Bölüm anahatları

  • SOLUK NOKTALAMASI:

    *Bazı parçalarda yazı noktalamasına güvenmek doğru olmaz. Yazı noktalaması cümlenin ögelerini ayırır. Oysa soluk alma yerlerini, uzunluğunu, kısalığını göstermediği için bunu işaretlemek söyleyiciye düşer. Uzun cümlelerde noktaya kadar soluk almazsak altı kat merdiven çıkmış gibi soluk soluğa kalırız. Bazı sözcük ve cümlelerde soluk soluğa gelmemek için gereken yerlerde yeterince hava, soluk almak konuşmacının önceden işaretleyerek ayarlayabileceği bir durumdur.

    *Örneğin: kötü söyleme eşine ağu katar aşına’ cümlesinde eşine sözcüğünden sonra  soluk almayı gerektirmeyen bir durak yapılır ama;

    Bu son harem odaları sıcak, cana yakın şeylerdir;(SOLUK)onları düşünürken hatırıma, Kur’an gibi göbekten üste konan ipek namaz seccadeleriyle(SOLUK)ahretliklerin gergefte işledikleri namaz bezleri gelir. Cümlesinde söz noktalaması ve işaretler dışındaki soluk alma yerlerini biz belirleriz.

    1)Okunan her parçanın her bölümü arasında, noktalardan sonra ve satır başlarında
    2)Alıntı sözlerden önce ve sonra
    3)Soru ile cevap arasında
    4)Tırnak ve iki nokta üst üste işaretlerinden sonra
    5)Ve bağlacı sonraki cümlenin anlamını pekiştireceği zaman
    6)Bağlaçlardan sonra
    7)Okunan cümle uzunsa özneden sonra
    8)Parantez ve ara cümlelerden önce ve sonra
    9)Karşıt anlamları vurgulamak için
    10)Tekrarlanan ögelerin arasında

    SOLUK NOKTALAMASI yapılmalıdır.


    UYGULAMA: METİNLER ÜZERİNDE GÖSTER !

    DUYGU PARAGRAFI, DÜŞÜNCE ve BİLGİLENDİRME PARAGRAFI GEÇİŞLERİ/DURAKLARA /SOLUK NOKTALAMASINA/VURGULARA

    DİKKAT EDEREK DİNLEYİCİNİN GÖZÜNE BAKARAK /BEDEN DİLİNİ KULLANARAK OKUMA ÇALIŞMASI:


                                 YAZARAK YAŞAMAK

                                 Bir yazarın takviminden...

      

    ''Günlük yazılacak, radyo oyununun son bölümleri yetiştirilecek, şiir yarışması dosyaları okunacak, biten öykünün düzeltmeleri yapılacak, romana yeni bölüm yazılacak, söyleşi için hazırlanılacak. Öğleden sonraki etkinliği unutma! Akşam galerideki sergiye katıl. Kör Melek ve Silgiler’i okumaya devam. Kar ve Kaplan filmine git!

     

    Hiç kimse ona “Ne zaman yazıyorsunuz?” diye sormamalı, “Ne zaman yazmıyorsunuz?” daha uygun düşer. Aynı evde yaşasak da birlikte olduğumuz zamanlar yazıdan geriye kalanlar… Genellikle akşam yemeğinde ya da kahvaltıda. Geceleri yazmayı yeğleyip gündüz saatlerinde uyumaya çalışan eşimin önce yazmak sonra yaşamak olan düzeni bozulduğunda dengeleri de bozulur. Bu nedenle birlikteliğimiz sımsıkı bağlı ama alabildiğine özgür yaşantıların güçlendirdiği özlemekli, tutkulu ama çok zor bir ilişkidir. Özgürlük ve bağımsızlık onun gibi benim de karakterim olduğundan hayatı paylaşmayı uzun zamandır sürdürüyoruz.

     

    O, bu dünyada yaşamayan bir dünyalı. Yaşamı iki perdelik sürekli bir yolculuk. Birinci perde içine kapandığı, yaratma ve yazma süreçlerinin tamamında etkin içsel yolculuklarından oluşuyor. Yaşamdan uzaklaşarak imgelemindeki yaşamı var ettiği “değiştirme-dönüştürme-arındırma”  zamanlarının sonsuz yolcusu, kaptanı olan Burhan Günel. İkinci perde yaratılarını toplumla paylaştığı, somut yolculukları; zorunlu ya da geçici yer değiştirmeleri, yazın yolculuklarından oluşuyor.

     

    Birbirinin ardılı her iki zaman diliminde de yazarın gittiği yer aynı. Kendisi ve başkaları. Eriştiği uzaklık insan. Yazarın “yaratmak ve yazmak “serüveninin temelini oluşturan”  insana, dolayısıyla kendisine ulaşma çabası aynı zamanda yazarı da insanlığın yücelerine taşıyan, sıra dışı, birikimli, farklı kılan eylem. Yazmayı çıkardığınızda yazarın yaşamı nedir ki? Anlamsız, boş  zamanlar toplamı, angarya. Oysa yazma tutkusu taşımayanlara göre yazar yarım, eksik yaşıyordur hayatı, daha da ilerisi kağıt üzerindeki yaşamdır onlara göre yazmak eylemi; kuru, sıkıcı, eğlencesiz. Oysa yazın adamı iki kez yaşar hayatı. Gerçek yaşamı ve imgelemindeki yaşamı. Onun için renkli olanı, öncelikli olanı yazdığı yaşamdır. Sonsuz yaşantıları barındıran, bin bir kimlikli, gerçek yaşamın izlerini süren, kimi zaman kalabalık kimi zaman yapayalnız ama hep değişen, dönüşen bir canlıdır imgelem. Düşleri, umutları olmadığında kurur, solar yazar. Yazmak yaşamaktır bu bağlamda. Ve denge… Gerçekle düş arasındaki bu incecik ipte ne çok hırpalar kendini yazar ne çok öldürür ve yaratır yeniden.

     

    Kendini yazıya adamış bir yazarın eşi olarak onun yazma süreçlerine ilişkin gözlemlerimden olabildiğince nesnel bir bakışla, insanın kendisinden söz etmesinin zorluğunun da ayırdında olarak, