما در حقیقت آن اندیشه نیست و اگر هست این جنس اندیشه نیست که مردم فهم کرده اند . ما را غرض این معنی بود از لفظ اندیشه .

        استاد فروزانفر می نویسد ” از این دوره یعنی صد سال بعد از وفات مولانا که بگذریم . شروح مختلفی به زبانهای فارسی و عربی و ترکی و اخیرا نیز به زبانهای غربی نوشته شده است ولی هیچیک از این شروح ، درد طالب را دوا نمی کند بلکه برعکس گمراه کننده است . و ازز طرف دیگر کسانی که خواسته اند مثنویرا از راه عرفان محی الدین یا از طریق فلسفه یونان بیان کنند نیز اشتباه کرده اند زیرا بیان مولانا از هر دوی آنها برکنار و بالاتر است .

         



        • 8 Ekim - 14 Ekim

          Mesnevi Şerhi

          Mesnevi'nin giriş beyitlerinin açıklaması.

          Mesnevi'nin ilk on sekiz beyti Mevlâna tarafından bizzat kaleme alınmış olup Mesnevi'nin mukaddimesi niteliğindedir. Bu nedenle bu beyitler tarih boyunca pek çok kişi tarafından şerh edilmiştir.

          بشنو از نی چون حکایت می کند                   از جدایی ها شکایت می کند
          کز نیستان تا مرا ببریده اند                         در نفیرم مرد و زن نالیده اند
          سینه خواهم شرحه شرحه از فراق                تا بگویم شرح درد اشتیاق
          هر کسی کو دور ماند از اصل خویش             بازجوید روزگار وصل خویش
          من به هر جمعیتی نالان شدم                        جفت بدحالان و خوشحالان شدم
          هر کسی از ظن خود شد یار من                    از دورن من نجست اسرار من
          سر من از ناله ی من دور نیست                  لیک چشم و گوش را آن نور نیست
          تن ز جان و جان ز تن مستور نیست             لیک کس را دید جان دستور نیست
          آتش است این بانگ نای و نیست باد            هر که این آتش ندارد نیست باد
          آتش عشقست کاندر نی فتاد                       جوشش عشق است کاندر می فتاد
           نی حریف هر که از یاری برید                    پرده هایش پرده های ما درید
          همچو نی زهری و تریاقی که دید؟              همچو نی دمساز و مشتاقی که دید؟
          نی حدیث راه پرخون می کند                     قصه های عشق مجنون می کند
          محرم این هوش جز بیهوش نیست             مر زبان را مشتری جز گوش نیست
          در غم ما روزها بیگاه شد                       روزها با سوزها همراه شد
          روزها گر رفت گو: رو باک نیست             تو بمان ای آنکه چون تو پاک نیست
          هرکه جز ماهی ز آبش سیر شد               هرکه بی روزیست روزش دیر شد
          درنیابد حال پخته هیچ خام                      ,س سخن کوتاه باید والسلام


          بشنو این نی چون حکایت می کند

          از جداییها شکایت می کند

          از این نی بشنو که چگونه از فراق سخن می گوید و از جدائی ها و ایام هجران شکوه می کند . [ نی تمثیلی است از انسان کامل و ولیّ واصل . اینکه نی رمزی از وجود انسان تلقی شود . پیش از مولانا هم در نزد صوفیان معمول بوده است . از آن جمله شیخ احمد غزالی در رساله بوارق یک جا به نی ( = قَصَب ) اشاره می کند و آن را رمزی از ذات انسانی می شمرد . همچنین در حدیقه سنایی و در ذیل اوحدالدین رازی بر سیرالعباد سنایی هم اشارت هایی به درد و سوز نی و ارتباط آن با احوال انسانی است . ( جستجو در تصوف ایران ، ص ۳۰۳ و ۳۰۴ ) . شارحان مثنوی منظور از نی را انسان کامل دانسته اند از آن جمله عبدالرحمن جامی ( رساله نائیه ، ص ۳ تا ۶ ) و یعقوب چرخی ( رساله نائیه <چرخی> ، ص ۴ و ۵ ) و اسماعیل انقروی ( شرح کبیر انقروی ، ج ۱ ، ص ۴ ) . نیکلسون با الهام از شارحان پیشین می گوید : نمی توان تردید کرد که نی بطور کلی روح ولّی یا انسان کامل را می نمایاند که به سبب جدایی خود از نیستان ، یعنی آن عالم روحانی که در مرتبه پیش از وجود مادی ، آنجا وطن داشت . نالان است و در دیگران نیز همین اشتیاق را به وطن حقیقی شان زنده می سازد . دیگر اینکه نی در اینجا یا کنایه است از حسام الدین ( که شاعر با او عارفانه یکی است ) و یا نشانی است از خودِ شاعر که وجودش از نفخه الهی پُر است و آن را در قالب نغمه و ترانه جاری می سازد . این استعاره هم در دیوان شمس و هم در مثنوی معنوی فراوان آمده است . ( شرح مثنوی معنوی مولوی ، دفتر اول ، ص ۱۸ و ۱۹ ) ]

          در اینجا مناسب است که پیرامون اصطلاح انسان کامل توضیحی به اختصار آورده شود . بحث انسان کامل یکی از پُردامنه ترین مباحث عرفانی است که با عرفان و تصوف ابن عربی قرین شده است و زان پس این تعبیر در اهل عرفان و تصوف رواج یافت تا بدانجا که رسالات مفرده ای در این باب نگاشته شد . ابن عربی انسان را کون جامع می داند ( شرح فصوص الحکم ، ج ۱ ، ص ۵۵ ) زیرا کون در اصطلاح عرفا عبارت از عالم هستی است . یعنی انسان زُبده و سُلافه هستی است و انسان در واقع روح عالم و عالم ، جسد اوست . یعنی جهان بدون در نظر گرفتن انسان ، کالبدی است مُرده و جامد . بدین سان انسان کامل را نسخه تامه عالم دانسته اند . چنانکه عزیزالدین نَسَفی گوید : بدان که هر چیز که در عالمِ کبیر اثبات می کنند باید که نمودار آن در عالمِ صغیر باشد تا آن سُخن راست بُوَد . از جهت آنکه عالم صغیر ، نسخه و نودار عالم کبیر است . و هر چیز که در عالم کبیر هست در عالم صغیر نمودار این است ( الانسان الکامل ، ص ۳۵۵ ) . شیخ محمود شبستری در بیان مقام انسان کامل گوید : یکی ره برتر از کون و مکان شو / جهان بگذار و خود در خود جهان شو . باز ابن عربی گوید : « نسبت انسان به حضرت حق تعالی ، نسبت مردمک چشم است با چشم و دیدن بدان حاصل آید »

          نشانه های انسان کامل : آنست که او را چهار چیز به کمال باشد . اقوال نیک . افعال نیک و اخلاق نیک و معارف ( مقصد اقصی ، ص ۲۱۹ ) . تشبیه انسان کامل به نی از آنروست که درون او از تعلقات دنیوی و هواهای نفسانی تهی است . همانطور که نی تو پُر ، دَمِ نایی را منعکس نمی کند . انسانی هم که درونش آکنده از هواجس نفسانی و تعلقات دنیاوی باشد نمی تواند دَمِ الهی را منعکس کند .

          کز نیستان تا مرا ببریده اند / در نفیرم مرد و زن نالیده اند

          از همان روزی که مرا از اصل و خاستگاهم ( نیستان ) جدا کرده اند ، مرد و زن در ناله های من ناله های جانگداز خود را سر داده اند و همراه من از درد فراق نالیده اند .

          منظور بیت : از وقتی که روح لطیف آدمی از مرتبه الهی به این جهان مادی هبوط کرده سخت غمگین است و اشتیاق دارد که به اصل خود رجوع کند .

          سینه خواهم شرحه شرحه از فراق / تا بگویم شرح درد اشتیاق

          دلی می خواهم که از درد و سوز فراق پاره پاره شده باشد ، تا برای چنین دلی از درد اشتیاقم به وصال سخن بگویم . [ مسائل عرفانی و روحانی را فقط از طریق تجربه های درونی می توان دریافت زیرا کمیت الفاظ و عبارات در انتقال این احوال لنگ است . ]

          هر کسی کو دور ماند از اصل خویش / باز جوید روزگار وصل خویش

          هر کس که از اصل و مبدا خود دور افتاده باشد سرانجام به تکاپو می افتد و روزگار وصال خود را می جوید تا بدان نائل شود . [ این بیت سیر کمالی موجودات بخصوص انسان را بیان داشته است . مولانا در یکی از آثار منثور خود گوید : عجیب صعب و دشوار و غریب آن باشد که قطره تنها مانده در بیابان ، کوهساری یا دهان غاری یا در بیابان بی زنهاری در آرزوی دریا که معدن آن قطره است . آن قطره بی دست و پا تنها مانده بی پا و پاافزار ، بی دست و دست افزار از شوق دریا یارِ بی مدد سیل و یار غلطان شود و بیابان را می بُرد به قدم شوق سوی دریا می دواند بر مرکب ذوق . ]

          رجوع به مبدا دو نوع است . یکی رجوع اختیاری و دیگری رجوع اجباری ، رجوع اختیاری آن است که سالک با ارشاد انسان کامل ، طریق تصفیه را پیماید و به تهذیت نفس رسد و حقیقت را شهود کند ولی رجوع اجباری فقط با مرگ و فنای کالبد عنصری تحقق یابد .

          من به هر جمعیتی نالان شدم / جفت بدحالان و خوش حالان شدم

          من برای اینکه همدم و همرازی پیدا کنم و درد فراق را با او در میان بگذارم در میان هر جمعیتی حاضر شدم و ناله ها کردم ، هم با آنان که حالی نازل دارند حشر و نشر کردم و هم با آنان که حال عالی دارند .

          اکبرآبادی گوید : مراد از «جمعیت» مجلس است و مستمعان دو قسم اند : خوش حال و بد حال .  خوش حال آن کسی است که با استماع نغمه ، درِ معرفت و حضور به روی او گشوده گردد و بدحال کسی است که فسق و فجور در باطنش پیدا شود و یا محبت مال و جاه در طبیعت او هویدا گردد ( شرح مثنوی ولی محمد اکبرآبادی ، دفتر اول ، ص ۵ ) . حکیم سبزواری معتقد است که چون انسان کامل مظهر جمیع اسماء و صفات الهی است و صفت قهر و لطف را توامان دارد . پس با همگان اعم از صالح و طالع معاشرت کند ( شرح اسرار ، ص ۱۱ ) .

          هر کسی از ظن خود شد یار من / از درون من نجست اسرار من

          هر کس از روی وهم و گمان خود با من یار و همراه شد ولی هیچکس از اسرار درون من واقف نشد . [ ظن و گمان ، حرامیان طریق سالکان و اهریمنان سبیل طالبان اند ، اگر سالک نتواند از کمند این دزدان راه ، برهد به منزلگه حقیقت نرسد . حکیم سبزواری در شرح بیت فوق ، کلامی موجز و عمیق دارد . او معتقد است که هر کس به اندازه ظرفیت وجودی اش از معرفت حضرت حق تعالی بهره مند می شود . لیکن انسان کامل به جهت آنکه آینه تمام نمای حضرت سبحان است مجلای کامل اسماء و صفات حق می شود و در روز محشر ، حق بر عموم بشر تجلی می کند . این تجلی بر حسب درجه قرب بنده به حق ، شدت و ضعف دارد ( شرح اسرار ، ص ۱۱ ) ]

          سر من از ناله من دور نیست / لیک چشم و گوش را آن نور نیست

          هر چند رازهای درونی ام در ناله های من نهفته و از آن جدا نیست و به گوش هر کس می رسد ولی چشم را آن بینائی و گوش را آن شنوائی نیست که به اسرار نهفته من پی ببرد .

          سر درونی من از کلام من دور نیست زیرا کلام همچون آینه ای ، اسرار دل را آشکار می کند ولی چشم و گوش مردم عامه آن نور معرفت را ندارد که از کلام اولیا به احوالشان پی برد .

          تن ز جان و جان ز تن مستور نیست / لیک کس را دید جان مستور نیست

          به عنوان مثال با اینکه جسم و جان به هم پیوسته اند و هیچکدام از دیگری پوشیده و نهفته نیست ولی کسی اجازه ندارد که جان را ببیند یعنی آنان که اسیر جسم و جسمانیات هستند نمی توانند روح لطیف را ادراک کنند . [ انقروی عقیده دارد که انسانهای کامل که مظهر حق اند گویند : اسرار درون ما از کلام ما دور نیست و درست مانند جسم و روح که از یکدیگر پوشیده نیستند ولی هیچکس روح را نمی تواند ببیند . درست است که روح با این چشم دیده نشود ولی از لحاظ تدبیر و تصرفی که دارد و از جهت خواص و کمالاتش پوشیده نیست . ( شرح کبیر انقروی ، دفتر اول ، ص ۲۰ و ۲۱ ) . اکبرآبادی گوید : این بیت تمثیل بیت بالاست . پس ناله نی به مثابه تن باشد و سِرّ ناله به منزله جان . و چنانچه جان به حواس ظاهر ، مُدرَک نمی شود و سِرّ ناله هم به حواس ظاهر محسوس نمی گردد . (شرح مثنوی ولی محمد اکبرآبادی ، دفتر اول ، ص ۶ ) .  استاد فروزانفر گوید : این بیت به منزله دلیل و مثالی است سابق که به موجب آن سِرّ و رازدل در ناله ظاهر می شود . از اینرو «ناله» به منزله تن و «راز» به مثابه روح است که هم محرک ناله و هم در وی جلوه گری می کند . ولی هر چشم و گوشی سِرّ دل را در نمی یابد . همچنانکه جان محرک بدن است و بدن مظهر افعال اوست و با وجود این به چشم دیده نمی شود و این از آن جهت است که موجود اعمّ از محسوس است . و شاید که چیزی موجود باشد و نفس آن را ادراک کند ولی حس آن را درنیابد مانند کلیه معقولات که موجود است ولی محسوس نیست . ( شرح مثنوی شریف ، دفتر اول ، ص ۱۴ ) ]

          منظور بیت : همانطور که روح از جسم مخفی است . راز درون اولیالله نیز بر عامگان پوشیده است .

          آتش است این بانگ نای و نیست باد / هر که این آتش ندارد نیست باد

          این نغمه نی در واقع آتش است یعنی کلام گرم و آتشین اولیاء الله است و معلول بادها و هواهای نفسانی نیست و هر کس که از این آتش بهره ای ندارد عدمش بهتر از وجودش است .

          آتش عشق است کاندر نی فتاد / جوشش عشق است کاندر می فتاد

          اگر نی به ناله و حنین پر سوز و گداز می افتد به خاطر آتش عشقی است که در  آن  افتاده و موجب  نوای حزین آن شده  است و اگر باده می جوشد آن هم به خاطر جوشش عشق است.

          این بیت بر اصل اشراقی افلاطونی مبتنی است که عشق در جمیع کائنات جاری و ساری است بدین معنی که هر موجودی به سوی مرتبه عالی تر خود اشتیاق دارد و اصولا سبب حرکت و تکاپوی موجودات ، شوق به کمال است .

          نی حریف هرکه از یاری برید / پرده هایش پرده های ما درید

          انسان کامل که همچو نی ، نوای الهی می سراید یار و مصاحب آن کسی است که از همه تعلقات و آویزش های دنیوی اش بریده باشد ، مقامات معنوی آن اولیاء حجابهای ظلمانی و نورانی سالکان را از هم بدرد . [ اگر نی را همان ساز معروف بدانیم پرده های آن معنی دیگری می دهد . در علم موسیقی ، پرده به معانی مختلف بکار رفته است . و آنگونه که در موسیقی قدیم آمده با آنچه که امروزه از آن مراد می شود فرق دارد . در موسیقی قدیم پرده را بر دوازده آهنگ اطلاق می کردند .

          نوا و راست ، حسینی و راهُوی و عراق / حجاز و زَنگُله و بوسَلیک  با عشاق 

           دگر سپاهان ، باقی بزرگ و زیرافکند / اسامی همه پرده هاست بر اطلاق

          اما امروزه پرده به زه هایی اطلاق می شود که برای تعیین نت ها بر روی دسته چنگ و رباب و تار و سه تار و جز آن بندند . پس با توجه به معنی پرده در موسیقی قدیم ، مصراع دوم را می توان چنین معنی کرد . آهنگ ها و نغمه هایی که با نی نواخته می شود موجب تهذیب نَفس و تلطیف روح آدمی می گردد و حجاب های نفسانی را بر طرف می سازد  . ]

          همچو نی زهری و تریاقی که دید؟ / همچو نی دمساز و مشتاقی که دید؟

          آیا تا به حال کسی زهر و پادزهری مانند نی دیده است ؟ معلوم است که ندیده است و آیا تا کنون کسی همدم و مشتاقی مانند نی دیده است ؟ مسلما ندیده است .

          همانطور که حضرت حق به صفت قهر و لطف موصوف می باشد ، انسان کامل نیز به صفت قهر و لطف متصف است . انسان کامل زهر است نسبت به اهل فسق و ارباب فجور و پادزهر است نسبت اهل صلاح و اصحاب معرفت .

          نی حدیث راه پر خون می کند / قصه های عشق مجنون می کند

          انسان کامل از راه پر مشکل و خطرناک عشق ربانی حرف می زند و داستانهائی از عشاق پاکباز و مجنون صفت بازگو می کند .

          محرم این هوش جز بی هوش نیست / مر زبان را مشتری جز گوش نیست 

          اسرار حقیقت را تنها اهل فناء که از غیر حق بیهوش هستند درک توانند کرد ، و نااهلان و منکران در مقابل این اسرار کر و گنگ هستند . چنانکه طالب زبان ، تنها گوش است و هیچ عضو دیگری الفاظ را که به وسیله زبان گفته می شود نمی تواند بشنود . پس تا شخص لوح ضمیر را از اوهام و خیالات نپردازد راز حقیقت را درک نتواند کردن .

          در غم ما روزها بیگاه شد / روزها با سوزها همراه شد

          در غم عشق ما روزها از پی هم آمد و عمر سپری شد و ایام و اوقات توام با سوز و گداز گردید . یعنی درد طلب عشاق و میل به وصال در آنان دائمی است و یک لحظه قطع نمی شود .

          روزها گر رفت گو رو باک نیست / تو بمان ای آنکه جز تو پاک نیست 

          اگر این روزهای پر سوز و گداز سپری شد و عمر گذشت ، بگو ای عمر بگذر که از گذر تو هیچ باکی ندارم اما تو ای حضرت معشوق ، عنایات و الطافت همواره متوجه ما باشد که توئی پاک و منزه و همچون تو کسی منزه نیست .

          ارزش و اعتبار حیات از دید عاشق عارف ، نیل به حضرت معشوق است و حیاتی که عاری از طلب حقیقت باشد در نظر او هیچ ارزشی ندارد .

          هر که جز ماهی ، ز آبش سیر شد / هر که بی روزی است ، روزش دیر شد

          بجز ماهی ، هر کس از آب سیر می شود زیرا حیات ماهی فقط در آب میسر است . همینطور عاشق صادق بدون عشق و طلب حضرت معشوق زندگی نتواند کرد پس مایه حیات عاشق ، عشق است و هر کس که از آب عشق و عرفان بی نصیب باشد روحی پژمرده و افسرده دارد .

          هر گاه کسی دچار دل سیری و ملال گردد معلوم می شود که از عشق و معرفت بی بهره است .

          در نیابد حال پخته هیچ خام / پس سخن کوتاه باید والسلام

          شخص خام نمی تواند احوال پختگان را دریابد زیرا حال آنان را نمیتوان  با الفاظ و عبارات درک کرد ، حال که چنین است پس باید سخن را کوتاه نمود و دم فرو بست .

          بند بگسل باش آزاد ای پسر / چند باشی بند سیم و بند زر ؟

          ای پسر ، قید و بند تعلقات دنیوی را پاره کن و از زنجیر دنیوی و نفسانی آزاد شو . آخر تا کی گرفتار سیم و زر خواهی بود .

          ای پسر ، خطاب به سالکان است که در واقع فرزند معنوی مشایخ بشمار آیند زیرا در طریقت نوعی اتصال میان مرید و مراد ایجاد می گردد . چنانکه مرید ، جزئی از اجزای مراد محسوب شود همانطور که فرزند ، جزئی از پدر محسوب آید .

          گر بریزی بحر را در کوزه ای / چند گنجد ؟ قسمت یک روزه ای

          به عنوان مثال ، اگر آب دریا را درون کوزه ای بریزی . چقدر در آن جمع می شود ؟ مسلما به اندازه نصیب و بهره یک روز .

          این استدلال در بیان حرص و آز بی اندازه آزمندان بیان شده است پس نباید گرفتار حرص و آز شد زیرا آزمندی آدمی را به پریشانی و اضطراب در می کشد .

          کوزه چشم حریصان پر نشد / تا صدف قانع نشد پر در نشد

          چشم آزمندان با همه محدودیتی که دارد هرگز سیر نمی شود و هر چه زر و سیم بیندوزند پریشانی خاطرشان بر طرف نمی شود بلکه هر روز آتش حرص و آزشان تیزتر گردد . برای مثال تا صدف قانع نباشد و از قطرات فراوان باران به چند قطره اکتفا نکند هرگز درونش پر از مروارید نگردد . [ برخی از قدما می پنداشتند که مروارید از دانه های باران نیسان حاصل می آید . خواجه نصیر گوید : که در افواه مشهور است که آن وقت که باران نیسان می آید. صدف ، دهان باز گشاده و قطرات باران را می گیرد و چون این قطرات به باطن صدف می رسد به خاصیتی که در جوف صدف ، قدرت ازلی تعبیه کرده . مروارید متولد می شود . مولانا در بیان ضرورت و فایده قناعت این باور عامیانه را بر سبیل مثال آورده است . (تنسوخ نامه ایلخانی ، ص ۸۴ و ۸۵} . ( نیسان : ماه هفتم سریانی مطابق فروردین و اردیبهشت است . در قدیم وقتی در این ماه باران می بارید . ظرفی در بیرون می نهادند و قطرات باران را جمع می کردند و ادعیه ای بر آن می خواندند و آن را جهت استشفای بیماران و سلامتی ، مدام می نوشیدند . )

          هر که را جامه ز عشقی چاک شد  / او ز حرص و جمله عیبی پاک شد

          هر کس جامه خود خواهی و نفسانی اش از شدت عشق به حضرت معشوق ، چاک شود . او از حرص و هر نوع عیبی پاک خواهد شد .

          عشق خواه حقیقی یا مجازی ، سبب تبدیل اخلاق است . ما می بینیم که شخص پیش از آنکه عاشق شود ممسک و مال دوست و یا بددل و ترسوست ولی همینکه عشق بر وجودش استیلا یافت سر کیسه های بسته و مهر زده را باز می کند و همه را در راه معشوق در می بازد و یا به استقبال خطر می رود و خویش را در بلاهای صعب می افکند و از هیچ چیز نمی هراسد .

          شاد باش ای عشق خوش سودای ما / ای طبیب جمله علت های ما

          ای عشقی که موجد هیجانات خوب و جذاب روحی می شوی و ای طبیب همه دردها و امراض ما ، همواره شادمان و با نشاط باش .

          ای دوای نخوت و ناموس ما / ای تو افلاطون و جالینوس ما

          ای عشق توئی دوای خود بینی و خود نمائی ما و توئی طبیب روحانی و جسمانی ما .

          جسم خاک از عشق بر افلاک شد / کوه در رقص آمد و چالاک شد

          جسمی که از خاک است بر اثر عشق الهی بر اوج افلاک و آسمانها رفت و کوه به رقص و رفتار آمد .

          عشق جان طور آمد ، عاشقا / طور مست و خر موسی صاعقا

          ای عاشق ، آن روحی که به کوه طور جان و حیات بخشید عشق بود ، به برکت عشق بود که کوه طور مست شد و موسی ( ع ) از عظمت و مهابت آن بیهوش بر زمین افتاد .

          با لب دمساز خود گر جفتمی / همچو نی من گفتنی ها گفتمی

          اگر با لب یارم که با زبان حال من دمساز است قرین می شدم مانند نی گفتنی های بسیاری می گفتم و اسرار عشق را به شرح باز میگفتم .

          چنان در قبضه نائی معشوق و تصرفات او هستم که از خود اختیاری ندارم و بی عنایت او هیچ سرود و ندائی از من برنمی آید .

          هر که او از همزبانی شد جدا / بی زبان شد گرچه دارد صد نوا

          زیرا هر کس که از همزبانش جدا شود ، اگر صد نوا و نغمه هم داشته باشد باز هم لال و بی زبان خواهد بود .

          یکی از آداب اهل سلوک “صمت” به معنی خاموشی است و آن بر دو نوع است یکی صمت عامگان و دیگری صمت خاصگان . مراد از صمت عامگان این است که سالک مبتدی باید زبان خود را مواظبت کند و آنرا کمتر بکار گیرد تا خطا کمتری مرتکب شود و اما مراد از صمت خاصگان این است که عارفان کامل و سالکان منتهی مجاز نیستند که اسرار طریقت و حقیقت را به هر گوشی القا کنند مگر به قدر اهلیت اشخاص .

          چونکه گل رفت و گلستان درگذشت / نشنوی زآن پس ز بلبل سرگذشت

          همینکه فصل گل سپری شود و ایام گلستان بگذرد ، دیگر از بلبل نغمه نخواهی شنید .

          چون بلبل روی گل بیند . هزاردستان را نوای خود سازد ولی در خارستان زمستان بی نوا ماند . یعنی حکم الهی را به اهل آن توان گفت اما چیش جاهلان از آن بیان نتوان کرد .

          جمله معشوق است و عاشق پرده ای  / زنده معشوق است و عاشق مرده ای

          هر چه هست معشوق است و عاشق پرده ای بیش نیست و آنکه زنده حقیقی است فقط معشوق است و عاشق بدون معشوق کالبد بی جانی بیش نیست .

          آیه ۲۶ و ۲۷ سوره رحمن : همه چیز به فنا رود و تنها ذات پروردگارت که شکوهمند و بزرگوار است باقیست .

          چون نباشد عشق را پروای او / او چو مرغی ماند بی پر ، وای او

          اگر عشق به سوی عاشق توجه نکند ، عاشق مانند پرنده پر کنده ای است که وای بر احوالش .

          عشق حق از حق سرچشمه می گیرد و به لطف او الهام می شود . وقتی که خداوند به عاشقان خویش عنایتی نداشته باشد . لطف خود را آنان دریغ می دارد و در نتیجه نمی تواند در مدارج کمال به پرواز درآید .

          من چگونه هوش دارم پیش و پس / چون نباشد نور یارم پیش و پس ؟

          اگر نور باطن حضرت معشوق در پیش و پس من نباشد ، من چگونه می توانم با این عقل جزئی و ادراک محدود راه را بیابم و در آن سلوک کنم .

          منظور بیت : سرچشمه جمیع معارف روحانی و ادراکات معنوی آدمی نور حضرت حق است .

          عشق خواهد کین سخن بیرون بود / آینه ، غماز نبود چون بود ؟

          عشق ایجاب می کند که معانی و اسرار به ظهور رسد زیرا چگونه ممکن است که آینه صیقلی اشیاء را در خود منعکس نکند .

          اگر عشق در جان آدمی شرر زند ، آثار آن در افعال و احوال او نمایان گردد . پس می توان گفت که عشق مانند آینه ای است که صور اشیاء را در خود نمایان می گرداند . همینطور در آینه عشق ، احوال عاشق آشکار شود . ( عشق کشاف ضمیر است ) .

          آینه ات ، دانی چرا غماز نیست / زآنکه زنگار از رخش ممتاز نیست

          می دانی که چرا آینه دل و روحت اسرار و حقایق معنوی را نشان نمی دهد ؟ به خاطر اینکه زنگار هوی و هوس را از روی آن پاک نکرده ای .

          منظور بیت : چون دل صاف و روشن شود اسرار عرفانی و حقایق ربانی در آن منعکس گردد . مادام که شخص دل از زنگار نپردازد حقایق ربانی در آن نقش نیابد .

           


          • 15 Ekim - 21 Ekim

             

            در دکان بودی نگهبان دکان                    نکته گفتی با همه سوداگران

            در خطابِ آدمی ناطق بدی                    در نوای طوطیان، حاذق بدی

             

            مرد بقالی طوطی بسیار زیبا و خوش صدایی داشت که با تمام مشتریان مرد صحبت  و سر آنها را گرم می کرد. هرگاه مرد بقال از دکان بیرون می رفت او در دکان مواظب همه چیز بود.

            جست از سوی دکان، سویی گریخت         شیشه های روغنِ گُل را بریخت

            از سوی خانه بیامد خواجه اش                بر دکان بنشست فارغ، خواجه وش

            دید گر روغن دکان و جامه چرب           بر سرش زد، گشت طوطی کَل ز ضرب

             

            یک روز طوطی در دکان پرواز کرده و باعث ریختن شیشه های روغن گُل می شود، مرد بقال از خانه به دکان آمده و دکان را به هم ریخته و چرب می بیند، عصبانی شده و بر سر طوطی می زند و طوطی بر اثر این ضرب کچل می شود.

            روزکی چندی سخن کوتاه کرد                                      مرد بقال از ندامت آه کرد

            ریش بر می کند و می گفت: ای دریغ                           کآفتاب نعمتم شد زیر میغ

            دست من بشکسته بودی آن زمان                   چون زدم من بر سر آن خوش زبان

            هدیه ها می داد هر درویش را                                    تا بیابد نطق مرغِ خویش را

            بعدِ سه روز و سه شب، حیران و زار                       بر دکان بنشسته بود نومیدوار

            می نمود آن مرغ را هرگون شگُفت                       تا که باشد کاندر آید او به گُفت

             

            به خاطر ضربه ای که مرد بقال به سر طوطی زده بود طوطی دیگر حرف نمی زد و همین باعث پریشان حالی مرد بقال شده بود. ناراحت بود و مدام خودش را سرزنش می کرد و به هر درویش پولی میداد تا بلکه طوطی دوباره به حرف بیاید.

            جولقیی سر برهنه می گذشت                 تا سر بی مو، چو پشت طاس و طشت

            طوطی اندر گفت آمد در زمان                             بانگ بر درویش زد که: هی فلان

            از چه ای کَل با کلان آمیختی؟                            تو مگر از شیشه روغن ریختی؟

            از قیاسش خنده آمد خلق را                          کو چو خود پنداشت صاحب دلق را

            یک روز درویش کچل از جلوی دکان مرد بقال گذشت، طوطی آن مرد را دید و همان لحظه به حرف آمد و گفت: ای مرد کچل تو چطور به دسته کچل ها پیوسته ای؟ مگر تو هم شیشه روغن را ریخته ای؟ و همین امر و اینکه طوطی کچلی مرد را با خود مقایسه کرده و این قیاس ظاهری باعث خنده دیگران شد.

            این داستان بهانه ای می شود که مولانا، انسانهای ظاهر بین و کسانی را که مقایسه های بیجا وناروا می کنند را مخاطب قرار داده و آنها را آگاه گردانده و خطاب به آنها بگوید:

            کار پاکان را قیاس از خود مگیر                       گرچه باشد در نبشتن شیر و شیر

            جمله عالم زین سبب گمراه شد                      کم کسی ز ابدال حق آگاه شد

            همسری با انبیا برداشتند                                     اولیا را همچو خود پنداشتند

            گفته: اینک ما بشر، ایشان بشر                       ما و ایشان بسته خوابیم و خور

            این ندانستند ایشان از عمی                           هست فرقی در میان، بی منتها

            مولانا خطاب به خواننده می گوید: هیچ وقت کار انسانهای پاک را با کار خودت مقایسه نکن، اگرچه املای شیر درنده و شیر خوردنی در ظاهر مانند هم است اما در باطن با یکدیگر کلی تفاوت دارند. تمام انسانها به این دلیل گمراه شدند که با قیاس های نابه جا نتوانستند مردان حق و اولیا الله را تشخیص دهند و آنها را مانند خود فرض کردند

            مولانا خطاب به خواننده می گوید: هیچ وقت کار انسانهای پاک را با کار خودت مقایسه نکن، اگرچه املای شیر درنده و شیر خوردنی در ظاهر مانند هم است اما در باطن با یکدیگر کلی تفاوت دارند. تمام انسانها به این دلیل گمراه شدند که با قیاس های نابه جا نتوانستند مردان حق و اولیا الله را تشخیص دهند و آنها را مانند خود فرض کردند. گفتند آنها انسانند و ما هم انسان و به خاطر کوردلی نتوانستند درک کنند که میان آنها و اولیای حق تفاوت بسیار وجود دارد.

            آنگاه چند شاهد مثال می آورد:

            هردو گون زنبور خوردند از محل                        لیک شد زان نیش و زین دیگر عسل

            هر دو گون آهو گیا خوردند و آب                    زین یکی سرگین شد و ز آن مشک ناب

            هر دو نی خوردند از یک آبخور                                    این یکی خالی و آن دیگر شکر

            صد هزاران زین چنین اشباه بین                                 فرق شان هفتاد ساله راه بین

            این خورد گردد پلیدی زو جدا                                            آن خورد گردد همه نور خدا

            این خورد زاید همه بخل و حسد                                 آن خورد، زاید همه عشق احد

            این زمین پاک و آن شوره است و بد                      این فرشته پاک و آن دیو است و دد

            مولانا با چند مثال، داستان را به زیبایی توضیح می دهد و می گوید: هر دو نوع زنبور هم زنبور عسل و هم زنبور معمولی از یک گل تغذیه می کنند ولی از یکی عسل به دست می آید و از آن یکی نیش، هر دو آهو، هم آهوی معمولی و هم آهوی ختن گیاه و آب می خورند، ولی از یکی مدفوع حاصل می شود و از آن یکی مشک معطر، هر دو نوع نی، هم نی معمولی و هم نی شکر از یک جا آب می خورند ولی یکی خالی از شکر است و دیگری پر از شکر. سپس می گوید صد هزار مثال این چنینی وجود دارد که در ظاهر یکی بوده و میان ذات آنها با هم فرق بسیار است.

            یکی غذا می خورد و تمام آن غذا تبدیل به پلید می شود ولی دیگری همان غذا را می خورد و تمام وجودش نور خدا می شود. یکی غذا خورده و تمام وجودش همه بخل و حسادت می شود، اما دیگری آن غذا را خورده و عشق الهی را پدید می آورد. انبیا و اولیا حق مثل زمین پاک و حاصل خیزند و کافران مانند زمین شوره زار، گروه اول مانند فرشته پاک اند و گروه دوم مثل دیو می مانند.

            مولانا به همین شکل شاهد مثال های مختلف آورده و در مورد هر کدام توضیح می دهد و مدام مخاطب را هوشیار کرده که حواست باشد که قیاس نابه جا نکرده و بر اساس ظاهر تصمیم نگیری. در مورد انسانها منافق صحبت می کند که حواستان به آنها باشد چرا که آنها در ظاهر مومن هستند و تمام اعمال مومنان را انجام می دهند اما در حقیقت در باطن منافقند.

            آن منافق با موافق در  نماز                                   از پی استیزه آید نی نیاز

            در نماز و روزه و حج و زکات                             با منافق مومنان در برد و مات

            مومنان را برد باشد عاقبت                                   بر منافق، مات اندر آخرت

            آنگاه در باره این دو گروه صحبت کرده و از خصوصیات آنها صحبت می کند و سرانجام به انسانهای مومنی می رسد که غرق و حیران حق شده اند.

            گه چنین بنماید و گه ضد این                                        جز که حیرانی نباشد کار دین

            نی چنان حیران که پشتش سوی دوست          بل چنین حیران و غرق و مست دوست

            آن یکی را روی او شد سوی دوست                      وآن یکی را روی او خود، روی اوست

            روی هر کس می نگر می دار پاس                            بود که گردب تو ز خدمت روشناس

            چون بسی ابلیس آدم روی هست                         پس به هر دستی نشاید داد دست

             

            و به این ترتیب مولانا با ابیات بسیار زیبا و اخلاقی خویش، هر انسان گمراه و از راه افتاده را دوباره به راه باز می گرداند.

             


            • 22 Ekim - 28 Ekim

              فروختنِ صوفیان بهیمۀ مسافر را جهتِ سماع

              ۵۱۴) صوفی ای در خانقاه از رَه رسید / مرکبِ خود بُرد و در آخُر کشید

              ۵۱۵) آبَکش داد و ، علف از دستِ خویش / نه آنچنان صوفی که ما گفتیم از پیش

              ۵۱۶) احتیاطش کرد از سهو و خُباط / چون قضا آید ، چه سود است احتیاط ؟

              ۵۱۷) صوفیان تقصیر بودند و فقیر / کادَ فَقرُ اَن یعی کُفراََ یُبیر

              ۵۱۸) ای توانگر ، تو که سیری ، هین مَخَند / بر کژیِ آن فقیرِ دردمند

              ۵۱۹) از سرِ تقصیر آن صوفی رَمه / خر فروشی در گرفتند آن همه

              ۵۲۰) کز ضرورت هست ، مُرداری مباح / بس فَسادی کز ضرورت شد صلاح

              ۵۲۱) هم در آن دَم آن خرک بفروختند / لوت آوردند و ، شمع افروختند

              ۵۲۲) وَلوَله افتاد اندر خانِقَه / که امشبان ، لوت و سماعست و شَرَه

              ۵۲۳) چند ازین زنبیل ؟ وین دریوزه چند ؟ / چند ازین صبر و ، ازین سه روزه چند ؟

              ۵۲۴) ما هم از خَلقیم ، جان داریم ما / دولت ، امشب میهمان داریم ما

              ۵۲۵) تخمِ باطل را از آن می کاشتند / کانکه آن جان نیست ، جان پنداشتند

              ۵۲۶) وآن مُسافر نیز از راهِ دراز / خسته بود و ، دید آن اقبال و ناز

              ۵۲۷) صوفیانش یک به یک بنواختند / نردِ خدمت هایِ خوش می باختند

              ۵۲۸) گفت چون می دید مَیلانشان به وَی / گر طَرَب امشب نخواهم کرد کی ؟

              ۵۲۹) لوت خوردند و ، سماع آغاز کرد / خانقه تا سقف شد در دود و گَرد

              ۵۳۰) دودِ مطبخ ، گَردِ آن پاکوفتن / ز اشتیاق و وَجد جان آشوفتن

              ۵۳۱) گاه دست افشان قَدَم می کوفتند / گه به سَجده صُفّه را می روفتند

              ۵۳۲) دیر یابد صوفی آز از روزگار / ز آن سبب صوفی بُوَد بسیار خوار

              ۵۳۳) جز مگر آن صوفی ای کز نورِ حق / سیر خورد ، او فارغ است از ننگ دَق

              ۵۳۴) از هزاران اندکی زین صوفیند / باقیان در دولتِ او می زیند

              ۵۳۵) چون سماع آمد ز اوّل تا کران / مُطرِب آغازید یک ضربِ گران

              ۵۳۶) خر برفت و خر برفت آغاز کرد / زین حرارت ، جمله را انباز کرد

              ۵۳۷) زین حراره پای کوبان تا سَحَر / کت زنان ، خر رفت و خر رفت ای پسر

              ۵۳۸) از رهِ تقلید ، آن صوفی همین / خر برفت آغاز کرد اندر حَنین

              ۵۳۹) چون گذشت آن نوش و جوش و آن سماع / روز گشت و جمله گفتند : اَلوِداع

              ۵۴۰) خانقَه خالی شد و ، صوفی بماند / گَرد از رخت ، آن مسافر می فشاند

              ۵۴۱) رخت از حجره برون آورد او / تا به خَر بربندد آن همراه جو

              ۵۴۲) تا رسد در همرهان او می شتافت / رفت در آخُر ، خرِ خود را نیافت

              ۵۴۳) گفت : آن خادم به آبش بُرده است / ز آنکه آب او دوش ، کمتر خورده است

              ۵۴۴) خادم آمد گفت صوفی خَر کجاست ؟ / گفت خادم : ریش بین ، جنگی بخاست

              ۵۴۵) گفت : من خَر را به تو بسپرده ام / من تو را بر خَر موکّل کرده ام

              ۵۴۶) بحث با توجیه کُن ، حجّت مَیار / آنچه بسپردم تو را واپس سپار

              ۵۴۷) از تو خواهم آنچه من دادم به تو / باز دِه آنچه فرستادم به تو

              ۵۴۸) گفت پیغمبر که دستت هر چه بُرد / بایدش در عاقبت واپس سپرد

              ۵۴۹) ورنه یی از سرکشی راضی بدین / نَک من و تو ، خانۀ قاضیِ دین

              ۵۵۰) گفت : من مغلوب بودم ، صوفیان / حمله آوردند و بودم بیمِ جان

              ۵۵۱) تو جِگربَندی میانِ گُربگان / اندر اندازیّ و ، جویی ز آن نشان ؟

              ۵۵۲) در میانِ صد گرسنه گِرده یی / پیشِ صد سگ ، گربۀ پژمرده یی

              ۵۵۳) گفت : گیرم کز تو ظلماََ بستدند / قاصدِ خونِ منِ مسکین شدند

              ۵۵۴) تو نیایی و ، نگویی مر مرا / که خَرت را می بَرَند ای بی نوا ؟

              ۵۵۵) تا خَر از هر که بُوَد من واخَرم / ورنه توزیعی کنند ایشان زَرَم

              ۵۵۶) صد تدارک بود چون حاضر بُدند / این زمان هر یک به اقلیمی شدند

              ۵۵۷) من که را گیرم ؟ که را قاضی بَرم ؟ / این قضا خود از تو آمد بر سَرم

              ۵۵۸) چون نیآبی و نگویی ای غریب / پیش آمد این چنین ظلمی مَهیب ؟

              ۵۵۹) گفت : والله آمدم من بارها  / تا تو را واقف کنم زین کارها

              ۵۶۰) تو همی گفتی که خر رفت ای پسر / از همه گویندگان ، با ذوق تر

              ۵۶۱) باز می گشتم که او خود واقف است / زین قضا راضی است ، مردِ عارف است

              ۵۶۲) گفت : آن را جمله می گفتند خَوش / مر مرا هم ذوق آمد گفتنش

              ۵۶۳) مر مرا تقلیدشان بر باد داد / که دو صد لعنت بر آن تقلید باد

              ۵۶۴) خاصه تقلیدِ چنین بی حاصلان / خَشمِ ابراهیم با بر آفلان

              ۵۶۵) عکسِ ذوقِ آن جماعت می زدی / وین دلم ز آن عکس ، ذوقی می شدی

              ۵۶۶) عکس ، چندان باید از یارانِ خَوش / که شوی از بحرِ بی عکس ، آب کش

              ۵۶۷) عکس ، کاوّل زد ، تو آن تقلید دان / چون پیاپی شد ، شود تحقیق آن

              ۵۶۸) تا نشد تحقیق ، از یاران مَبُر / از صدف مَگسَل ، نگشت آن قطره ، دُر

              ۵۶۹) صاف خواهی چشم و عقل و سمع را / بر دَران تو پرده هایِ طَمع را

              ۵۷۰) ز آنکه آن تقلیدِ صوفی از طَمَع / عقلِ او بربست از نورِ لُمَع

              ۵۷۱) طمعِ لوت و طمعِ آن ذوق و سماع / مانع آمد عقلِ او را ز اطّلاع

              ۵۷۲) گر طمع در آینه برخاستی / در نفاق آن آینه چون ماستی

              ۵۷۳) گر ترازو را طمع بودی به مال / راست کی گفتی ترازو وصفِ حال ؟

              ۵۷۴) هر نبیّی گفت : با قوم از صفا / من نخواهم مُزدِ پیغام از شما

              ۵۷۵) من دلیلم ، حق شما را مشتری / داد حق دلّالیم ، هر دو سَری

              ۵۷۶) چیست مُزدِ کارِ من ؟ دیدارِ یار /  / گر چه خود بوبکر بخشد چل هزار

              ۵۷۷) چل هزارِ او نباشد مُزدِ من / کی بُوَد شِبهِ شَبَه ، دُرِ عَدَن ؟

              ۵۷۸) یک حکایت گویمت ، بشنو به هوش / تا بدانی که طَمَع شد بندِ گوش

              ۵۷۹) هر که را باشد طَمَع ، اَلکن شود / با طَمَع کی چشم و دل روشن شود ؟

              ۵۸۰) پیشِ چشمِ او خیالِ جاه و زر / همچنان باشد که موی ، اندر بصر

              ۵۸۱) جُز مَگَر مستی که از حق پُر بُوَد / گر چه بدهی گنج ها او حُر بُوَد

              ۵۸۲) هر که از دیدار برخوردار شد / این جهان ، در چشمِ او مُردار شد

              ۵۸۳) لیک ، آن صوفی ز مستی دور بود / لاجَرَم در حرص ، او شب کور بود

              ۵۸۴) صد حکایت بشنود مدهوشِ حِرص / درنیابد نکته ای در گوشِ حرص



              Sûfilerin sema edebilmek için yolcunun bineğini satmaları

              Yoldan ulaştı tekkeye bir sûfi

              Merkebi götürüp ahıra çekti

               

              Kendi elleriyle su ve ot verdi

              Değil daha önceki sûfi gibi

               

              Yanlışa kusura  ihtiyat etti

              Kazâ gelince ihtiyat kâr eder mi

               

              Sûfiler erzaksız ve fakirdiler

              Fakirlik yok eden bir küfre döner[1]

               

              Ey zengin, sen toksun, sakın ha gülme

              O dertli fakirin eğriliğine

               

              [520] Sûfi sürüsü yoksulluk yüzünden

              Eşek satmaya yöneldi aniden

               

              Zaruret yüzünden murdar mubahtır

              Birçok fesat zaruretten salahtır[2]

               

              Hemen zavallı eşeği sattılar

              Yiyecek getirip kandil yaktılar

               

              Bir velvele kopuverdi tekkede:

              Yiyip içme ve semâ var bu gece

               

              Sabır ve üç oruç[3] daha ne kadar

              Zembil elde dilen nereye kadar

               

              Biz de insanız, can var bizde de

              Devlete bak, misafir var bu gece

               

              Bâtıl tohum ekmeleri şundandı

              Can değildi onların can sandığı

               

              Uzak yoldan gelmiş yorgun yolcu da

              Çokça izzet ikram gördü orada

               

              Sûfiler tek tek taltif etti onu

              Hoşça hizmet ettiler enikonu

               

              İlgilerini görünce dedi ki

              İşte bu gecedir eğlence vakti

               

              [530] Yiyip içtiler ve semâ başladı

              Tekkede toz duman aldı her yanı

               

              Mutfak dumanıyla tepinme tozu

              Kendinden geçişle iştiyak, coşku

               

              Bazen el çırparak tepinirlerdi

              Bazen yeri süpürdü secdeleri

               

              Sûfi, felekten muradı geç bulur

              Bu yüzden de sûfiler olur obur

               

              Ancak Hak nurundan bol yiyen sûfi

              Kapı çalma utancından müstağni

               

              Binlerce içinde az böyle sûfi

              Onun devletiyle yaşar gerisi

               

              Semâ baştan sona doğru gelince

              Mutrip başladı ağır bir ezgiye

               

              Tutturdu, eşek gitti, eşek gitti

              Bu şarkıya cümlesi eşlik etti

               

              Bu şarkıyla tepindi sabaha dek

              Gitti eşek, ah oğlum, gitti eşek

               

              Taklit yoluyla aynen bu sûfi de

              Şarkı söyledi, eşek gitti, diye

               

              [540] Yeme, içme, coşku, sema bitip de

              Gündüz olup hepsi veda edince

               

              Tekke boşaldı, yalnız kaldı sûfi

              Yolcu, yükün tozunu silkeledi

               

              Hücreden çıktı yoldaş arar sûfi

              Yükünü eşeğe yükleyecekti

               

              Koştu yetişmek için yoldaşlara

              Eşeğini bulamadı ahırda

               

              Dedi, suya götürmüştür o uşak

              Çünkü dün pek az su içmişti eşek

               

              Uşak geldi, sûfi dedi, eşek nerde

              Uşak nanik yaptı, koptu arbede

               

              Dedi, ettim eşeği sana teslim

              Onu senden gözetmeni istedim

               

              Senden isterim sana verdiğimi

              Sana verdiğimi şimdi ver geri

               

              {Usulünce konuş delil getirme

              Emanet ettiğimi ver geriye}

               

              Peygamber der ki elin ne aldıysa

              Onu geri vermek gerek sonunda

               

              [550] İnadından buna razı değilsen

              Din kadısına gidelim senle ben

               

              Dedi, ben sûfilere mağlup oldum

              Saldırdılar, vardı benim can korkum

               

              Sen kediler arasına ciğeri

              Atıp sorarsın ciğerden haberi

               

              Yüz tane açın önüne bir ekmek

              Zavallı kedi peşinde yüz köpek

               

              Dedi, tut ki senden aldılar zorla

              Kastettiler ben miskinin kanına

               

              Bana gelip de demek yok mu peki:

              Fakir, götürüyorlar eşeğini

               

              Ben eşeği alırdım kimde olsa

              Yoksa öderlerdi paramı bana

               

              Olsalardı olurdu yüz çaresi

              Şu anda bir yana gitti her biri

               

              Kimi tutup götüreyim kadıya

              Bu işi sen açtın benim başıma

               

              Nasıl gelmez ve demezsin, ey garip

              Böyle bir zulüm oldu pek acayip

               

              [560] Dedi, vallahi geldim defalarca

              Seni bu işlere vâkıf kılmaya

               

              Sen bütün söyleyenlerden coşkulu

              Söylüyordum "eşek gitti oğlum"u

               

              Dönüyordum, zaten haberdar diye

              Ârif adam razı bu hadiseye

               

              Dedi, onu hoş söylüyordu hepsi

              Bana da zevkli geldi söylemesi

               

              Beni onları taklit verdi yele

              İki yüz lanet olsun şu taklide

               

              Böyle boşları taklide bilhassa

              İbrahim'in öfkesi batanlara[4]

               

              O cemaatin zevki bana yansıdı da

              Benim gönlüm coştu bu yansımayla

               

              Akissiz denizden su çekmen için

              Hoş dostların aksine ermelisin

               

              İlk gelen yansımayı bil taklitten

              Hakikattir artık art arda gelen

               

              Hakikat olmadan dostlardan kopma

              Sedeften çıkma inci olmadan damla

               

              [570] Göz, kulak, akıl arınsın istersen

              Tamah perdelerini parçala sen

               

              Çünkü sûfinin tamahkâr taklidi

              Akla nuru, ışığı engelledi

               

              Yeme içme, zevk ve semâ tamahı

              Bilinçten engeller onun aklını

               

              Aynada da tamah mevcut olsaydı

              Nifakça olurdu bizimle aynı

               

              Terazide mala tamah olsaydı

              Terazi nasıl doğru anlatırdı

               

              Her nebi, kavmine temizce der ki

              Ben sizden istemem haber ücreti[5]

               

              Ben kılavuz, Hak da size müşteri

              Hak iki dünyada verdi ecrimi

               

              İşimin ücreti ne? Görmek yâri

              Ebu Bekr kırk bin bağışladı gerçi[6]

               

              Benim ücretim olmaz onun kırk bini

              Boncuk olur mu Aden incisi gibi

               

              Bir öykü diyeyim, aklınla dinle

              Tamah kulağa engeldir bil diye

               

              [580] Kekemelik olur tamah olanda

              Aydın mı olur göz ve gönül tamahla

               

              Göz önünde makam para hayali

              Tıpkı gözde kıl bulunması gibi

               

              Ancak Hak’la dolu sarhoş müstesna

              Hazineler versen de hürdür hâlâ

               

              Kimin Hakkı görme nasibi varsa

              Murdar olur onun gözünde dünya

               

              Fakat mestlikten uzaktı o sûfi

              Hırstan gece körüydü, yok çaresi

               

              Hırs esiri yüz hikâye dinlese

              Hırs kulağına girmez bir tek nükte



              [1] Hadise işaret: “Fakirlik neredeyse küfür haline gelir.”

              [2] Bkz. Bakara (2), 173: “Allah size ancak ölüyü (leşi), kanı, domuz etini ve Allah'tan başkası adına kesileni haram kıldı. Her kim bunlardan yemeye mecbur kalırsa, başkasının hakkına saldırmadan ve haddi aşmadan bir miktar yemesinde günah yoktur. Şüphe yok ki Allah çokça bağışlayan çokça esirgeyendir.” Ayrıca bkz. Mâide (5), 3: “(…) Kim açlıktan daralır, günaha istekle yönelmeden bunlardan yemek zorunda kalırsa ona günah yoktur.”

              [3] Sufilerin her ayın 13, 14 ve 15. gününde tuttukları oruç.

              [4] Hz. İbrahim’in “Ben batanları sevmem” sözüne işarettir. Bkz. Enam (6), 76.

              [5] Bkz. Hud (11), 51: “Ey kavmim buna karşı ben sizden bir ücret istemiyorum, benim ücretim ancak beni yaratana aittir…”. Buna benzer başka âyetler de vardır.

              [6] Hz. Ebu Bekir’in Hz. Peygamber için kırk bin dinar harcadığı ve böylece hiç varlığının kalmadığına dair rivayete işaret edilmektedir.


              • 29 Ekim - 4 Kasım

                 

                مَثَل

                 

                 

                آن غریبی خانه می‌جُست از شتاب
                 

                 

                دوستی بردش سویِ خانۀ خراب
                 

                 

                 

                گفت او این را اگر سقفی بُدی
                 

                 

                پهلویِ من مر ترا مسکن شدی
                 

                 

                 

                هم عیالِ تو بیاسودی اگر
                 

                 

                در میانه داشتی حجرۀ دگر
                 

                 

                 

                گفت آری پهلویِ یاران بِه است
                 

                 

                لیک ای جان در اگر نتْوان نشست
                 

                 

                740

                این همه عالم طلبکارِ خوشند
                 

                 

                وز خوشِ تزویر اندر آتشند
                 

                 

                 

                طالبِ زر گشته جمله پیر و خام
                 

                 

                لیک قلب از زر نداند چشمِ عام
                 

                 

                 

                پرتوی بر قلب زد خالص ببین
                 

                 

                بی‌محک زر را مکن از ظن گزین
                 

                 

                 

                گر محک داری گُزین کن ورنه رَو
                 

                 

                نزدِ دانا خویشتن را کن گِرَو
                 

                 

                 

                یا محک باید میانِ جانِ خویش
                 

                 

                ور ندانی ره مرو تنها تو پیش
                 

                 

                745

                بانگِ غولان هست بانگِ آشنا
                 

                 

                آشنایی که کَشَد سویِ فنا

                 

                 

                بانگ می‌دارد که هان ای کاروان
                 

                 

                سویِ من آیید نک راه و نشان
                 

                 

                 

                نامِ هر یک می‌بَرَد غول ای فلان
                 

                 

                تا کند آن خواجه را از آفلان
                 

                 

                 

                چون رسد آنجا ببیند گرگ و شیر
                 

                 

                عمر ضایع راه دور و روز دیر
                 

                65a

                 

                چون بوَد آن بانگِ غول آخر بگو
                 

                 

                مال خواهم جاه خواهم و آبرو
                 

                 

                750

                از درونِ خویش این آوازها
                 

                 

                منع کن تا کشف گردد رازها
                 

                 

                 

                ذکرِ حق کن بانگِ غولان را بسوز
                 

                 

                چشمِ نرگس را از این کرکس بدوز
                 

                 

                 

                صبحِ کاذب را ز صادق واشناس
                 

                 

                رنگِ مَی را باز دان از رنگِ کاس
                 

                 

                 

                تا بوَد کز دیدگانِ هفت رنگ
                 

                 

                دیده‌ای پیدا کند صبر و درنگ
                 

                 

                 

                رنگها بینی به‌جز این رنگها
                 

                 

                گوهران بینی به جایِ سنگها
                 

                 

                755

                گوهرِ چه بلکه دریایی شوی
                 

                 

                آفتابِ چرخ‌پیمایی شوی

                 

                 

                کارکُن در کارگه باشد نهان
                 

                 

                تو برو در کارگه بینش عیان
                 

                 

                 

                کار چون بر کارکُن پرده تنید
                 

                 

                خارجِ آن کار نتْوانیش دید
                 

                 

                 

                کارگه چون جای باشِ عامل است
                 

                 

                آنکه بیرون است از وی غافل است
                 

                 

                 

                پس در آ در کارگه یعنی عدم
                 

                 

                تا ببینی صنع و صانع را به هم
                 

                 

                760

                کارگه چون جایِ روشن‌دیدگی است
                 

                 

                پس برونِ کارگه پوشیدگی است
                 

                 

                 

                رُو به هستی داشت فرعونِ عَنود
                 

                 

                لاجرم از کارگاهش کور بود
                 

                 

                 

                لاجرم می‌خواست تبدیلِ قَدَر
                 

                 

                تا قضا را باز گرداند ز در
                 

                 

                 

                خود قضا بر سبلتِ آن حیله‌مند
                 

                 

                زیرِ لب می‌کرد هر دم ریشخند
                 

                 

                 

                صد هزاران طفل کُشت او بی‌گناه
                 

                 

                تا بگردد حُکم و تقدیرِ الٰه
                 

                 

                765

                تا که موسیِ نبی ناید برون
                 

                 

                کرد در گردن هزاران ظلم و خون

                 

                 

                آن همه خون کرد و موسی زاده شد
                 

                 

                وز برایِ قهرِ او آماده شد
                 

                 

                 

                گر بدیدی کارگاهِ لایزال
                 

                 

                دست و پایش خشک گشتی ز احتیال
                 

                 

                 

                اندرونِ خانه‌اش موسی معاف
                 

                 

                وز برون می‌کُشت طفلان را گزاف
                 

                 

                 

                همچو صاحب‌نفس کو تن پرورد
                 

                 

                بر دگر کس ظنِّ حِقدی می‌بَرَد
                 

                 

                770

                کین عدوّ و آن حسود و دشمن است
                 

                 

                خود حسود و دشمنِ او آن تن است
                 

                 

                 

                او چو فرعون و تنش موسیِ او
                 

                 

                او به بیرون می‌دود که کو عدو
                 

                 

                 

                نفسش اندر خانۀ تن نازنین
                 

                 

                بر دگر کس دست می‌خاید به کین

                 

                 

                TEMSİL

                Bir garip, telaş içinde ev arıyordu. Bir arkadaşı onu viran hanesine götürdü.

                Eğer bu evin çatısı olsaydı, dedi, benim yanıma yerleşirdin.

                Evde bir oda daha olsaydı, ailen de burada barınırdı.

                Dedi, evet, dostların yanı güzeldir. Fakat azizim, “eğer”de oturulmaz.

                [740] Bunca âlem güzellik ister, fakat sahte güzellik yüzünden yanar durur.

                Yaşlı genç, herkes altın peşindedir. Fakat avamın gözü sahtesini gerçeğinden ayıramaz.

                Bak, kalp altına vurur, şavkı saf altının. Mihenk olmadan, göz kararı altın seçme sakın.

                Mihengin varsa seç. Yoksa yürü, bir bilene kendini teslim et.

                Ya canında mihenk olmalı ya da yol bilmeden yola çıkmamalısın.

                [745] Gulyabani sesi tanıdık gelir. Fakat o, insanı yokluğa sürükleyen tanıdık gibidir.

                Kervancılar, diye bağırır o, bana doğru gelin, işte yol burda.

                Gulyabani, her birine adıyla seslenerek insanı yitikler arasına katmak ister.

                İnsan oraya vardığı zaman, görür kurdu ve aslanı. Ama artık ömür ziyan olmuştur. Artık yol uzak, vakit geçtir.

                Gulyabaninin sesi nasıldır? Mal isterim, makam ve itibar isterim, demen yok mu; [bundan âlâ gulyabani sesi mi olur]?

                [750] İçindeki bu seslere engel ol. İşte o zaman sırlar açığa çıkar.

                Hakk’ı zikret, gulyabanilerin sesini yak. Nergisin gözünü[1] bu akbabalardan uzak tut.

                Yalancı sabah (subh-i kâzib)ı gerçek sabah (subh-i sâdık)tan ayır. Şarabın rengini kadehin renginden ayır.

                Böylece olur ki yedi renkli gözlerin, sabır ve tahammülle başka bir göz olup çıkar.

                [Böylece] bu renklerden başka renkler görürsün. Taşlar yerine inciler görürsün.

                [755] İnci ne ki? Bir deniz olursun hatta, gökyüzünü dolaşan bir güneş…

                Çalışan, atölyede gizlidir. Sen atölyeye git de açıkça gör onu.

                İş çalışana perde dokuduğu için, o iş dışında onu göremezsin.

                Atölye, iş işleyenin yeri olduğundan, atölyenin dışında olan ondan habersizdir.

                Öyleyse atölyeye, yani yokluğa gir ki yaratışı ve yaratıcıyı bir arada göresin.

                [760] Atölye açıkça görme yeri olduğundan, atölyenin dışı da gizleniş yeridir.

                İnatçı Firavun’un yüzü varlığa dönüktü ve o, kaçınılmaz olarak atölyeye kördü.

                Bu bakımdan o, kazâyı kapıdan geri çevirmek için kaderi değiştirmek istiyordu.

                Kaza ise o sahtekârın kibrine hep bıyık altından gülüyordu.

                Allah’ın hükmü ve takdiri değişsin diye, yüz binlerce günahsız çocuk öldürdü o.

                [765] Mûsa Peygamber ortaya çıkmasın diye, binlerce zulmün ve kanın vebali altına girdi.

                Onca kan dökmesine karşın, Mûsa yine de doğdu ve onun kahroluşu için hazırlandı.

                Firavun, yüce Allah’ın atölyesini görseydi, eli ayağı kurur, hile yapamazdı.

                Onun evi içinde Mûsa güvendeyken, o dışarıda sayısız çocuk öldürmekteydi.

                Tıpkı boğazı durmadan çalışan ve başkalarının kendisini kıskandıklarını sanan kibirli kişi gibi.

                [770] Başkalarının kıskanıp düşmanlık ettiklerini düşünse de aslında gerçek düşmanı onun kendi gövdesidir.

                O, Firavun gibidir. Bedeni de onun Mûsa’sı. Ne ki o, düşman hani diye dışarıya saldırır.

                Nefsi beden evinde nazla yaşarken, o başkasına kin güder.



                [1] “Nergisin gözü” tabiri burada “kalp gözü” anlamında kullanılmış olmalıdır.


                • 5 Kasım - 11 Kasım

                   

                  MESNEVİ’NİN ÜÇÜNCÜ CİLDİ

                  Başlangıç

                  مجلّد سيم از مثنوی


                   

                  ای ضیاءالحق حسام‌الدّین بیار
                   

                   

                  این سوم دفتر که سنّت شد سه بار
                   

                   

                   

                  برگشا گنجینۀ اسرار را
                   

                   

                  در سوم دفتر بهِل اَعذار را
                   

                   

                   

                  قوّتت از قوّتِ حق می‌زهد
                   

                   

                  نز عُروقی کز حرارت می‌جهد
                   

                   

                   

                  این چراغِ شمس کو روشن بوَد
                   

                   

                  نز فتیل و پنبه و روغن بوَد
                   

                   

                  5

                  سقفِ گردون کو چنین دایم بوَد
                   

                   

                  نز طناب و اُستنی قایم بوَد
                   

                   

                   

                  قوّتِ جبریل از مطبخ نبود
                   

                   

                  بود از دیدارِ خلّاقِ وجود
                   

                   

                   

                  همچنان این قوّتِ ابدالِ حق
                   

                   

                  هم ز حق دان نز طعام و از طبق
                   

                   

                   

                  جسمشان را هم ز نور اِسرشته‌اند
                   

                   

                  تا ز روح و از مَلَک بگْذشته‌اند
                   

                   

                   

                  چونکه موصوفی به اوصافِ جلیل
                   

                   

                  ز آتشِ امراض بگْذر چون خلیل
                   

                   

                  10

                  گردد آتش بر تو هم بَرْد و سلام
                   

                   

                  ای عناصر مر مزاجت را غلام
                   

                   

                   

                  هر مزاجی را عناصر مایه است
                   

                   

                  وین مزاجت برتر از هر پایه است
                   

                   

                   

                  این مزاجت از جهانِ مُنبسِط
                   

                   

                  وصفِ وحدت را کنون شد مُلتقِط
                   

                   

                   

                  ای دریغا عرصۀ اَفهامِ خلق
                   

                   

                  سخت تنگ آمد ندارد خلق حلق
                   

                   

                   

                  ای ضیاءالحق به حِذقِ رایِ تو
                   

                   

                  حلق بخشد سنگ را حلوایِ تو
                   

                   

                  15

                  کوهِ طور اندر تجلّی حلق یافت
                   

                   

                  تا که مَیْ نوشید و مَیْ را بر نتافت
                   

                   

                   

                  صَارَ دَکّاً مِنْهُ وَانْشَقَّ الْجَبَل
                   

                   

                  هَلْ رَأَیْتُمْ مِنْ جَبَل رَقْصَ الْجَمَل
                   

                   

                   

                  لقمه‌بخشی آید از هر کس به کس
                   

                   

                  حلق‌بخشی کارِ یزدان است و بس
                   

                   

                   

                  حلق بخشد جسم را و روح را
                   

                   

                  حلق بخشد بهرِ هر عضوت جدا
                   

                   

                   

                  این گهی بخشد که اجلالی شوی
                   

                   

                  وز دغا و از دغل خالی شوی
                   

                   

                  20

                  تا نگویی سِرِّ سلطان را به کس
                   

                   

                  تا نریزی قند را پیشِ مگس

                   

                   

                  گوشِ آنکس نوشد اسرارِ جلال
                   

                   

                  کو چو سوسن صدزبان افتاد و لال
                   

                   

                   

                  حلق بخشد خاک را لطفِ خدا
                   

                   

                  تا خورَد آب و برُویَد صد گیا
                   

                   

                   

                  باز خاکی را ببخشد حلق و لب
                   

                   

                  تا گیاهش را خورَد اندر طلب
                   

                   

                   

                  چون گیاهش خورد حیوان گشت زفت
                   

                   

                  گشت حیوان لقمۀ انسان و رفت
                   

                   

                  25

                  باز خاک آمد شد اَکّالِ بشر
                   

                   

                  چون جدا شد از بشر روح و بصر
                   

                   

                   

                  ذرّه‌ها دیدم دهانْشان جمله باز
                   

                   

                  گر بگویم خوردشان گردد دراز
                   

                   

                   

                  برگها را برگ از اِنعامِ او
                   

                   

                  دایگان را دایه لطفِ عامِ او
                   

                   

                   

                  رزقها را رزقها او می‌دهد
                   

                   

                  زآنکه گندم بی‌غذایی چون زهد
                   

                   

                   

                  نیست شرحِ این سخن را منتهی
                   

                   

                  پاره‌ای گفتم بدانی پاره‌ها
                   

                   

                  30

                  جمله عالم آکل و مأکول دان
                   

                   

                  باقیان را مُقبِل و مقبول دان
                   

                   

                   

                  این جهان و ساکنانش مُنتشِر
                   

                   

                  وآن جهان و سالکانش مُستمِر
                   

                   

                   

                  این جهان و عاشقانش مُنقطِع
                   

                   

                  اهلِ آن عالم مُخلَّد مُجتمِع
                   

                   

                   

                  پس کریم آن است کو خود را دهد
                   

                   

                  آبِ حیوانی که مانَد تا ابد
                   

                   

                   

                  باقِیاتُ الصّالحات آمد کریم
                   

                   

                  رَسته از صد آفت و اَخطار و بیم
                   

                   

                  35

                  گر هزارانند یک کس بیش نیست
                   

                   

                  چون خیالاتی عدد اندیش نیست
                   

                   

                   

                  آکل و مأکول را حلق است و نای
                   

                   

                  غالب و مغلوب را عقل است و رای
                   

                   

                   

                  حلق بخشید او عصایِ عدل را
                   

                   

                  خورد آن چندان عصا و حَبل را
                   

                   

                   

                  واندر او افزون نشد زآن جمله اکل
                   

                   

                  زآنکه حیوانی نبودش اکل و شکل
                   

                   

                   

                  مر یقین را چون عصا هم حلق داد
                   

                   

                  تا بخورد او هر خیالی را که زاد
                   

                   

                  40

                  پس معانی را چو اَعیان حلقهاست
                   

                   

                  رازقِ حلقِ معانی هم خداست

                   

                   

                  پس ز مه تا ماهی هیچ از خلق نیست
                   

                   

                  که به جذبِ مایه او را حلق نیست
                   

                   

                   

                  حلقِ جان از فکرِ تن خالی شود
                   

                   

                  آنگهان روزیش اجلالی شود
                   

                   

                   

                  شرط تبدیلِ مزاج آمد بِدان
                   

                   

                  کز مزاجِ بد بوَد مرگِ بَدان
                   

                   

                   

                  چون مزاجِ آدمی گِل‌خوار شد
                   

                   

                  زرد و بدرنگ و سقیم و خوار شد
                   

                   

                  45

                  چون مزاجِ زشتِ او تبدیل یافت
                   

                   

                  رفت زشتی از رخش چون شمع تافت
                   

                   

                   

                  دایه‌ای کو طفلِ شیرآموز را
                   

                   

                  تا به نعمت خوش کند پَدفوز را
                   

                   

                   

                  گر ببندد راهِ آن پستان بر او
                   

                   

                  برگشاید راهِ صد بُستان بر او
                   

                   

                   

                  زآنکه پستان شد حجابِ آن ضعیف
                   

                   

                  از هزاران نعمت و خوان و رَغیف
                   

                   

                   

                  پس حیاتِ ماست موقوفِ فِطام
                   

                   

                  اندک اندک جهد کن تَمَّ الْکَلام
                   

                  103a

                  50

                  چون جنین بُد آدمی بُد خون غذا
                   

                   

                  از نجس پاکی بَرَد مؤمن کذا
                   

                   

                   

                  از فِطامِ خون غذایش شیر شد
                   

                   

                  وز فطامِ شیر لقمه‌گیر شد
                   

                   

                   

                  وز فطامِ لقمه لقمانی شود
                   

                   

                  طالبِ اِشکارِ پنهانی شود
                   

                   

                   

                  گر جنین را کس بگفتی در رَحِم
                   

                   

                  هست بیرون عالمی بس مُنتظِم
                   

                   

                   

                  یک زمینی خرّمی با عرض و طول
                   

                   

                  اندر او صد نعمت و چندین اُکول
                   

                   

                  55

                  کوهها و بحرها و دشتها
                   

                   

                  بوستانها باغها و کَشتها
                   

                   

                   

                  آسمانی بس بلند و پُر ضیا
                   

                   

                  آفتاب و ماهتاب و صد سُها
                   

                   

                   

                  از جنوب و از شمال و از دَبور
                   

                   

                  باغها دارد عروسیها و سور
                   

                   

                   

                  در صفت ناید عجایبهایِ آن
                   

                   

                  تو در این ظلمت چه‌ای در امتحان
                   

                   

                   

                  خون خوری در چارمیخِ تنگنا
                   

                   

                  در میانِ حبس و اَنجاس و عَنا
                   

                   

                  60

                  او به حُکمِ حالِ خود مُنکِر بُدی
                   

                   

                  زین رسالت مُعرِض و کافر شدی

                   

                   

                  کین محال است و فریب است و غرور
                   

                   

                  زآنکه تصویری ندارد وهمِ کور
                   

                   

                   

                  جنسِ چیزی چون ندید ادراکِ او
                   

                   

                  نشْنود ادراکِ مُنکِرناکِ او
                   

                   

                   

                  همچنانکه خلقِ عام اندر جهان
                   

                   

                  زآن جهان اَبدال می‌گویندشان
                   

                   

                   

                  کین جهان چاهی است بس تاریک و تنگ
                   

                   

                  هست بیرون عالمی بی‌بو و رنگ
                   

                   

                  65

                  هیچ در گوشِ کسی زیشان نرفت
                   

                   

                  کین طَمَع آمد حجابِ ژرف و زفت
                   

                   

                   

                  گوش را بندد طَمَع از استماع
                   

                   

                  چشم را بندد غرض از اطّلاع
                   

                   

                   

                  همچنانکه آن جنین را طَمْعِ خون
                   

                   

                  کآن غذایِ اوست در اوطانِ دون
                   

                   

                   

                  از حدیثِ این جهان محجوب کرد
                   

                   

                  غیرِ خون او می نداند چاشت خورد

                   

                   

                  Ey Hak ışığı Hüsâmeddin, şu üçüncü defteri getir. Üçlemek sünnettir[1].

                  Bahaneleri bırak da aç üçüncü defterle sırlar hazinesini.

                  Gücün, Hak gücünden doğuyor, hararetle seğiren damarlardan değil.

                  Şu yanan güneş lambası, ne fitilden, ne pamuktan, ne de yağdandır.

                  [5] Hep ayakta duran gök çatısı, urgana, sütuna bağlı değildir[2].

                  Cebrail’in gücü mutfaktan değil, varlığı yaratanın cemalindendir.

                  Hak ermişlerinin gücü de yiyip içmekten değil, bil ki Hak’tandır.

                  Bedenleri de nurla yoğrulmuş ve böylece ruhu ve melekleri geçmişlerdir.

                  Yüce Hakk’ın sıfatlarıyla sıfatlandığın için sen de hastalıkların ateşinden geç Halil gibi.

                  [10] Ey unsurları bünyesine köle eden, ateş sana da olur serin ve esen.

                  Her bünyenin kaynağıdır unsurlar. Oysa senin şu bünyen her temelden üstündür.

                  Şimdi mizacın, saçılmış dünyadan birlik niteliğini devşirmiştir.

                  Ne yazık ki insanların kavrayış alanları son derece dar. İnsanlarda boğaz yok.

                  Ey Hak ışığı, görüş ortaya koyuşundaki ustalıkla taşa bile boğaz verir senin helvan.

                  [15] Tur dağı, tecelli sonucu boğaza kavuşup şarap içti de [bünyesi] şarabı kaldıramadı.

                  Dağ yarılıp ufalandı[3]. Hiç gördünüz mü bir dağın deve gibi oynadığını?

                  İnsanlara lokma vermek herkesin elinden gelir. Boğaz vermekse ancak Allah’ın işidir.

                  [Allah] cisme de ruha da boğaz bahşeder. Her uzvuna ayrı boğaz bahşeder.

                  [Bunu ancak] Hakk’a yaraşır duruma gelip hile ve dalavereden arındığında bahşeder.

                  [20] [Hakk’a yaraşır olunca] sultanın sırrını kimseye söylemez, sineğin önüne şeker dökmezsin.

                  Yüce sırları ancak zambak gibi yüz dili olup da suskun kalanın kulağı duyabilir.

                  Allah’ın lütfu, toprağa boğaz bahşeder de toprak su içip yüzlerce bitki bitirir.

                  Yine topraktan olan varlığa boğaz ve dudak verir de o da bitkileri bulup yer.

                  Bitkiyi yeyince iri bir hayvan haline gelir. Hayvan da insana yem olur gider.

                  [25] Sonunda ruh ve görüş insandan ayrılınca toprak gelir de insanı yer.

                  Hep ağızları açık zerreler gördüm. Yediklerini söylersem söz uzar gider.

                  Azıkların azığı O’nun nimetlerinden [gelir]. Dadıların dadısı, [Hakk’ın] kapsayıcı lütfudur.

                  Rızıklara O rızık verir. Yoksa buğday besinsiz nasıl meydana gelir?

                  Bu sözün açıklaması bitesi değil. Bir parça söyledim. [Başka] parçaları da sen anla.

                  [30] Bütün âlemi hem yiyen, hem yenilen olarak bil. Kalıcılarsa yönelenler ve kabul edilenlerdir.

                  Bu dünya ve sâkinleri dağıtılanlardır. O dünya ve yolcularıysa kalıcılardır.

                  Bu dünya ve âşıkları sonludur. O âlem mensuplarıysa sonsuz ve bir arada.

                  Öyleyse sonsuza dek kalmayı sağlayacak bengisuyu kendi kendine verendir cömert.

                  Cömert, “bâki kalan iyiler[4]”[den] olup yüz türlü âfet, tehlike ve korkudan güvendedir.

                  [35] Binlerce olsa da bir kişiden fazla değildir. Çünkü hayalperestler gibi sayı derdinde değildir.

                  Yiyenle yenilenin boğazı, yemek borusu vardır. Gâliple mağlubun aklıyla fikri vardır.

                  O, adalet değneğine boğaz vermiştir. Böylece o değnek, onca değnek ve ipi yemiştir[5].

                  Onca yediği onda bir artışa yol açmamıştır. Çünkü onun şekli ve yiyişi hayvanî değildir.

                  Doğan her hayali yesin diye yakîne de değnek gibi boğaz vermiştir.

                  [40] Öyleyse soyutların da somutlar gibi boğazı var. Soyutlara rızık veren de Allah’tır.

                  Bütün âlemde, besin almaya yarayan boğazı olmayan hiçbir yaratılmış yoktur öyleyse.

                  Canın boğazı bedeni düşünmekten arınırsa işte o zaman yüce rızka ulaşır.

                  Bil ki mizacı değiştirmek şarttır. Kötülerin ölümü kötü mizaçtandır.

                  İnsan mizacı çamur yemeye alışırsa sararıp solar, hastalanıp düşkünleşir.

                  [45] Kişinin kötü mizacı değişirse yüzünden çirkinlik gider de ışık gibi parlar.

                  Süte alışmış bebeğin ağzını başka nimetlerle tatlandıran dadı…

                  Meme yolunu bebeğe kapatsa da ona yüz bahçenin yolunu açar.

                  Çünkü meme, o zavallının binlerce nimet, besin ve ekmeğe ulaşmasına engeldir.

                  Öyleyse yaşayışımız sütten kesilmeye bağlıdır. Yavaş yavaş çaba göster vesselam.

                  [50] İnsan bir ceninken besini kandı. Mümin, pislikten işte böyle temizlik elde eder.

                  Kandan kesilince besini süt olur. Sütten kesilince de lokma yemeye başlar.

                  Lokmadan kesilince bir Lokman olur. Açık ve gizli [bilgi]leri elde etmeye başlar.

                  Rahimdeyken cenine dışarıda çok düzenli bir âlem olduğunu biri söyleseydi…

                  Enine boyuna sevinç dolu bir alan… İçinde yüz türlü nimet ve bir sürü yiyecek…

                  [55] Dağlar, denizler ve ovalar… Bağlar, bahçeler ve tarlalar…

                  Son derece yüksek ve ışıklı bir gök… Güneş, ay ve yüzlerce Süha…

                  Güney, kuzey ve batı rüzgârlarıyla bahçeler gelin gibi süslenip şenlenir.

                  Oranın ilginçlikleri sözle anlatılamaz. Sen bu karanlıkta ne diye sıkıntı çekiyorsun?

                  Dar bir çarmıha gerilmiş kan içmedesin. Hapiste, pislikler ve zorluklar içindesin.

                  [60] [Bu sözler karşısında] o, kendi durumuna bakıp [bunu] inkâr eder ve bu mesajdan yüz çevirirdi.

                  Olamaz, bu bir aldanış, derdi. Çünkü kör vehmin buna ilişkin bir algılaması yoktur.

                  Onun idraki böyle bir şey görmemiş, inkârcı aklı böyle bir şey duymamıştır.

                  Dünyadaki insanların geneli böyledir. Ermişler onlara o dünyadan söz edip…

                  Bu dünya çok karanlık ve dar bir kuyu ve dışarda kokusuz ve renksiz bir dünya var, [deyince]…

                  [65] Onların hiç birinin kulağına girmez bu söz. Çünkü tamah, kalın ve büyük bir perdedir.

                  Tamah, kulağın duymasına engel olur. Art niyet de gözü kapatıp bilgi edinmeyi önler.

                  Nitekim aşağılık yurtta kan onun gıdası olduğu için ceninin kana olan tamahı…

                  Bu dünyaya ilişkin bir şey duymasını önler. Böylece o, kandan başka yemek bilmez.

                   



                  [1] Hz. Peygamber’in bir sünnetine işaret: “Hz. Peygamber, bir söz söylerken muhatabı onu iyi anlasın diye üç kez tekrarlardı. Bir topluluk arasına katıldığı zaman da üç kez selam verirdi.”

                  [2] Kur’an, Ra‛d (13), 2. âyete işaret: “Görmekte olduğunuz gökleri direksiz olarak yükselten, sonra arşa istivâ eden, güneşi ve ayı emrine boyun eğdiren Allah’tır. (…)”

                  [3] Kur’an, A‛raf (7), 143. âyete işaret: “Mûsa tayin ettiğimiz vakitte (Tûr’a) gelip de Rabbi onunla konuşunca Rabbim! Bana (kendini) göster; seni göreyim, dedi. (Rabbi), sen beni asla göremezsin. Fakat şu dağa bak, eğer o yerinde durabilirse sen de beni göreceksin, buyurdu. Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Mûsa da baygın düştü. Ayılınca dedi ki seni noksan sıfatlardan tenzih ederim, sana tevbe ettim. Ben inananların ilkiyim.”

                  [4] Kur’an, Meryem (19), 76. âyetten alıntı.

                  [5] Kur’an, Şuarâ (26), 45. âyete işaret: “Sonra Mûsa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuveriyor!”


                  • 12 Kasım - 18 Kasım

                    لاابالي گفتنِ عاشق[1] ناصح و عاذل را از سرِ عشق

                    AŞK YÜZÜNDEN ÂŞIĞIN ÖĞÜT VERİP KINAYAN KİŞİYE KARŞI PERVASIZCA KONUŞMASI

                    گفت اي ناصح خَمُش کن چند چند      پند کم دِه زآنکه بس سخت است بند

                     Âşık] dedi, sus ey öğütçü, yetmez mi daha? Öğüdü bırak, çünkü bağ çok sıkı.

                    3830     سخت‌تر شد بندِ من از پندِ تو      عشق را نشْناخت دانشمندِ تو

                       [3830] Öğüdün yüzünden bağım daha da sıkılaştı. Senin âlimin tanımadı aşkı.

                    آن طرف که عشق مي‌افزود درد                 بوحَنيفه و شافعي درسي نکرد

                     Aşkın derde dert kattığı yerde Ebu Hanife ve Şafiî ders görmedi.

                    تو مکن تهديد از کُشتن که من             تشنة زارم به خونِ خويشتن

                    Sen beni öldürülmekle korkutma, çünkü dayanılmaz biçimde susadım kendi kanıma.

                    عاشقان را هر زماني مُردني است             مردنِ عشّاق خود يک نوع نيست

                    Âşıklara her zaman bir ölmek var. Âşıkların ölmesi zaten bir çeşit değil.

                    او دو صد جان دارد از جانِ هُدي             وآن دوصد را مي‌کند هر دم فِدي

                    Âşığın hidayet verici candan gelen iki yüz canı vardır ve bu iki yüz canı her an feda eder.

                    3835    هر يکي جان را ستاند دَه بها        از نُبي خوان عَشْرَةً اَمْثَالَهَا

                        [3835] Her cana karşılık on ecir alır. “On kat [karşılık] vardır[2]”ı Kur’an’dan okusana.

                    گر بريزد خونِ من آن دوست‌رُو             پاي‌کوبان جان برافشانم بر او

                        Sevgili yar kanımı dökse canımı güle oynaya feda ederim ona.

                    آزمودم مرگِ من در زندگي است             چون رهم زين زندگي پايندگي است

                    Deneyip gördüm, ölümüm hayattadır. Bu hayattan kurtulunca ver elini ölümsüzlük.

                    اُقْتُلُونِي اُقْتُلُونِي يا ثِقَات                      اِنَّ فِي قَتْلِي حَياتاً فِي حَيات

                    Öldürün beni, öldürün a güvenilir zatlar! Öldürülmemde hayat içinde hayat var.

                    يا مُنِيرَ الْخَدِّ يا رُوحَ الْبَقَا                      اِجْتَذِبْ رُوحِي وَجُدْ لِي بِالْلِقَا

                    Ey aydınlık yüz, ey ölümsüz ruh, çekip al ruhumu, yüzünü görmeyi bana ihsan et.

                    3840     لِي حَبِيبٌ حُبُّهُ يشْوِي الْحَشَا       لَوْ يشَا يمْشِي عَليٰ عَينِي مَشيٰ

                        [3840] Sevgisi içimi kavuran bir sevgilim var; gözümün üstünde yürümek isterse yürür.

                    پارسي گو گرچه تازي خوشتر است       عشق را خود صد زبانِ ديگر است

                    Arapça daha hoşsa da sen Farsça söyle. Zaten aşkın yüz dili daha var.

                    بوي آن دلبر چو پرّان مي‌شود              آن زبانها جمله حيران مي‌شود

                    O dilberin kokusu uçuşunca tüm bu diller şaşkına döner.

                    بس کنم دلبر در آمد در خطاب             گوش شو وَاللّهُ اَعْلَم بِالْصَّواب

                    Kısa keseyim, sevgili konuşmaya başladı. Kulak kesil. Allah doğrusunu daha iyi bilir.

                    چونکه عاشق توبه کرد اکنون بترس      کو چو عياران کند بر دار درس

                    Âşık tövbe edince  [asıl] o zaman kork. Çünkü o, yiğitler gibi darağacında ders yapar.

                    3845    گرچه اين عاشق بخارا مي‌رود      ني به درس و ني به اُستا مي‌رود

                        [3845] Bu âşık Buhara’ya gidiyor olsa da ne derse gidiyor, ne de hocaya.

                    عاشقان را شد مدرّس حُسنِ دوست       دفتر و درس و سَبَقْشان روي اوست

                    Âşıkların hocası sevgilinin güzelliğidir. Defter, ders ve meşkleri sevgilinin yüzüdür.

                    خامُشند و نعرۀ تکرارشان                     مي‌رود تا عرش و تختِ يارشان

                    Suskundurlar, [ama] tekrarlarının sesi arşa ve sevgilinin tahtına dek ulaşır.

                    درسشان آشوب و چرخ و زلزله              ني زيادات است و بابِ سلسله

                    Dersleri, Ziyâdât[3] ve Silsile[4]’den bir konu değil, coşku, dönüş ve titreyiştir.

                    سلسلة اين قوم جَعدِ مُشکبار               مسئلۀ دَور است ليکن دَورِ يار

                    Silsileleri misk kokulu kıvrımlı saçtır. “Devir[5]” konusu var ama yâr devri.

                    3850 مسئلة کيس ار بپرسد کس ترا     گو نگنجد گنجِ حق در کيسه‌ها

                      [3850] Biri sana “kese[6]” konusunu sorarsa de ki Hakk’ın hazinesi keselere sığmaz.

                    گر دَمِ خُلع و مُبارا مي‌رود                     بَد مبين ذکرِ بخارا مي‌رود

                    “Hul‘[7]” ve “mübârâ[8]”dan dem vuruluyorsa kötüye yorma, Buhara’dan söz ediliyordur.

                    ذکرِ هر چيزي دهد خاصيتي               زآنکه دارد هر صفت ماهيتي[9]

                    Her şeyin anılması bir özellik ortaya koyar. Çünkü her sıfatın bir mahiyeti vardır.

                    آن بخاري غصة دانش نداشت              چشم بر خورشيدِ بينش مي‌گماشت

                    O Buharalının bilgi kaygısı yoktu ve görüş güneşini gözüne kestirmişti.

                    هر که در خلوت ببينش يافت راه                او ز دانشها نجويد دستگاه

                        Yalnızlık içinde görüşe erişen, ilimler yoluyla bir yer edinmeye çalışmaz.

                    3855    با جمالِ جان چو شد هم‌کاسه‌اي     باشدش ز اخبار و دانش تاسه‌اي

                        [3855] Canın cemaliyle aynı kadehten içmeye başlayan, rivayet ve bilgiden eza duyar.

                    ديد بر دانش بوَد غالب فَرا                     زآن همي دنيا بچربد عامه را

                    Görüş bilgiye çoğu kez baskın çıkar. Bu yüzden dünya avama çekici gelir.

                    زآنکه دنيا را همي‌بينند عين               وآن جهاني را همي‌دانند دَين

                    Çünkü [onlar] dünyayı peşin görür, öbür dünyayı veresiye bilirler.

                     


                    رو نهادنِ آن بندۀ عاشق سوي بخارا

                    ÂŞIK KULUN BUHARA’YA DOĞRU YOLA KOYULMASI

                    رو نهاد آن عاشقِ خونابه‌ريز                       دل‌طپان سوي بخارا گرم و تيز

                    O âşık kanlı gözyaşı dökerek, kalbi çarparak coşku ve aceleyle Buhara’ya yöneldi.

                    ريگِ آمون پيشِ او همچون حرير                آبِ جيحون پيشِ او چون آبگير

                    Çöl kumu ipek gibi geliyordu ona. Gözünde Ceyhun’un suyu sanki su birikintisiydi[10].

                    3860     آن بيابان پيشِ او چون گلسِتان     مي‌فتاد از خنده او چون گُل‌سِتان

                     [3860] Çöl gözüne gül bahçesi gibi görünüyor, gülmekten güller gibi [yerlere] düşüyordu.

                    در سمرقند است قند امّا لبش              از بخارا يافت و آن شد مذهبش

                    Şeker Semerkant’ta olsa da dudağı [şekerin tadını] Buhara’dan almış, oraya yönelmişti.

                    اي بخارا عقل‌افزا بوده‌اي                      ليکن از من عقل و دين برْبوده‌اي

                    Ey Buhara, aklı güçlendirirsin sen. Fakat benden aklı da aldın dini de.

                    بَدْر مي‌جويم از آنم چون هلال              صدر مي‌جويم در اين صفِّ نِعال

                    Dolunay arıyorum, bu yüzden hilal gibiyim. Ayakkabılıktayken baş köşe arıyorum.

                    چون سوادِ آن بخارا را بديد                       در سوادِ غم بياضي شد پديد

                    Buhara’nın karaltısını görünce hüznün karasında bir beyazlık belirdi.

                    3865    ساعتي افتاد بيهوش و دراز                عقلِ او پرّيد در بُستانِ راز

                     [3865] Bir süre baygın düşüp yattı ve aklı sır bahçesinde uçtu.

                    بر سر و رويش گلابي مي‌زدند              از گلابِ عشقِ او غافل بُدند

                    Başına yüzüne gülsuyu çarpıyorlardı. Aşkının gülsuyundan habersizdiler.

                    او گلستاني نهاني ديده بود                        غارتِ عشقش ز خود ببْريده بود

                    O, gizli bir gül bahçesi görmüştü. Aşkın yağması onu kendinden kapıp götürmüştü.

                    تو فسرده درخورِ اين دَم نه‌اي              با شَکَر مقرون نه‌اي گرچه نيي

                    Bu nefese lâyık değilsin, sen donmuşsun. Kamış olsan da şekerden yoksunsun.

                    رَختِ عقلت با تُوَست و عاقلي              کز جُنُوداً لَمْ تَرَوْهَا غافلي

                    Akıl göçü [hâlâ] senin yanında ve akıllısın. “Görmediğiniz ordular[11]”dan gâfilsin.

                     


                    در آمدنِ آن عاشقِ لاابالي در بخارا و تحذير کردنِ دوستان او را از پيدا شدن

                    PERVASIZ ÂŞIĞIN BUHARAYA GİRMESİ VE DOSTLARININ ONU ORTALIKTA GÖRÜNMEMESİ YOLUNDA UYARMALARI

                    3870     اندر آمد در بخارا شادمان             پيشِ معشوقِ خود و دَارُ الْاَمان

                        [3870] Sevgilisinin bulunduğu güven ülkesi Buhara’ya sevinçli bir şekilde girdi.

                    همچو آن مستي که پرّد بر اثير              مَه کنارش گيرد و گويد که گير

                    Göklere uçup aya sarılan ve [sen de bana] sarıl diyen sarhoş gibi.

                    هرکه ديدش در بخارا گفت خيز             پيش از پيدا شدن منْشين گريز

                    Onu Buhara’da her gören, kalk oturma, dedi, kimse görmeden kaç hemen.

                    که ترا مي‌جويد آن شه خشمگين                تا کَشَد از جانِ تو دَه ساله کين

                    Çünkü öfkeli şah, on yıllık öcünü almak için seni arıyor.

                    اللّه اللّه در ميا در خونِ خويش              تکيه کم کن بر دَم و افسونِ خويش

                    Allah aşkına kendi kanına girme! Kendi kendine yaptığın efsuna güvenme.

                    3875    شحنۀ صدرِ جهان بودي و راد     معتمَد بودي مهندس اوستاد

                        [3875] Sadr-ı Cihan’ın vekiliydin, saygındın. Güvenilir biriydin, mühendis ve üstattın.

                    غدر کردي وز جزا بگْريختي               رَسته بودي باز چون آويختي

                    Hıyanet edip cezadan kaçtın. Kurtulmuştun, niçin yeniden başını belaya sokuyorsun?

                    از بلا بگْريختي با صد حِيل                        ابلهي آوردت اينجا يا اجل

                    Yüz türlü hileyle beladan kurtulmuştun. Seni buraya aptallık mı getirdi, ecel mi?

                    اي که عقلت بر عُطارد دَق کند             عقل و عاقل را قضا احمق کند

                    Ey aklı Utarid[12]’e kusur bulan sen, [bil ki] kader, aklı ve akıllıyı aptala çevirir.

                    نحس خرگوشي که باشد شيرجو                زيرکي و عقل و چالاکيت کو

                    Aslan avına giden talihsiz tavşan! Nerede zekan, nerede aklın ve kıvraklığın?

                    3880     هست صد چندين فسونهاي قضا     گفت اِذَا جَاءَ الْقَضَا ضَاقَ الْفَضَا

                        [3880] Kaderin böyle yüzlerce efsunu vardır. “Kazâ gelince feza dar gelir” derler.

                    صد ره و مَخْلَص بوَد از چپّ و راست      از قضا بسته شود کو اژدهاست

                    Sağdan soldan yüz kaçış yolu vardır, [ama] kader yüzünden kapanır. Çünkü kader ejderhadır.

                     

                    جواب گفتنِ عاشق عاذلان را و تهديد کنندگان را

                    ÂŞIĞIN KINAYIP KORKUTANLARA CEVABI

                    گفت من مُستسقِيم آبم کَشَد              گرچه مي‌دانم که هم آبم کُشَد

                    Ben susuzluk hastasıyım, suyun beni öldüreceğini bilsem bile su beni çeker.

                    هيچ مستقسقي بنگْريزد ز آب              گر دو صد بارش کند مات و خراب

                    Su iki yüz kez öldürüp mahvetse de hiçbir susuzluk hastası sudan kaçmaz.

                    گر بياماسد مرا دست و شکم               عشقِ آب از من نخواهد گشت کم

                    Elim ve karnım şişse de suya olan aşkım azalmayacaktır.

                    3885    گويم آنگه که بپرسند از بُطون      کاشکي بحرم روان بودي درون

                        [3885] Karnımın şişliğini sorduklarında diyorum ki keşke içimde deniz aksaydı.

                    خيکِ اِشکم گو بدرّ از موجِ آب              گر بميرم هست مرگم مستطاب

                    Tulumlaşmış karnıma de ki suyun dalgasıyla yırtıl. Ölsem bile ölümüm güzel olur.

                    من به هر جايي که بينم آبِ جو             رشکم آيد بودمي من جاي او

                    Nerde bir ırmakta su görsem, keşke onun yerinde olsam, diye kıskanırım.

                    دست چون دفّ و شکم همچون دُهُل      طبلِ عشقِ آب مي‌کوبم چو گُل

                    Elim tef gibi, karnımsa davul gibi. [Yine de] gül gibi, suya olan aşkın davulunu çalarım.

                    گر بريزد خونم آن روحُ الْاَمين              جرعه جرعه خون خورم همچون زمين

                    O “rûhu’l-emin” kanımı dökse, [ben de] toprak gibi yudum yudum kan içerim.

                    3890     چون زمين و چون جَنين خون‌خواره‌ام تا که عاشق گشته‌ام اين کاره‌ام

                    [3890] Toprak gibi, cenin gibi kan içiciyim. Âşık olduğumdan beri budur benim işim.

                    شب همي‌جوشم در آتش همچو ديگ     روز تا شب خون خورم مانندِ ريگ

                    Gece tıpkı kazan gibi ateşte kaynarım. Kum gibi sabahtan akşama dek kan içerim.

                    من پشيمانم که مکر انگيختم              از مرادِ خشمِ او بگْريختم

                    Hileye başvurup onun öfkesinin amaçladığı şeyden kaçtığıma pişmanım.

                    گو بِران بر جانِ مستم خشمِ خويش      عيدِ قربان اوست و عاشق گاوميش

                    De ki sarhoş canıma sür öfkeni. O kurban bayramıdır, âşıksa [kurbanlık] sığır gibi.

                    گاو اگر خُسپد وگر چيزي خورد             بهرِ عيد و ذَبْحِ او مي‌پرورد

                    Sığır uyusa da, bir şey yese de bayram ve kesilmek için beslenir.

                    3895    گاوِ موسي دان مرا جان داده‌اي      جزوِ جزوم حشرِ هر آزاده‌اي

                       [3895] Mûsa’nın ölüp de dirilmiş ineği olarak gör beni. Her bir parçam bir özgürün dirilişi.

                    گاوِ موسي بود قربان گشته‌اي              کمترين جزوش حياتِ کُشته‌اي

                    Mûsa’nın ineği kesilmiş, en küçük parçası bir ölüye hayat vermişti.

                    برجهيد آن کُشته ز آسيبش ز جا                در خطابِ اِضْرِبُوهُ بَعْضَهَا

                    “Bir parçasıyla ona vurun[13]” seslenişiyle ölü yerinden sıçramıştı.

                    يا کِرَامِي اِذْبَحُوا هٰذَا الْبَقَر                     اِنْ اَرَدْتُمْ حَشْرَ اَرْوَاحِ الْنَّظَر

                     Ey ulular, gören ruhların dirilmesini istiyorsanız bu ineği kesin.

                    از جمادي مُردم و نامي شدم               وز نَما مُردم به حيوان بر زدم

                    Cansızlıktan öldüm, bitki oldum. Bitkilikten öldüm hayvanlığa ulaştım.

                    3900      مُردم از حيواني و آدم شدم               پس چه ترسم کي ز مردن کم شدم

                        [3900] Hayvanlıktan ölüp insan oldum. Öyleyse niye korkayım? Hani eksildim mi ölmekle?

                    حملة ديگر بميرم از بشر                     تا بر آرم از ملايک پرّ و سر

                    Bir dahaki aşamada insanlıktan öleyim de melekler arasından başım, kanadım yükselsin.

                    وز مَلَک هم بايدم جَستن ز جُو              کُلُّ شَيءٍ هَالِک اِلَّا وَجْهَهُ

                    Meleklik ırmağından da atlamalıyım. “Onun zâtı dışında her şey yok olucudur[14].”

                    بارِ ديگر از مَلَک قربان شوم                       آنچه اندر وهم نايد آن شوم

                    Sonra da meleklikten kurban olup hayale gelmeyen neyse o olayım.

                    پس عدم گردم عدم چون ارغنون                گويدم که اِنَّا اِلَيهِ رَاجِعُون

                    Sonra yokluk olurum da yokluk bana erganun gibi “Biz O’na döneriz[15]” der.

                    3905     مرگ دان آنکه اتّفاقِ اُمّت است      کآبِ حيواني نهان در ظلمت است

                    [3905] Ümmetin “Bengisu karanlıkta gizlidir” diye hemfikir olduğu şey bil ki ölümdür.

                    همچو نيلوفر برُو زين طرفِ جو             همچو مستسقي حريص و مرگ‌جو

                    Sen nilüfer gibi ırmak kıyısında yeşer. Susuzluk hastası gibi muhterisçe ölümü ara.

                    مرگِ او آب است و او جوياي آب             مي‌خورد وَاللّهُ اَعْلَم بِالْصَّواب

                    Su onun ölümüdür, [ama] o suyu arar ve içer. Doğrusunu Allah daha iyi bilir.

                    اي فسرده عاشقِ ننگين‌نمد                       کو ز بيمِ جان ز جانان مي‌رمد

                    Ey can korkusuyla canandan kaçan utanç elbiseli uyuşuk âşık!

                    سوي تيغِ عشقش اي ننگِ زنان             صد هزاران جان نگر دستک‌زنان

                    Ey kadınların utancı! Onun aşk kılıcını el çırparak karşılayan yüz binlerce cana bak!

                    3910      جوي ديدي کوزه اندر جوي ريز     آب را از جوي کي باشد گريز

                        [3910] Irmağı gördün mü testini ırmağa dök. Suyun ırmaktan kaçışı mümkün mü?

                    آبِ کوزه چون در آبِ جو شود              محو گردد در وي و جو او شود

                    Testi suyu ırmak suyuna girince ırmakta yok olup kendisi ırmak olur.

                    وصفِ او فاني شد و ذاتش بقا               زين سپس ني کم شود ني بَدلقا

                    Onun niteliği yok olup özü bâki kalır. Bundan böyle ne azalır, ne de çirkinleşir.

                    خويش را بر نخلِ او آويختم               عذرِ آن را که از او بگْريختم

                    Ben ondan kaçma suçuna karşılık kendimi onun ağacına astım.

                    BORD051


                    رسيدنِ آن عاشق به معشوقِ خويش چون دست از جانِ خود بشست

                    CANINDAN GEÇİNCE ÂŞIĞIN SEVGİLİSİNE KAVUŞMASI

                    همچو گويي سجده کن بر رُو و سر       جانبِ آن صدر شد با چشمِ تر

                    [Âşık] top gibi başıyla yüzüyle secde ederek gözü yaşlı olarak Sadr-ı Cihan’ın huzuruna vardı.

                    3915     جمله خلقان منتظر سر در هوا      کِش بسوزد يا بر آويزد وَرا

                          [3915] Herkes [Sadr-ı Cihan] onu yakacak mı, asacak mı diye başını kaldırmış bekliyordu.

                    اين زمان اين احمقِ يک لَخت را             آن نمايد که زمان بدبخت را

                    [Herkes diyordu] ki şimdi o, bu süzme salağa, feleğin bahtsızlara yaptığını yapacak.

                    همچو پروانه شرر را نور ديد               احمقانه در فتاد از جان بُريد

                    Kelebek gibi alevi nur sanıp aptalca atılıp canından oldu [diye düşünüyorlardı].

                    ليک شمعِ عشق چون آن شمع نيست     روشن اندر روشن اندر روشني است

                    Fakat aşkın mumu bildiğiniz mum değil, aydınlık içinde aydınlıktır.

                    او به عکسِ شمعهاي آتشي است             مي‌نمايد آتش و جمله خوشي است

                    O ateşli mumların aksine, ateş görünür ama tümüyle esenliktir.

                      



                    [1]  عاشق: بعداً افزوده شده است.

                    [2] Bkz. Kur’an, En‘âm (6), 160: “Kim bir iyilik ile gelirse, ona on katı verilir. Kim de bir kötülük ile gelirse, yalnızca onun karşılığı ile cezalandırılır ve hiçbirine haksızlık edilmez.”

                    [3] Ziyâdât, Hanefi fakihlerinden Muhammed b. Hüseyin Şeybânî (ölm. H. 189) tarafından kaleme alınmış bir fetva kitabıdır.

                    [4] Silsiletu’l-Vâsıl, Ebu Muhammed Abdullah Cuveynî (ölm. H. 437) tarafından Şâfii fıkhı konusunda yazılmış bir eserdir. Mevlânâ, “silsile” kelimesiyle ayrıca tasavvuf silsilesini de göz önünde bulundurmuş olabilir.

                    [5] Fıkıhta, ölen birinin kimi ibadetlerle ilgili borçlarının düşürülmesi (ıskat) için yoksullara fidye ödenmesi sırasında başvurulan bir uygulamadır. Mantıktaysa bir şeyi yine kendisiyle ispatlama anlamında kullanılan bir terim.

                    [6] Fıkıhta çalınan paranın hangi durumlarda el kesmeyi gerektirdiğine açıklık getirilirken “para kesesi”nin durumu esas alınmıştır.

                    [7] Hul‘: Kadının mehir  almaktan vazgeçerek boşanması.

                    [8] Karı-kocanın anlaşma yoluyla boşanması.

                    [9]  در بخارا در هنرها بالغی – چون بخواری رو نهی زآن فارغی: +

                    [10] Anlamca, Rûdekî’nin bir gazelinden alıntı.

                    [11] Bkz. Kur’an, Tevbe (9), 26: “Sonra Allah, elçisi ile müminlerin üzerine 'güven duygusu ve huzur' indirdi, sizin görmediğiniz orduları indirdi ve inkâr edenleri azablandırdı. Bu, inkârcıların cezasıdır.”

                    [12] Eski zamanlarda “feleğin kâtibi” diye anılan ve söz ve şiirin sembolü olarak bilinen Merkür.

                    [13] Kur’an, Bakara (2), 73.

                    [14] Kur’an, Kasas (28), 88.

                    [15] Kur’an, Bakara (2), 156.


                    • 19 Kasım - 25 Kasım

                      4. Defter

                      مثالِ دنیا چون گولخن و تقوی چون حمام

                       

                      شهوتِ دنیا مثالِ گلخن است
                       

                       

                      که از او حمّامِ تقوی روشن است
                       

                       

                       

                      لیک قِسمِ متّقی زین تون صفاست
                       

                       

                      زآنکه در گرمابه است و در نَقاست
                       

                       

                       

                      اغنیا مانندۀ سرگین‌کَشان
                       

                       

                      بهرِ آتش کردنِ گرمابه‌بان
                       

                       

                      240

                      اندر ایشان حرص بنْهاده خدا
                       

                       

                      تا بوَد گرمابه گرم و بانَوا
                       

                       

                       

                      ترکِ این تون گوی و در گرمابه ران
                       

                       

                      ترکِ تون را عینِ آن گرمابه دان
                       

                       

                       

                      هر که در تون است او چون خادم است
                       

                       

                      مر وَرا که صابر است و حازم است
                       

                       

                       

                      هر که در حمّام شد سیمایِ او
                       

                       

                      هست پیدا بر رُخِ زیبایِ او
                       

                       

                       

                      تونیان را نیز سیما آشکار
                       

                       

                      از لباس و از دُخان و از غبار
                       

                       

                      245

                      ور نبینی رُوش بویش را بگیر
                       

                       

                      بو عصا آمد برایِ هر ضَریر
                       

                       

                       

                      ور نداری بو در آرش در سخن
                       

                       

                      از حدیثِ نو بدان رازِ کهن
                       

                       

                       

                      پس بگوید تو نیی صاحب ذَهَب
                       

                       

                      بیست سَلّه چرک بُردم تا به شب
                       

                       

                       

                      حرصِ تو چون آتش است اندر جهان
                       

                       

                      باز کرده هر زبانه صد دهان
                       

                       

                       

                      پیشِ عقل این زر چو سرگین ناخوش است
                       

                       

                      گرچه چون سرگین فروغِ آتش است
                       

                       

                      250

                      آفتابی که دَم از آتش زند
                       

                       

                      چرکِ تر را لایقِ آتش کند
                       

                       

                       

                      آفتاب آن سنگ را هم کرد زر
                       

                       

                      تا به تونِ حرص افتد صد شرر
                       

                       

                       

                      آنکه گوید مال گِرد آورده‌ام
                       

                       

                      چیست یعنی چرکِ چندین بُرده‌ام
                       

                       

                       

                      این سخن گرچه که رسوایی‌فزاست
                       

                       

                      در میانِ تونیان زین فخرهاست
                       

                       

                       

                      که تو شش سلّه کشیدی تا به شب
                       

                       

                      من کشیدم بیست سلّه بی‌کُرَب
                       

                       

                      255

                      آنکه در تون زاد و پاکی را ندید
                       

                       

                      بویِ مُشک آرد بر او رنجی پدید

                       

                       

                      DÜNYA KÜLHAN, TAKVA HAMAM GİBİDİR

                      Dünya şehveti külhana benzer. Öyle ki onunla takva hamamı yanar.

                      Fakat muttaki kesimi, bu külhandan rahatlık bulur. Çünkü hamamda, temizlik içindedir.

                      Zenginlerse hamamı ısıtmak için tezek taşıyanlar gibidirler.

                      [240] Tanrı, hamam sıcak ve hoş olsun diye onlara hırs vermiştir.

                      Bu külhanı terk edip hamamın yolunu tut. Bil ki külhanı terk etmek hamamın ta kendisidir.

                      Külhanda bulunan kimse, sabırlı ve ihtiyatlı kimse için hizmetkâr gibidir.

                      Hamamda bulunan kimsenin görünüşü, yüzünün güzelliğinden bellidir.

                      Külhandakilerin görünüşü de elbiselerinden ve yüzlerindeki is ve tozdan bellidir.

                      [245] Yüzünü görmezsen kokusunu alırsın. Koku, her kör için baston gibidir.

                      Koku almadıysan onu konuştur da yeni sözden eski sırrı öğren.

                      Böylece altın sahibi külhancı der, bugün akşama dek yirmi sele tezek getirdim.

                      Senin hırsın da dünyada  her bir alevinde açılmış yüz ağız bulunan ateş gibidir.

                      Bu altın, tezek gibi ateşi alevlendirse de akıl katında tezek kadar sevimsizdir.

                      [250] Ateşten dem vuran güneş ışığı, yaş gübreyi ateşe lâyık kılar.

                      Güneş, hırs külhanına yüz kıvılcım düşsün diye o taşı da altına dönüştürmüştür.

                      Mal biriktirdim, diyen kimse, şu kadar tezek getirdim demekten başka ne demiş olur ki?

                      Bu söz, rezilliği arttırıcı olsa da külhancılar arasında bundan dolayı nice övünmeler vardır:

                       “Sen akşama dek altı sele çektin. Oysa ben, meşakkatsiz yirmi sele çektim.”

                      [255] Külhanda doğup temizlik görmemiş kimseye misk kokusu rahatsızlık verir.

                       

                       

                      قصّۀ آن دبّاغ که در بازارِ عطّاران از بویِ عِطر و مُشک بیهوش و رنجور شد

                       

                      آن یکی افتاد بیهوش و خمید
                       

                       

                      چونکه در بازارِ عطّاران رسید
                       

                       

                       

                      بویِ عطرش زد ز عطّارانِ راد
                       

                       

                      تا بگردیدش سر و بر جا فتاد
                       

                       

                       

                      همچو مُردار اوفتاد او بی‌خبر
                       

                       

                      نیم روز اندر میانِ رهگذر
                       

                       

                       

                      جمع آمد خلق بر وی آن زمان
                       

                       

                      جملگان لاَحَوْل‌گو درمان کُنان
                       

                       

                      260

                      آن یکی کف بر دلِ او می براند
                       

                       

                      وز گلاب آن دیگری بر وی فشاند
                       

                      166b

                       

                      او نمی‌دانست کاندر مَرْتَعَه
                       

                       

                      از گلاب آمد وَرا آن واقعه
                       

                       

                       

                      آن یکی دستش همی‌مالید و سَر
                       

                       

                      وآن دگر کَهگِل همی‌آورد تَر
                       

                       

                       

                      آن بُخورِ عود و شَکَّر زد به هم
                       

                       

                      وآن دگر از پوششش می‌کرد کم
                       

                       

                       

                      وآن دگر نبضش که تا چون می‌جهد
                       

                       

                      وآن دگر بوی از دهانش می‌ستد
                       

                       

                      265

                      تا که مَی خوردست و یا بَنگ و حَشیش
                       

                       

                      خلق در ماندند اندر بیهُشیش
                       

                       

                       

                      پس خبر بُردند خویشان را شتاب
                       

                       

                      که فلان افتاده است آنجا خراب
                       

                       

                       

                      کس نمی‌داند که چون مصروع گشت
                       

                       

                      یا چه شد کور افتاد از بام طشت
                       

                       

                       

                      یک برادر داشت آن دبّاغِ زفت
                       

                       

                      گُربُز و دانا بیامد زود تفت
                       

                       

                       

                      اندکی سرگینِ سگ در آستین
                       

                       

                      خلق را بشْکافت و آمد با حَنین
                       

                       

                      270

                      گفت من رنجش همی‌دانم ز چیست
                       

                       

                      چون سبب دانی دوا کردن جَلی است
                       

                       

                       

                      چون سبب معلوم نبْود مشکل است
                       

                       

                      دارویِ رنج و در آن صد مَحْمِل است
                       

                       

                       

                      چون بدانستی سبب را سهل شد
                       

                       

                      دانشِ اسباب دفعِ جهل شد
                       

                       

                       

                      گفت با خود هستش اندر مغز و رگ
                       

                       

                      تُوی بر تُو بویِ آن سرگینِ سگ
                       

                       

                       

                      تا میان اندر حَدَث او تا به شب
                       

                       

                      غرقِ دبّاغی است او روزی‌طلب
                       

                       

                      275

                      پس چنین گفتست جالینوسِ مِه
                       

                       

                      آنچه عادت داشت بیمار آنْش دِه

                       

                       

                      کز خلافِ عادت است آن رنجِ او
                       

                       

                      پس دوایِ رنجش از معتاد جُو
                       

                       

                       

                      چون جُعَل گشتست از سرگین‌کَشی
                       

                       

                      از گلاب آید جُعَل را بیهشی
                       

                       

                       

                      هم از آن سرگینِ سگ دارویِ اوست
                       

                       

                      که بدان او را همی معتاد و خوست
                       

                       

                       

                      اَلْخَبِیثَاتُ الْخَبِیثِین را بخوان
                       

                       

                      رُو و پشتِ این سخن را باز دان
                       

                       

                      280

                      ناصحان او را به عنبر یا گلاب
                       

                       

                      می دوا سازند بهرِ فتحِ باب
                       

                       

                       

                      مر خبیثان را نسازد طیّبات
                       

                       

                      درخور و لایق نباشد ای ثِقات
                       

                       

                       

                      چون ز عطرِ وَحی کژ گشتند و گم
                       

                       

                      بُد فغانشان که تَطَیَّرْنَا بِکُم
                       

                       

                       

                      رنج و بیماری است ما را این مقال
                       

                       

                      نیست نیکو وعظتان ما را به فال
                       

                       

                       

                      گر بیاغازید نُصحی آشکار
                       

                       

                      ما کنیم آن دم شما را سنگسار
                       

                       

                      285

                      ما به لغو و لهو فربه گشته‌ایم
                       

                       

                      در نصیحت خویش را نسْرشته‌ایم
                       

                       

                       

                      هست قوتِ ما دروغ و لاف و لاغ
                       

                       

                      شورشِ معده‌ست ما را زین بَلاغ
                       

                       

                       

                      رنج را صدتُو و افزون می‌کنید
                       

                       

                      عقل را دارو به افیون می‌کنید

                       

                       

                       

                      BORD051

                      معالجه کردنِ برادرِ دبّاغ دبّاغ را به خُفیه به بویِ سرگین

                       

                      خلق را می‌راند از وی آن جوان
                       

                       

                      تا علاجش را نبینند آن کسان
                       

                       

                       

                      سر به گوشش بُرد همچون رازگو
                       

                       

                      پس نهاد آن چیز بر بینیِ او
                       

                       

                      290

                      کو به کف سرگینِ سگ ساییده بود
                       

                       

                      دارویِ مغزِ پلید آن دیده بود
                       

                       

                       

                      ساعتی شد مرد جنبیدن گرفت
                       

                       

                      خلق گفتند این فسونی بُد شگفت
                       

                       

                       

                      کین بخواند افسون به گوشِ او دمید
                       

                       

                      مرده بود افسون به فریادش رسید
                       

                       

                       

                      جنبشِ اهلِ فساد آن سو بوَد
                       

                       

                      که زنا و غمزه و ابرو بوَد
                       

                       

                       

                      هر کرا مُشکِ نصیحت سود نیست
                       

                       

                      لاجرم با بویِ بَد خو کردنی است
                       

                       

                      295

                      مشرکان را زآن نَجِس خواندست حق
                       

                       

                      کاندرونِ پُشک زادند از سَبَق
                       

                       

                       

                      کِرم کو زادست در سرگین اَبَد
                       

                       

                      می‌نگرداند به عنبر خویِ خود
                       

                       

                       

                      چون نَزَد بر وی نثارِ رشِّ نور
                       

                       

                      او همه جسم است بی‌دل چون قُشور
                       

                       

                       

                      ور ز رَشِّ نور حق قسمیش داد
                       

                       

                      همچو رسمِ مصر سرگین مرغ‌زاد
                       

                       

                       

                      لیک نی مرغِ خسیسِ خانگی
                       

                       

                      بلکه مرغِ دانش و فرزانگی
                       

                       

                      300

                      تو بدان مانی کز آن نوری تهی
                       

                       

                      زآنکه بینی بر پلیدی می‌نهی
                       

                       

                       

                      از فراقت زرد شد رخسار و رُو
                       

                       

                      برگِ زردی میوۀ ناپخته تو
                       

                       

                       

                      دیگ ز آتش شد سیاه و دُودفام
                       

                       

                      گوشْت از سختی چنین ماندست خام
                       

                       

                       

                      هشت سالت جوش دادم در فراق
                       

                       

                      کم نشد یک ذرّه خامیت و نفاق
                       

                       

                       

                      غورۀ تو سنگ بسته کز سَقام
                       

                       

                      غوره‌ها اکنون مَویزند و تو خام

                       

                       

                      AKTARLAR ÇARŞISINDA ITIR VE MİSK KOKUSUNDAN RAHATSIZLANIP BAYILAN DERİCİNİN HİKÂYESİ

                      Birisi, aktarlar çarşısına varınca kendinden geçip kıvranmaya başladı.

                      Cömert aktarlardan gelen güzel koku onu çarptı ve bu yüzden başı dönüp yere yığıldı.

                      O, kendinden geçerek gün ortasında yol kenarına bir leş gibi serildi.

                      Halk hemen onun başına toplandı. Herkes onu iyileştirmeye çalışarak lâhavle çekiyordu.

                      [260] Biri elini kalbine koyuyor, ötekisi ona gülsuyu serpiyordu.

                      O çarşıda onun başına bu olayın gülsuyundan geldiğini bilmiyordu ki.

                      Biri elini ve başını ovuyor, ötekisi sıva çamuru getiriyordu.

                      Biri ödağacıyla şekeri karıştırıp tütsülüyor, öteki üzerindeki giysileri çıkarıp azaltıyordu.

                      Birisi nabzı nasıl atıyor diye bakıyor, ötekisi ağız kokusunu kontrol ediyordu.

                      [265] Anlamaya çalışıyordu, şarap mı içti, esrar mı çekti, afyon mu aldı? Halk onun bayılmasına bir anlam veremiyordu.

                      Bu yüzden hemen yakınlarına, filanca perişan vaziyette yere yığıldı diye haber ilettiler.

                      Kimse bilmiyordu, neden bayıldığını, ne olup da hayatının karardığını.

                      O iri kıyım dericinin zeki ve bilgili bir kardeşi vardı, hemen koşup geldi.

                      Elinde biraz köpek dışkısı vardı. Kalabalığı yarıp bağırarak yaklaştı.

                      [270] Dedi, ben sıkıntısının neden kaynaklandığını biliyorum. Sebebi bilirsen çaresi bellidir.

                      Sebep bilinmezse sıkıntıya ilaç bulmak zordur. Bu durumda yüz ihtimal vardır.

                      Sebebi bildin mi iş kolaylaşır. Sebepleri bilmek, cehaleti ortadan kaldırır.

                      Kendi kendine dedi, onun beyninde, damarlarında, kat kat köpek dışkısı kokusu vardır.

                      Çünkü o, geçimini sağlamak için akşama dek dışkı içinde deri tabaklamaktadır.

                      [275] Nitekim Büyük Calinus, neye alışkınsa demiştir, hastaya onu ver!

                      Onun sıkıntısı, alışkın olmadığı şeydendir. Öyleyse sıkıntısının çaresini alışkın olduğu şeyde ara.

                      Çünkü dışkı çeke çeke bokböceğine dönmüş. Bokböceğine gülsuyundan baygınlık gelir.

                      Köpek dışkısına alışkın olduğu için onun ilacı yine köpek dışkısındandır.

                      “Kötüler kötüler içindir[1]”i oku ve gidip bu sözün arka planını anla.

                      [280] Öğüt verenler, durumu düzelsin diye onu amber ya da gülsuyuyla tedavi ederler.

                      Ey güvenilir kişiler, pislere temizler uygun ve yaraşır değildir.

                      Vahiy “misk”inden sapıp yittikleri için şöyle feryat eder olmuşlardır: “Sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık.[2]

                      “Bu söz, bizim için sıkıntı ve hastalıktır. Sizin öğüdünüz bize uğurlu değil.”

                      “Açıktan açığa öğüt vermeye başlarsanız, biz hemeninde sizi taşlarız.[3]

                      [285] “Biz, boş konuşup eğlenerek semirmişiz. Kendimizi öğütle hiç yoğurmamışız.”

                      “Bizim gıdamız yalan dolan, lakırdı ve eğlence. Bu mesajdan bizim midemiz karışıyor.”

                      “Sıkıntıyı katmerleştirip artırıyor, afyonu akla ilaç kılıyorsunuz.”

                       

                      DERİCİNİN KARDEŞİNİN DERİCİYİ DIŞKI KOKUSUYLA GİZLİCE TEDAVİ EDİŞİ

                      O genç, ona ne tür bir ilaç verdiğini görmesinler diye insanları onun başından uzaklaştırıyordu.

                      Tıpkı bir sır söylermişçesine başını kulağına yaklaştırdı. Sonra da o şeyi onun burnuna koydu.

                      [290] Avucuna köpek dışkısı sürmüştü. Pis burna ilaç olarak bunu görmüştü.

                      Bir saat geçmişti ki adam kıpırdanmaya başladı. İnsanlar dediler, bu acayip bir efsun.

                      Dediler, bu efsunu okuyup kulağına üfledi.Tam ölmüştü ki efsun imdadına yetişti.

                      Fesatçıların eğilimi, zinanın, cilvenin ve göz kaş etmenin bulunduğu yana doğrudur.

                      Kime öğüt miski yarar sağlamazsa, o mutlaka kötü kokuya alışmış demektir.

                      [295] Allah, müşriklere, ilk başta fışkı içinde doğdukları için pis demiştir[4].

                      Pislikte doğan kurt, kesinlikle tabiatını değiştirip ambere yönelmez.

                      Kendisine nur damlaları değmediği için o her zaman kabuk gibi kalpsiz bir cisimdir.

                      Hak onu nur saçısından nasiplendirmiş olsaydı, Mısır’daki gibi pislikten kuş doğardı.

                      Fakat bu kuş, sıradan tavuk değil, bilgi ve anlayış kuşudur.

                      [300] Sen de o nurdan nasip almamışa benziyorsun. Çünkü burnunu pisliğe sokuyorsun.

                      Ayrılıktan yüzün yanağın sarardı. Sen sarı bir yaprak, ham bir meyvesin.

                      Kazan, ateşten islenip simsiyah oldu. Et ise sertliğinden dolayı çiğ kaldı.

                      Seni ayrılık içinde sekiz yıl kaynattım da çiğliğin ve nifakın bir zerre eksilmedi.

                      Koruğun hastalıktan taş kesildi. Koruklar şimdi kuru üzüm olmuşken sen hâlâ hamsın.



                      [1] Kur’an, Nur (24), 26.

                      [2] Kur’an, Yasin (36), 18.

                      [3] Kur’an, Yasin (36), 18. âyetin ikinci bölümüne işaret.

                      [4] Kur’an, Tevbe (9), 28. âyete işaret: “Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar. Eğer yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.”


                      • 26 Kasım - 2 Aralık

                        Dördüncü defter-2

                        قصّۀ شکایتِ استر با شتر که من بسیار در رُو می‌افتم در راه رفتن تو کم در روی می‌آیی این چراست و جواب گفتنِ شتر او را

                         

                        اشتری را دید روزی استری
                         

                         

                        چونکه با او جمع شد در آخُری
                         

                         

                         

                        گفت من بسیار می‌افتم به رُو
                         

                         

                        در گریوه و راه و در بازار و کو
                         

                         

                         

                        خاصه از بالایِ کُه تا زیرِ کوه
                         

                         

                        در سر آیم هر زمانی از شکوه
                         

                         

                         

                        کم همی‌افتی تو در رُو بهرِ چیست
                         

                         

                        یا مگر خود جانِ پاکت دولتی است
                         

                         

                        3380

                        در سر آیم هر دم و زانو زنم
                         

                         

                        پوز و زانو زآن خطا پُر خون کنم
                         

                         

                         

                        کژ شود پالان و رختم بر سرم
                         

                         

                        وز مُکاری هر زمان زخمی خورم
                         

                         

                         

                        همچو کم عقلی که از عقلِ تباه
                         

                         

                        بشْکند توبه به هر دم در گناه
                         

                         

                         

                        مسخرۀ ابلیس گردد در زَمَن
                         

                         

                        از ضعیفی رای آن توبه ‌شکن
                         

                         

                         

                        در سر آید هر زمان چون اسپِ لنگ
                         

                         

                        که بوَد بارش گران و راه سنگ
                         

                         

                        3385

                        می‌خورَد از غیب بر سر زخم او
                         

                         

                        از شکستِ توبه آن ادبارخو
                         

                         

                         

                        باز توبه می‌کند با رایِ سست
                         

                         

                        دیو یک تُف کرد و توبه‌ش را سُکُست
                         

                         

                         

                        ضعف اندر ضعف و کبرش آنچنان
                         

                         

                        که به خواری بنْگرد در واصلان
                         

                         

                         

                        ای شتر که تو مثالِ مؤمنی
                         

                         

                        کم فُتی در رُو و کم بینی زنی
                         

                         

                         

                        تو چه داری که چنین بی‌آفتی
                         

                         

                        بی‌عِثاری و کم اندر رُو فُتی
                         

                         

                        3390

                        گفت گرچه هر سعادت از خداست
                         

                         

                        در میانِ ما و تو بس فرقهاست
                         

                         

                         

                        سر بلندم من دو چشمِ من بلند
                         

                         

                        بینشِ عالی امان است از گزند
                         

                         

                         

                        از سرِ کُه من ببینم پایِ کوه
                         

                         

                        هر گَو و هموار را من تُوه تُوه
                         

                         

                         

                        همچنانکه دید آن صدرِ اجل
                         

                         

                        پیشِ کارِ خویش تا روزِ اجل
                         

                         

                         

                        آنچه خواهد بود بعدِ بیست سال
                         

                         

                        داند اندر حال آن نیکو خصال
                         

                         

                        3395

                        حالِ خود تنها ندید آن مُتّقی
                         

                         

                        بلکه حالِ مغربی و مشرقی

                         

                         

                        نور در چشم و دلش سازد سَکَن
                         

                         

                        بهرِ چه سازد پیِ حُبُّ الْوَطَن
                         

                         

                         

                        همچو یوسف کو بدید اوّل به خواب
                         

                         

                        که سجودش کرد ماه و آفتاب
                         

                         

                         

                        از پسِ دَه سال بلکه بیشتر
                         

                         

                        آنچه یوسف دیده بُد بر کرد سر
                         

                         

                         

                        نیست آن یَنْظُر بِنُورِ اللّه گزاف
                         

                         

                        نورِ ربّانی بوَد گردون شکاف
                         

                         

                        3400

                        نیست اندر چشمِ تو آن نور رَو
                         

                         

                        هستی اندر حسِّ حیوانی گِرَو
                         

                         

                         

                        تو ز ضعفِ چشم بینی پیشِ پا
                         

                         

                        تو ضعیف و هم ضعیفت پیشوا
                         

                         

                         

                        پیشوا چشم است دست و پای را
                         

                         

                        کو ببیند جای را ناجای را
                         

                         

                         

                        دیگر آنکه چشمِ من روشن‌تر است
                         

                         

                        دیگر آنکه خلقتِ من اطهر است
                         

                         

                         

                        زآنکه هستم من ز اولادِ حلال
                         

                         

                        نی ز اولادِ زنا وَ اهلِ ضلال
                         

                         

                        3405

                        تو ز اولادِ زنایی بی‌گمان
                         

                         

                        تیر کژ پرّد چو بد باشد کمان

                         

                         

                         

                        /203a/ تصدیق کردنِ استر جوابهایِ شتر را و اقرار آوردن به فضلِ او بر خود و از او استعانت خواستن و بدو پناه گرفتن به صدق و نواختنِ شتر او را و ره نمودن و یاری دادن پدرانه و شاهانه

                         

                        گفت استر راست گفتی ای شتر
                         

                         

                        این بگفت و چشم کرد از اشک پُر
                         

                         

                         

                        ساعتی بگریست و در پایش فتاد
                         

                         

                        گفت ای بگْزیدۀ ربُّ الْعِباد
                         

                         

                         

                        چه زیان دارد گر از فرخندگی
                         

                         

                        در پذیری تو مرا در بندگی
                         

                         

                         

                        گفت چون اقرار کردی پیشِ من
                         

                         

                        رَو که رَستی تو ز آفاتِ زَمَن
                         

                         

                        3410

                        دادی انصاف و رهیدی از بلا
                         

                         

                        تو عدو بودی شدی ز اهلِ وَلا
                         

                         

                         

                        خویِ بد در ذاتِ تو اصلی نبود
                         

                         

                        کز بدِ اصلی نیاید جز جُحود
                         

                         

                         

                        آن بدِ عاریّتی باشد که او
                         

                         

                        آرد اقرار و شود او توبه‌جو
                         

                         

                         

                        همچو آدم زَلّتش عاریّه بود
                         

                         

                        لاجرم اندر زمان توبه نمود
                         

                         

                         

                        چونکه اصلی بود جُرمِ آن بلیس
                         

                         

                        ره نبودش جانبِ توبۀ نفیس
                         

                         

                        3415

                        رَو که رَستی از خود و از خویِ بد
                         

                         

                        وز زبانۀ نار و از دندانِ دد
                         

                         

                         

                        رَو که اکنون دست در دولت زدی
                         

                         

                        در فکندی خود به بختِ سرمدی
                         

                         

                         

                        اُدْخُلِی تو فِی عِبَادِی یافتی
                         

                         

                        اُدْخُلِی فِی جَنَّتِی در بافتی
                         

                         

                         

                        در عبادش راه کردی خویش را
                         

                         

                        رفتی اندر خُلد از راهِ خفا
                         

                         

                         

                        اِهْدِنَا گفتی صراطِ مستقیم
                         

                         

                        دستِ تو بگْرفت و بُردت تا نعیم
                         

                         

                        3420

                        نار بودی نور گشتی ای عزیز
                         

                         

                        غوره بودی گشتی انگور و مویز
                         

                         

                         

                        اختری بودی شدی تو آفتاب
                         

                         

                        شاد باش اَللّهُ اَعْلَم بِالصَّواب
                         

                         

                         

                        ای ضیاءالحق حسام‌الدّین بگیر
                         

                         

                        شهدِ خویش اندر فکن در حوضِ شیر
                         

                         

                         

                        تا رهد آن شیر از تغییرِ طعم
                         

                         

                        یابد از بحرِ مزه تکثیرِ طعم
                         

                         

                         

                        متّصل گردد بدان بحرِ الست
                         

                         

                        چونکه شد دریا ز هر تغییر رَست
                         

                         

                        3425

                        منفذی یابد در آن بحرِ عسل
                         

                         

                        آفتی را نبْود اندر وی عمل

                         

                         

                        غُرّه‌ای کن شیروار ای شیرِ حق
                         

                         

                        تا رود آن غُرّه بر هفتم طبق
                         

                         

                         

                        چه خبر جانِ ملولِ سیر را
                         

                         

                        کی شناسد موش غُرّۀ شیر را
                         

                         

                         

                        بر نویس احوالِ خود با آبِ زر
                         

                         

                        بهرِ هر دریادلی نیکوگهر
                         

                         

                         

                        آبِ نیل است این حدیثِ جان‌فزا
                         

                         

                        یا رَبَش در چشمِ قبطی خون نما

                         

                         

                        KATIRIN BEN YOLDA ÇOK TÖKEZLEYİP DÜŞÜYORUM, OYSA SEN AZ TÖKEZLİYORSUN, BU NEDEN KAYNAKLANIYOR, DİYE SORMASINA VE DEVENİN ONA CEVAP VERMESİNE İLİŞKİN HİKÂYE

                        Bir gün bir katır bir deveyle aynı ahıra düşmüştü. Katır deveyi görünce …

                        Ben, dedi, dağda bayırda, yolda izde, çarşıda sokakta çok tökezleyip düşüyorum.

                        Özellikle dağın tepesinden aşağıya inerken hep dehşete kapılıp tökezliyorum.

                        Oysa sen az düşersin, neden böyle? Yoksa temiz canında bir devlet mi var?

                        [3380] Bense hep yere kapaklanıyor ve bu yanlış yüzünden ağzım ve dizlerim kana bulanıyor.

                        Semerim eğrilip yüküm düşüyor ve katırcıdan her zaman sopa yiyorum.

                        Tıpkı zâyi akıllığından her zaman tövbesini bozup günaha giren akılsız gibi…

                        Düşüncesinin güçsüzlüğünden tövbesini bozan, dünyada iblise oyuncak olur.

                        Yükü ağır, yolu taşlık olan topal at gibi tökezleyip durur.

                        [3385] O bahtı kara, tövbesini bozduğu için başına gaipten darbeler yer.

                        Gevşeklik içinde yeniden tövbe eder. Şeytan bir üfledi mi tövbesi bozulur gider.

                        Zaaf içinde zaaf. Buna karşın öyle bir kibri var ki erenlere küçümseyerek bakar.

                        Ey deve, sen de mümin gibisin. Az tökezler, az vurursun burnunu.

                        Sende ne var da böyle afete uğramıyor, böyle tökezleyip düşmüyorsun?

                        [3390] [Deve] dedi, her saadet Allah’tan, ama seninle benim aramda bir sürü fark var.

                        Yüce başlıyım ben, yüksektir iki gözüm. Yüksek görüş, zarara karşı güvencedir.

                        Tepesinden dibini görürüm dağın. Her çukuru düzlüğü her yönüyle görürüm.

                        Tıpkı ta başından ecel gününe dek olacakları öngören ulu kişi gibi…

                        O güzel nitelikli ulu kişi görür yirmi yıl içindeki halini.

                        [3395] O takva sahibi, yalnız kendi halini değil, doğuyla batıdakilerin hallerini de görür.

                        Onun gözüne ve gönlüne nur yerleşir. Neden yerleşir? Elbette vatan sevgisinden.

                        Yusuf gibi önce düşünce ayla güneşin kendisine secde ettiğini gördü[1].

                        On yıl sonra, hatta daha da sonra,Yusuf’un gördüğü çıktı ortaya.

                        “Allah’ın nuruyla bakar[2]” sözü boşuna değil. Rabbanî nur göğü yarar.

                        [3400] Senin gözünde o nur yok, git işine. Hayvânî duyunun tutsağısın sen.

                        Gözünün zayıflığından ancak ayağının dibini görüyorsun. Sen de zayıfsın, önderin de.

                        El ve ayağın önderi gözdür. Göz, uygun yeri görür uygunsuz yeri de.

                        Ayrıca benim gözüm daha aydınlıktır. Öte yandan yaratılışım daha temizdir.

                        Çünkü ben helal birlikteliğin çocuğuyum, zina ve sapıklık çocuğu değil.

                        [3405] Sen kuşkusuz zina çocuğusun. Yay kötü olursa ok eğri fırlar.

                         

                        DEVENİN CEVAPLARINI KATIRIN ONAYLAMASI VE ONUN KENDİSİNDEN ÜSTÜNLÜĞÜNÜ DOĞRULAYARAK ONDAN YARDIM İSTEYİP İÇTENLİKLE ONA SIĞINMASI, DEVENİN DE ONA YOL GÖSTERİP BABACAN BİR TAVIRLA VE PADİŞAHÇA ONA YARDIM ETMESİ

                        Katır, ey deve, doğru söyledin, dedi. Der demez de gözleri yaşla doldu.

                        Bir süre ağladı ve devenin ayaklarına kapanıp dedi, ey Rabb’in seçilmiş kulu…

                        Beni kutlulukla kulluğuna kabul etsen ne kaybın olur?

                        [Deve] dedi, huzurumda itiraf ettiğinden, kurtuldun artık zamanın afetlerinden.

                        [3410] Hakkı teslim edip beladan kurtuldun. Bir düşmanken şimdi dostlardan oldun.

                        Özündeki kötü huy temelli değildi. Çünkü temelce kötü olandan ancak inkâr gelir.

                        İtirafta bulunup tövbe edendeki kötülük ise gelip geçici kötülüktür.

                        Tıpkı hatası gelip geçici olup kaçınılmaz olarak bir süre sonra tövbe eden Âdem gibi.

                        İblis’in suçu temelli olduğundan o güzel tövbeye geçit yoktu ona.

                        [3415] Kendinden de kötü huydan da kurtuldun hadi. Kurtuldun ateş yalımından, yırtıcı hayvan pençesinden.

                        Git hadi, devlete ulaştın şimdi. Sonsuz ikbale attın kendini.

                        “Gir kullarım arasına” [fırsatını] bulup “Gir cennetime[3]” [ödülünü] kazandın.

                        Kulları arasına kendini kattın. Gizli yoldan ebedî cennete vardın.

                        “Bizi doğru yola yönelt[4]” dedin de elinden tutup götürdü seni cennete değin.

                        [3420] Bir ateştin, ışık oldun azizim! Koruk iken üzüm oldun, sonra da kuru üzüm.

                        Bir yıldızdın, güneş oldun, neşelen! Allah doğrusunu daha iyi bilir.

                        Ey Hak ışığı Hüsâmeddin, al da at balını süt havuzuna.

                        Bu sayede süt bozulmaktan kurtulsun. Ve lezzet denizinden çoğalsın tadı.

                        “Elest” denizine kavuşsun böylece. Her türlü değişimden kurtulur, denizleşince.

                        [3425] O bal denizine bir geçit bulur. Orada herhangi bir âfetin etkisi yoktur.

                        Ey Hakk’ın aslanı, aslan gibi bir kükre. Kükre de gitsin kükreyişin yedinci göğe.

                        Bıkıp usanmış canın ne haberi olacak? Aslan kükreyişini fare nerden bilecek?

                        Engin gönüllü ve güzel özlü insanlar için altın suyuyla yaz yaşadıklarını.

                        Nil suyudur bu cana can katan söz. Rabbim, onu Kıptî’nin gözüne kan göster.

                         



                        [1] Kur’an, Yûsuf (12), 4. âyete işaret: “Bir zamanlar Yusuf, babasına demişti ki babacığım! Ben (rüyamda) on bir yıldızla güneşi ve ayı gördüm; onları bana secde ederlerken gördüm.”

                        [2]  Bir hadise işaret: “Müminin ferasetinden çekinin. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.”

                        [3] Bkz. Kur’an, Fecr, 29-30: “Kullarım arasına katıl ve cennetime gir.”

                        [4] Kur’an, Fâtiha (1), 6.


                        • 3 Aralık - 9 Aralık

                          حکایتِ آن راهب که روز با چراغ می‌گشت در میانِ بازار از سرِ حالتی که او را بود
                           

                           

                          آن یکی با شمع برمی‌گشت روز
                           

                           

                          گِردِ بازاری دلش پُر عشق و سوز
                           

                           

                           

                          بوالفضولی گفت او را کای فلان
                           

                           

                          هین چه می‌جویی به سویِ هر دکان
                           

                           

                           

                          هین چه می‌گردی تو جویان با چراغ
                           

                           

                          در میانِ روزِ روشن چیست لاغ
                           

                           

                          2890

                          گفت می‌جویم به هر سو آدمی
                           

                           

                          که بوَد حَیّ از حیاتِ آن دمی
                           

                           

                           

                          هست مردی گفت این بازار پُر
                           

                           

                          مردمانند آخر ای دانایِ حُر
                           

                           

                           

                          گفت خواهم مرد بر جادۀ دو ره
                           

                           

                          در رهِ خشم و به هنگام شَرَه
                           

                           

                           

                          وقتِ خشم و وقتِ شهوت مَرد کو
                           

                           

                          طالبِ مردی دوانم کو به کو
                           

                           

                           

                          کو در این دو حال مردی در جهان
                           

                           

                          تا فدایِ او کنم امروز جان
                           

                           

                          2895

                          گفت نادر چیز می‌جویی ولیک
                           

                           

                          غافل از حُکم و قضایی بین تو نیک
                           

                          249b

                           

                          ناظرِ فرعی ز اصلی بی‌خبر
                           

                           

                          فرع ماییم اصل احکامِ قَدَر
                           

                           

                           

                          چرخِ گردان را قضا گمره کند
                           

                           

                          صد عطارد را قضا ابله کند
                           

                           

                           

                          تنگ گردانَد جهانِ چاره را
                           

                           

                          آب گردانَد حدید و خاره را
                           

                           

                           

                          ای قراری داده ره را گام گام
                           

                           

                          خامِ خامی خامِ خامی خامِ خام
                           

                           

                          2900

                          چون بدیدی گردشِ سنگ آسیا
                           

                           

                          آبِ جُو را هم ببین آخِر بیا
                           

                           

                           

                          خاک را دیدی برآمد در هوا
                           

                           

                          در میانِ خاک بنْگر باد را
                           

                           

                           

                          دیگهایِ فکر می‌بینی به جوش
                           

                           

                          اندر آتش هم نظر می‌کن به هوش
                           

                           

                           

                          گفت حقّ ایّوب را در مکرمت
                           

                           

                          من به هر موییت صبری دادمت
                           

                           

                           

                          هین به صبرِ خود مکن چندین نظر
                           

                           

                          صبر دیدی صبر دادن را نگر
                           

                           

                          2905

                          چند بینی گردشِ دولاب را
                           

                           

                          سر بُرون کن هم ببین تیز آب را
                           

                           

                           

                          تو همی‌گویی که می‌بینم ولیک
                           

                           

                          دیدِ آن را بس علامتهاست نیک
                           

                           

                           

                          گردشِ کف را چو دیدی مختصر
                           

                           

                          حیرتت باید به دریا در نگر
                           

                           

                           

                          آنکه کف را دید سِر گویان بوَد
                           

                           

                          وآنکه دریا دید او حیران بوَد
                           

                           

                           

                          آنکه کف را دید نیّتها کند
                           

                           

                          وآنکه دریا دید دل دریا کند
                           

                           

                          2910

                          آنکه کفها دید باشد در شمار
                           

                           

                          وآنکه دریا دید شد بی‌اختیار
                           

                           

                           

                          آنکه او کف دید در گردش بوَد
                           

                           

                          وآنکه دریا دید او بی‌غِش بوَد
                           

                           

                          Kendisinden olan halden dolayı gündüz çarşı ortasında kandille gezen rahibin hikâyesi

                          Biri, gündüz kandille geziyordu

                          Çarşıda yüreği aşk, yangın dolu

                           

                          Bir lüzumsuz ona dedi, ey filan

                          Hey, ne arıyorsun sen dükkân dükkân

                           

                          Hey, ne gezip arıyorsun kandille

                          Aydın gün ortasında, şaka mı ne

                           

                          [2890] Dedi, arıyorum her yanda insan

                          O nefesten hayat bulup canlanan

                           

                          Bir adam var mı? Dedi, bütün çarşı

                          Adam doludur ey hür bilge kişi

                           

                          Dedi, adam arıyorum kavşakta

                          Öfke yolunda ve hırs sırasında

                           

                          Adam hani öfke, şehvet vaktinde

                          Adam arar, koşarım semtten semte

                           

                          Dünyada bu iki halde adamı

                          Bul, feda edeyim ona canımı

                           

                          Dedi, nadir şey arıyorsun, lakin

                          İyi bak, hüküm kazâdan gafilsin

                           

                          Türeve baktın, asıldan habersiz

                          Asıl kader hükümleri, türev biz

                           

                          Dönen göğe yol kaybettirir kazâ

                          Yüz Utarid’i ahmak eder kazâ

                           

                          Çareler dünyasını dapdar eder

                          Hükmüyle erir demir, erir mermer

                           

                          Ey yolu adımlamaya kararlı

                          Hamsın, hamın hamısın, hamın hamı

                           

                          [2900] Gördün madem, değirmen taşı döner

                          Gel, arkın suyunu da gör bir sefer

                           

                          Havaya yükselen tozu görünce

                          Rüzgârı da gör bari toz içinde

                           

                          Kaynar görürsün fikir kazanları

                          Ateşe de bak kullan şu aklını

                           

                          Hak, Eyyub’a dedi kerem ederken:

                          Senin her kılına sabır verdim ben

                           

                          Sakın, öz sabrına bakma bu denli

                          Sabrı gördün, hem gör sabır vereni

                           

                          Dolap dönüşünü gördüğün yeter

                          Başını çıkar, sert akan suyu gör

                           

                          Sen hep görüyorum diyorsun, ama

                          Nice alamet ve görme hakkında

                           

                          Köpüğü gördün sen yarım yamalak

                          Sana hayret lazımsa denize bak

                           

                          Köpük gören kişi, söyler olur sır

                          Denizi görense hayrette kalır

                           

                          Niyetler eder o gören köpüğü

                          Deniz gören deniz eder gönlünü

                           

                          [2910] Köpükleri gören kalır sayıda

                          Denizi görende kalmaz irade

                           

                          Köpük gören kişi gezer dolaşır

                          Deniz görense paktır, arıdır

                           


                          • 10 Aralık - 16 Aralık

                            حکایتِ اشتر و گاو و قُچ که در راه بندِ گیاه یافتند هر یکی می‌گفت من خورم

                             

                             

                            اشتر و گاو و قُچی در پیشِ راه

                             

                            یافتند اندر رَوِش بندی گیاه

                             

                             

                            گفت قُچ بخش ار کنیم این را یقین

                             

                            هیچ کس از ما نگردد سیر از اين

                             

                             

                            لیک عمرِ هر که باشد بیشتر

                             

                            این علف اوراست اَوْلیٰ گو بخور

                             

                            2460

                            که اکابر را مُقدَّم داشتن

                             

                            آمدست از مصطفی اندر سُنَن

                             

                             

                            گرچه پیران را در این دَورِ لئام

                             

                            در دو موضع پیش می‌دارند عام

                             

                             

                            یا در آن لوتی که آن سوزان بوَد

                             

                            یا بر آن پُل کز خَلَل ویران بوَد

                             

                             

                            خدمتِ شیخی بزرگی قایدی

                             

                            عامّ نآرد بی‌قرینۀ فاسدی

                             

                             

                            خیرشان این است چِه بْوَد شرّشان

                             

                            قُبْحشان را باز دان از فرّشان

                             

                             

                             

                            BORD051

                            مَثَل

                             

                            2465

                            سویِ جامع می‌شد آن یک شهریار

                             

                            خلق را می‌زد نَقیب و چوبدار

                             

                             

                            آن یکی را سر شکستی چوب‌زن

                             

                            وآن دگر را بردریدی پیرهن

                             

                             

                            در میانه بی‌دلی دَه چوب خورد

                             

                            بی‌گناهی که برَو از راه بَرد

                             

                             

                            خون چکان رُو کرد با شاه و بگفت

                             

                            ظلمِ ظاهر بین چه پرسی از نهفت

                             

                             

                            خیرِ تو این است جامع می‌روی

                             

                            تا چه باشد شرّ و وِزْرت ای غَوی

                             

                            2470

                            یک سلامی نشْنَود پیر از خسی

                             

                            تا نپیچد عاقبت از وی بسی

                             

                             

                            گرگ دریابد ولی را بِه بوَد

                             

                            زآنکه دریابد ولی را نَفْسِ بَد

                             

                             

                            زآنکه گرگ ارچه که بس اِستمگری است

                             

                            لیکش آن فرهنگ و کید و مکر نیست

                             

                             

                            ورنه کی اندر فتادی او به دام

                             

                            مکر اندر آدمی باشد تمام

                             

                             

                            گفت قُچ با گاو و اشتر ای رِفاق

                             

                            چون چنین افتاد ما را اتّفاق

                             

                            2475

                            هر یکی تاریخِ عُمر اِبدا کنید

                             

                            پیرتر اولی است باقی تن زنید

                             

                             

                            گفت قُچ مَرجِ من اندر آن عُهود

                             

                            با قُچِ قربانِ اسمعیل بود

                             

                             

                            گاو گفتا بوده‌ام من سال‌خورد

                             

                            جفتِ آن گاوی کِش آدم جفت کرد

                             

                             

                            جفتِ آن گاوم که آدم جَدِّ خلق

                             

                            در زراعت بر زمین می‌کرد فَلْق

                             

                             

                            چون شنید از گاو و قُچ اشتر شگفت

                             

                            سر فرود آورد و آن را برگرفت

                             

                            2480

                            در هوا بر داشت آن بندِ قَصیل

                             

                            اشترِ بُختی سَبُک بی‌قال و قیل

                             

                             

                            که مرا خود حاجتِ تاریخ نیست

                             

                            کین چنین جسمی و عالی گردنی است

                             

                             

                            خود همه کس داند ای جانِ پدر

                             

                            که نباشم از شما من خُردتر

                             

                             

                            داند این را هر که ز اصحابِ نُهاست

                             

                            که نهادِ من فزون‌تر از شماست

                             

                             

                            جملگان دانند کین چرخِ بلند

                             

                            هست صد چندان که این خاکِ نژند

                             

                            2485

                            کو گشادِ رُقعه‌هایِ آسمان

                             

                            کو نهادِ بُقعه‌هایِ خاکدان

                             

                             

                             

                            YOLDA BİR DESTE OT BULUNCA HER BİRİ BEN YİYECEĞİM DİYEN DEVE, ÖKÜZ VE KOÇ HİKÂYESİ

                            Bir deve, öküz ve koç yol üstünde

                            Giderlerken ot buldular bir deste

                             

                            Koç dedi, bunu pay etsek, mutlaka

                            Bizden hiçbir kimse doymaz bununla

                             

                            Fakat kimin ömrü daha fazlaysa

                            O yesin, bu ot daha layık ona

                             

                            [2460] Çünkü öncelik vermek büyüklere

                            Vardır Mustafa’nın sünnetlerinde

                             

                            Gerçi avam, bu alçaklar devrinde

                            Yaşlıları önceler iki yerde

                             

                            Ya başlamak için kaynar yemeğe                                                                

                            Ya da çıkarken pek harap köprüye

                             

                            Avam değilse fesatlık peşinde

                            Hizmet etmez bir yaşlıya, büyüğe

                             

                            Hayırları bu, ne olur şerleri

                            Uğurlarından anla şom işlerini

                             

                            MİSAL

                            Bir padişah camiye gidiyordu

                            Nakip vuruyordu halka değnekle

                             

                            Kiminin başını yaralıyordu

                            Kiminin üstünü paralıyordu

                             

                            Bir âşık arada yedi on sopa

                            Yoldan çekilsin diye günahsızca

                             

                            Kan damlar halde şaha dönüp dedi

                            Açık zulme bak, sen sorma gizliyi

                             

                            Camiye giderken hayrın bu ise

                            Şaşkın, kim bilir şerrin günahın ne

                             

                            [2470] İhtiyara selam vermişse alçak

                            Demek ki sonradan bela olacak

                             

                            Bir veliyi kurt bulsun daha iyi

                            Onu bulacağına kötü kişi

                             

                            Çünkü kurt zalim olmakla birlikte

                            Onda yoktur o kurnazlık ve hile

                             

                            Yoksa kurt hiç düşer miydi tuzağa

                            Hile insandadır tamı tamına

                             

                            Koç öküzle deveye dedi, dostlar

                            Madem başımızda bu mesele var

                             

                            Herkes belirtsin ömrünün başını

                            Geri kalan sussun, evlâdır yaşlı

                             

                            Koç dedi, otlakta otlayışım ta

                            Başlar İsmail’in kurbanı koçla

                             

                            Öküz dedi, ben daha da yaşlıyım

                            Âdem’in çift sürdüğü öküz eşiyim

                             

                            İnsanların atası Âdem’in ben

                            Tarla sürdüğü öküzüm ekerken

                             

                            Öküzle koçu dinleyince deve

                            Otu aldı başını eğip yere

                             

                            [2480] Hiç söz söylemeden o koca deve

                            Desteyi havaya kaldırdı tezce

                             

                            Dedi, ihtiyacım yoktur tarihe

                            Bende varken böyle boyun ve cüsse

                             

                            Yavrucuğum, herkes biliyor zaten

                            Benim küçük olmadığımı sizden

                             

                            Akıl sahibi olan herkes bilir

                            Benim yapım sizden iridir

                             

                            Bütün herkes bilir ki şu yüce gök

                            Şu pek solgun topraktan yüz kat büyük

                             

                            Gök katlarının genişliği nerde

                            Dünya mekânlarının haddi nerde

                             


                            • 17 Aralık - 23 Aralık

                              MESNEVİ’NİN ANLAŞILMASINDAKİ GÜÇLÜKLER

                               

                              GİRİŞ

                              İslam kültür ve medeniyetinin yetiştirdiği büyük şahsiyetlerden biri olan Mevlâna Celâleddin Rûmî, pek çok önemli vasfı kendi şahsında bir araya getirmiş olması nedeniyle vefatından yüzyıllar sonra bile yol göstermeyi, insanlığın yoluna ışık tutmayı sürdürmektedir. İnsan haklarının, eşitliğin, düşünce ve ifade özgürlüklerinin ve insan haysiyetinin vazgeçilmez kabuller olarak öne çıktığı günümüz dünyasına Mevlâna’nın yol gösteriyor olması, ancak onun beslendiği kültür dünyasının evrenselliğinin ifadesi olarak değerlendirilebilir. Günümüzde bu insanî değerlerin öne çıkarılmasıyla çelişen ciddî sıkıntıların yaşandığı da herkesçe bilinmektedir. Tırmanan savaşlar, toplumlara özgürlük ve demokrasi getirme adına işlenen cinayetler, bitmek bilmeyen kıyımlar ve yaşanan yıkımlar, bizi yeniden durup düşünmeye sevk etmekte ve Mevlâna’lar yetiştirmiş kültür ve medeniyeti yeniden okumaya yöneltmektedir. Bunalımlı atmosferden çıkış yolu arayan aydınlar ve düşünürler, Mevlâna’yı fark etmekte, onun sözlerine kulak kesilmektedir. Mevlâna’nın dünyada bu kadar çok tanınıp okunmasının en önemli nedeni belki de budur.

                              Mevlâna’ya olan bu ilgi, onun farklı kültür kesimlerince yorumlanması ve değerlendirilmesi sonucunu da beraberinde getirmektedir. Mevlâna, Mesnevi’nin başında adeta bunu öngörüp şöyle demektedir*:

                              “Herkes kendi zannına göre dost oldu bana” (Mesnevi/I, beyit: 6)

                              Her kültür kesimi, Mevlâna’ya kendi penceresinden bakmakta ve kendi birikimine göre sonuçlar çıkarmaktadır.

                              Konuşmamın hemen başında belirtmeliyim ki Mevlâna, eserleri yüzyıllardır ilgiyle okunan şahsiyetlerdendir. Bu büyük ilgi pek az yazar ve şaire nasip olmuştur. Onun eserlerinin çok okunması, aslında onun görüşlerinin büyük ölçüde anlaşılıp benimsendiğini göstermektedir. Konuşmamın başlığından, Mevlâna’nın anlaşılmadığı savını ileri sürdüğüm sonucu çıkarılmamalıdır. Ben burada Mevlâna’nın Mesnevi’sinin zaman zaman farklı ve yanlış anlamalara konu olduğu ve Mesnevi’de dile getirilen kimi hususların (bütün hususların değil elbette) bugün geniş kitlelerce anlaşılmadığı düşüncesinden hareketle bu yanlış anlamanın ya da anlamamanın irdelemesini yapmaya çalışacağım.

                               

                              MESNEVİ’NİN ANLAŞILMASI ÖNÜNDEKİ ENGELLER

                              Mesnevi her dönemde çok ilgi gören ve okunan bir eserdir. Bu çok meşhur eser, pek çok büyük eserde olduğu gibi anlaşılması güç noktalar barındırmaktadır. Bu güçlüklerin bir kısmı her dönemde söz konusu olmuştur. Bu güçlük yüzündendir ki Mesnevi’ye bir takım şerhler yazılmıştır. Bu şerhlerin önemli bir bölümü de bu toprakların yetiştirdiği büyük şahsiyetler tarafından Türkçe olarak yazılmıştır. Bugün bu şerhlerin varlığına rağmen Mesnevi’nin bütün metinlerinin doğru anlaşılması kolay değildir. Bu şerhlerin elimizin altında olmasını sağlayacak imkanların sağlanmamış olması da bu güçlüğü artırmaktadır. Ankaravî şerhinin henüz bugünki harflerle yayımlanmamış olması burada üzüntüyle hatırlanabilir.

                              Tarihte olduğu gibi bugün de Mesnevi’nin anlaşılmasının önündeki güçlükleri birincisi dilden ve özellikle şiir dilinden kaynaklanan güçlükler, ikincisi mânâya ve içeriğe ilişkin güçlükler olmak üzere iki ana başlık altında toplayabiliriz.

                               

                              Dil ile ilgili güçlükler:

                              Dil ile ilgili güçlükler, Türkçe konuşan bizler için iki başlıkta değerlendirebiliriz. 1) Mesnevi’yi Farsça aslından okuyup anlamadaki güçlüklerimiz, 2) Mesnevi tercümelerinin barındırdığı sorunlar ve belirsizliklikler.

                              1- Mesnevi’yi Farsça aslından okuyup anlamadaki güçlükler: Mesnevi’yi Farsça aslından okuyup anlamak bugün bu coğrafyada yaşayan insanların neredeyse tamamı için imkansızdır. Modern Türkiye’nin benimsediği yeni eğitim sisteminde klasik kültüre ilişkin öğeler yok denecek kadar azdır. Bu nedenle Fars dilinin Türk kültürüne hizmet eden, Türk kültürünü tanımaya yardımcı olacak bir vasıta olarak öğretilmesini, resmî eğitim öğretim sisteminde bir yere yerleştirmek mümkün görünmemektedir. Geriye özel kültürel girişimler kalmaktadır ki hâlihazırda böyle girişimlerden söz etmek zordur.

                              Aslında Farsça okuşan ve okuyup yazanlar için de pek çok güçlük vardır. Şiir dilinden, Farsçanın o günki özelliklerinden ve Mevlâna’nın dilde yaptığı tasarruflardan kaynaklanan güçlükler şarihleri bile ihtilafa düşürmüştür.

                              Bu güçlük üzerinde etraflıca konuşmanın, anlaşma dili Türkçe olanlar için bir anlamı, en azından şimdilik, bulunmamaktadır.

                              2- Tercümelerden kaynaklanan güçlükler:

                              Mesnevi’nin birçok defa Türkçeye tercüme edildiği, Türkçe şerhler yazılarak açıklandığı bilinmektedir. Bu tercümelerin ve şerhlerin bir kısmı Osmanlı dönemi eserleri olduğundan bunlara ulaşılmasında da güçlüklerle karşı karşıya bulunmaktayız. Bazılarına ulaşabilsek bile Türkçenin geçirdiği hızlı değişim yüzünden özellikle genç kuşağın bu eserlerin diline yabancı olduğunu peşin olarak söylemeliyim.

                              Geriye, Cumhuriyet döneminde yapılan tercümeler ve yapılan şerhler kalmaktadır. Bu tercüme ve şerhlerde de mütercim ve şarihlerin, az da olsa, yanlış anlamarından kaynaklanan problemlerin yanı sıra mütercimlerin ve şarihlerin bakış açılarından ve kendi eğilimlerini Mesnevi’ye söyletmelerinden kaynaklanan güçlüklerden söz edilebilir.

                              Burada bu tercüme ve şerhlerin irdelenmesine girmeyeceğim. Bu, başka bir çalışmanın konusu olabilir. Bu konuda ayrı bir ilmî çalışmaya da gerçekten ihtiyaç vardır.

                               

                              Mânâ ve içeriğe ilişkin güçlükler:

                              Mesnevi’nin anlaşılması önündeki manevi güçlüklerin başında, okuyucunun Mesnevi’yi okumaya hazır olmamasıdır. Şu anlamda ki pek çok eseri olduğu gibi Mesnevi’yi okumak da belirli bir fikri birikim ve düzeyi gerektirmektedir.

                              Özellikle gençler için bu konuda büyük bir eksikliğin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz.

                              Bu güçlüğün giderilmesine katkı yapacak kimi hazırlıklıkları şu başlıklarla özetleyebiliriz.

                              a)      Kur’an mealinin ders çalışır gibi okunması,

                              b)      Tarih, özellikle İslam tarihi üzerine kitaplar okumak,

                              c)      Tasavvufun doğuş dönemi, mahiyeti, tasavvufun geçirdiği evrimler, tasavvufî akımlar, anlayışlar, tasavvuf dili ve terminolojisi konusunda bilgi birikimini artırmak (Tasavvufun genel dilden ödünç alıp başka anlamlar yükleyerek kullandığı kelime ve kavramlar bilinmediği zaman bir tasavvufî eserin okunmasından iyi bir sonuç elde edilemez. Hatta böyle bilinçsiz bir okuma sakıncalıdır. Böyle bir okuma kişinin kendisi için sakıncalı olsa da bu okuma sonunda yazılar, elştiriler, değerlendirmeler ve özellikle bilimsel nitelikli tahliller yapmak toplum için de zararlı ya da yanıltıcı olabilir.)

                              d)     Mevlâna’nın hayatının dönemleri, eserleri, aldığı eğitim ve dünya görüşü konusunda bilgilenmek (Mesela bazıları Mevlâna’nın hayatını çok iyi tahlil etmeden değerlendirme ve yargılamalarda bulunabilmektedirler.)

                              e)      Önyargılardan sıyrılmak

                               

                              Mesnevi’ye yaklaşımda sergilenen yaygın yanlışlıklar:

                              a) Mesnevi’ye kutsal kitap muamelesi yapmak.

                              Mesnevi’de her yazılanı kayıtsız şartsız benimsemek. Mevlâna’nın bir insan olduğunu göz ardı edip onun İslam’ın belirli bir yorumunu (hem fıkıhta, hem kelamda, hem tasavvufta) benimseyen bir mütefekkir, âlim ve sûfi olduğunu dikkatten kaçırmak.

                              b) Mesnevi’ye bir hikâye mecmuası gibi yaklaşmak

                              Mesnevi’nin yazılış amacını göz ardı ederek onu sıradan bir anlatı eserine indirgemek de Mesnevi’den yararlanmayı kısıtlayacaktır.

                              c) Dine mesafeli yaklaşmakla birlikte Mesnevi’yi baş tacı etmeye çalışmak. Dine mesafeli yaklaşan, hatta dine karşı olan insanların, dine karşı olmakla birlikte garazsız ve yansız bir şekilde Mesnevi’yi okumaya çalışırlarsa, Mesnevi’den yararlar derc etmeleri mümkündür. Nitekim Batı’da ve Doğu’da Müslüman olmayıp da Mesnevi’yi başucu kitabı yapan insanlar vardır. Bununla birlikte kimi garazkâr yaklaşımlar da zaman zaman görülebilmektedir.

                              c) Tasavvufa önyargıyla yaklaşmak ve bu önyargı sonucu Mesnevi’yi sırf tasavvufî çerçevede yazılmış bir kitap olarak görmek.

                              Oysa hemen yukarıda da söylediğimiz gibi, dine ve tasavvufa muhalif olanların bile Mesnevi okumaktan kazançlı çıkması mümkündür. Yeter ki önyargılı davranmasınlar.

                              Ayrıca dinî etkenlerle tasavvufu benimsemedikleri halde Mevlâna’nın eserlerinden yararlanan, hayatında Mevlâna’nın kimi fikirlerini kendisine kılavuz edinen insanlar da vardır.

                              d) Mevlâna’nın yanlış tanınması ve yanlış algılanması sonucu Mesnevi’nin yanlış okunması. Bazıları, Mevlâna’nın tasavvufî yolculuğuna farklı anlamlar yükleme eğilimdeler. Düşünüyorlar ki Mevlâna, Şems-i Tebrîzî ile karşılaştıktan sonra dinî kabullere sırt çevirmiştir. Bu düşünce temelsiz bir düşünce olup Mevlâna’nın Şems’ten sonraki dönemiyle ilgili bilgisizliğin ürünüdür. Şems’le karşılaşmanın Mevlâna için bir anlamda yeni bir milat olduğu doğrudur. Ama bu miladın kimilerinin önyargılarının aksine Mevlâna, Şems ile karşılaştıktan sonra dinin prensiplerini göz ardı etmemiştir. Mevlâna, şeriatsiz bir tasavvuf anlayışını hiçbir zaman benimsememiştir. Onun Mesnevi’sini Şems’in kayboluşundan sonra vücuda getirdiğini, Mecalis’te yer alan kimi vaazlarını Şems sonrası dönemde verdiğini göz önünde bulundurduğumuzda bu tür iddiaların ne denli yersiz olduğunu görürüz.

                              Ayrıca kimi çevreler ve kuruluşlar, Mevlâna’yı benimsiyor ve savunuyor görünerek Mevlâna’nın gerçek kimliğinin ve düşüncelerinin tanınmasını engellemey çalışıyor olabilirler. Mesnevi’yi samimi ve ciddi olarak okumak isteyenlerin bu ihtimali de göz önünde bulundurmaları yararlı olacaktır.

                               

                              Mesnevi’nin doğru anlaşılması için bilinmesi gerekenler:

                              a)      Mevlâna insandır

                              Böyle bir hatırlatma garip gelebilirse de zaman zaman bu hatırlatmaya ihtiyaç olmaktadır. Tarihte “Peygamber değildir, fakat kitabı vardır” gibi beyitlerin yaptığı yanlış çağrışımlar Mesnevi’yi doğru anlamamızı engelleyebilir. Bu sözün her şeyden önce şairane bir söz olduğu gözden ırak tutulmamalıdır. Ayrıca bu beyit, âlimlerin peygamberlerin mirasçıları olduğu yolundaki nebevî hatırlatması eşliğinde değerlendirilmelidir.

                              Mevlâna’nın bir insan olduğu, ama bilgili, birikimli, aydın ve mütefekkir bir insan olduğu göz önünde bulundurulduğunda onun dokunulmaz olmadığı, eleştirilebileceği ve isabetsiz fikirleri de savunmuş olabileceği kabul edilir. Bu kabul, Mesnevi’nin değerini azaltmaz, bilakis Mesnevi’nin daha titiz okunmasını sağlar.

                               

                              b) Mevlâna, İslam kültürünün ürünüdür

                              Mevlâna, kendi dönemine kadar oluşan İslâmî kültür birikiminin içinde yetişmiştir. Bu bakımdan onu İslam öğretisini dikkate almadan değerlendirmenin yanlış sonuçlar vermesi kaçınılmazdır. İslam’sız Mevlâna olmaz.

                              Mevlâna, büyük bir âlim, büyük bir mutasavvıf, halka öğretmenlik de yapan büyük bir ârif ve geniş ufka sahip büyük bir mütefekkir olmakla ve mezhepleri ve meşrepleri ikincil görmekle birlikte mezhepler ve meşrepler üstü bir şahsiyet değildir. Onun dünya görüşü ve düşünceleri belirli bir fıkhî ve kelâmî yorum çerçevesinde değerlendirilmelidir. Mevlâna Sünni, Hanefi ve Maturî mezheplerinin genel görüşlerine bağlı kalmıştır. Ayrıca, felsefeye ve felsfî görüşlere mesafeli bakmıştır. Onun felsefeye yaklaşımı, İmam Muhammed Gazâlî’nin yaklaşımıyla örtüşmektedir.

                               

                              c) Mevlâna sûfi bir mütefekkirdir

                              Mevlâna İslam ilimleri tahsilinin yanı sıra tasavvufî terbiye de almıştır. Bu nedenle, onu sadece İslam’daki fıkıh, kelâm ve benzeri kategoriler çerçevesinde anlamaya çalışmak da eksik anlamayla sonuçlanacaktır. Dolayısıyla tasavvuf kültürünü, doğuşundan Mevlâna’nın çağına kadar geçirdiği evreleri bilerek göz önünde bulundurmak, Mesnevi’nin doğru okunmasına büyük ölçüde yardımcı olacaktır.

                              Mesnevi’yi doğru okumak için tasavvufun diline vâkıf olmak gerekir. Sufilerin kelimelere ve kavramlara yükledikleri anlamları göz önünde bulundurmadan Mesnevi’nin kimi kısımlarını doğru anlamak mümkün değildir.

                               

                              Mesnevi’nin doğru anlaşılması için yapılması gerekenler:

                              a) Mesnevi güncellenirken titiz davranılmalıdır

                              Mesnevi’yi bugüne taşırken çok dikkatli olmak gerekir. Bugünün kabullerinin Mevlâna’yı okumada birincil kıstas olarak alınmasından kaçınmak gerekir. Mesnevi’de kullanılan dil ve üslup da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Mesnevi’de anlatılan konuların ve işaret edilen kural ve göreneklerin bir kısmı bugünün insanına yabancıdır. Bu nedenle bu hususları bilinçli bir okumayla bugüne taşımak, Mesnevi’den azami yararlanmayı sağlamada önemlidir.

                              b) Mesnevi hikâyelerinin okunması

                              Mesnevi hikâyelerinin, öncelikle birer hikâye olduklarının gözden ırak tutulmaması gerekmektedir. Her hikâyenin bugün için topluma yol göstermede başlı başına yararlanılabilir olduğu ön kabulünden kaçınmak gerekir. Her hikâyeden yararlanılacaksa bile bu hikâyelerin sembolik yönlerinin bugüne yarayacak şekilde açılması gerekmektedir. Mesnevi bir hikâye kitabı değildir. Bununla birlikte içinde pek çok hikâye vardır. Bu hikâyeler, edebî kaygıyla üretilmiş ya da anlatılmış hikâyeler değil, bir konunun zihinlerde daha iyi yer etmesini sağlamak ve ana fikri pekiştirmek amacıyla Mesnevi’de yer verilmiş hikâyelerdir. Bu hikâyelerin çoğu, Mevlâna’dan önce bilinen, çeşitli eserlerde yer alan ya da halk arasında anlatılagelen hikâyelerdir. Mevlâna, sıradan hikâyeleri bile tasavvufî ve ahlâkî eğitim amacıyla eserinde nakletmektedir. Mesnevi’de yer alan ve yüksek sesle anlatılmak bakımından sorunları bulunan kimi hikayelerin, Mesnevi’deki bağlamından koparılmadan değerlendirilmesi yerinde olur. Mesnevi’nin kimi yerlerinde karşımıza çıkan özensiz dil, bizi Mesnevi’den yararlanmaktan uzak durmaya itmemelidir. Birçok mutasavvıf yazar ve şairde kaba dil kullanımı görülmektedir. Senaî’nin, Molla Câmî’nin vb. eserlerine göz gezdirdiğimizde bu dilin izlerine rastlarız. Ama burada Mevlâna’nın uyarısını dikkate almalıyız. Mevlâna bizi, hikâyelerin ve kelimelerin dış yüzlerine takılıp kalmamamız konusunda uyarmaktadır. Aslında bu dil bizi bir konuda da uyarmaktadır. O da Mesnevi’nin bir insan eseri olduğunu hatırlamamıza yönelik uyarıdır.

                              Bazı hikâyeler derin anlamlar barındırmakla birlikte bu hikâyelerden her muhatap kendine göre bir hisse alabilmektedir. Bu nedenle de bazı Mesnevi hikâyeleri çocuklar için de yeniden düzenlenebilmektedir. Ayrıca Mesnevi’deki metafizik yanı ağır basan hikâyeler de ciddi metafizik ve felsefi konuları tartışma amacıyla anlatılmaktadır. Bu yolla Mevlâna en karmaşık felsefî konuları basit ve yalın bir dille muhatabına anlatır. Bununla birlikte bu tür hikâyelerin her Mesnevi muhatabına hitap etmediği açıktır. Meselâ “Padişah ve Cariye” hikâyesi bu tür hikâyelerdendir.

                               

                              Mesnevi’nin Anlaşılmasını Engelleyen Bazı Sloganlar

                               

                              İnsan Sevgisi

                              Pek çok çevrede Mevlâna’nın insan sevgisi öne çıkarılmakta ve onun insanı kayıtsız şartsız sevmeyi öğütlediği dile getirilmektedir. Mevlâna, aşka ve sevgiye elbette öncelik vermekte ve sevgisiz yapılan işlerden hayır gelmeyeceğini, sevgiden yoksun bir hayatın anlamsızlaşacağını birçok vesileyle vurgulamaktadır.

                              “Sevgiden acılar tatlı olur.

                              Sevgiden bakırlar altın olur.

                              Sevgiden tortular berrak olur.

                              Sevgiden dertler şifa bulur.

                              Sevgiden ölüler dirilir.

                              Sevgiden padişah köle olur.

                              Bu sevgi de bilginin sonucudur.

                              Kof adamın böyle bir tahta oturması mümkün mü?

                              Eksik bilgi bu aşkı nereden doğuracak?

                              Eksik bilgi aşkı doğurur ama o, nesnelere olan aşktır.” (Mesnevi/II, beyit: 520-525)

                               

                              Yukarıdaki mısralarda sevginin bilgiden doğduğunu da hemen eklemekte, bilgiden kaynaklanmayan sevginin yüzeyselliğine işaret etmektedir.

                              Aşk ve muhabbeti dünya görüşünün odağına yerleştiren Mevlâna, bu aşk ve muhabbete bilgiyi eş kılmıştır. Mevlâna’nın sevgiye yaklaşımından söz ederken bu hususu gözden ırak tutmamak gerekir. Öte yandan Mevlâna’nın dile getirdiği aşk ve sevgi, mecazi değil hakikidir. Mecazi aşk ise hakiki aşka götürdüğü oranda değerlidir Mevlâna’nın gözünde:

                              “Aşk hesapsız sevgidir. Bu bakımdan denilmiştir ki aslında âşıklık Hakk’ın sıfatıdır ve onun kula nispet edilişi mecazdır.” (Mesnevi/II, mukaddime)

                              Ayrıca günümüzde bilerek ya da bilmeyerek yapıldığı gibi Mevlâna çağdaş batı humanizmi çerçevesinde değerlendirilemez. Mevlâna’nın insanlara kayıtsız şartsız bir hoşgörü ve sevgiyle yaklaştığı kabulü yanlış ve saptırıcı bir kabuldür. Mevlâna’nın hoşgörüsü ve sevgisi şartlı bir hoşgörü ve sevgidir. Onun şartı, toplumda yerleşmiş olan ve kaynağını İslam öğretisinden alan değerlere bağlı kalmak, kötülükten, bencillikten, kibirden ve dünyaya tapınmaktan uzak durmak şeklinde özetlenebilir.

                               

                              Ne olursan ol yine gel

                              Şeyh Ebu Said Ebu’l Hayr’a ait olup Mevlâna’ya ait bir söz olarak dillerden düşürülmeyen “Ne olursan ol yine gel” sözü, özü itibariyle güzel bir sözdür. İslam ahlâkını özümsemiş her ârifin söyleyebileceği bir sözdür bu. Ne ki bu sözün günümüzde kullanım amaçları değişmektedir. Bu sözü Mevlâna’ya atfen kullananların çoğu, Mevlâna’yı edilgin bir bilge olarak tanıtma eğilimindedirler. Ayrıca bir slogana dönüşen bu söz, sıkça tekrarlandıkça sloganlar gibi sığlaşmaktadır.

                               

                              Mevlâna Türk’tür

                              Bu cümle farklı bir şekilde de kurulabilir. Meselâ denilebilir ki “Mevlâna Fars’tır.” “Mevlâna Arap’tır.” Bu nispetler, Mevlâna’yı tanımamıza hiçbir katkısı olmayan nispetlerdir. Mevlâna’nın hangi ırka mensup olduğu bir araştırmanın konusu olabilir. Fakat bilimsel araştırmalara dayanmadan duygusal etkenlerle Mevlâna’yı herhangi bir ırka mensup göstermek ve yukarıdaki altbaşlıktakine benzer cümleleri slogana dönüştürmek, Mevlâna’yı anlamamıza engel olan etkenlerden biridir.

                              İnsanların farkında olmadan kullandığı daha başka sloganlar da tespit edilebilir, ama bu konuşmada bu örneklerle yetinelim.



                              * Buradaki alıntılarda Mesnevi’nin şu tercümesinden yararlanılmıştır: Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî, Mesnevi, tercüme: Derya Örs-Hicabi Kırlangıç, Ekim Yayınları, İstanbul 2007.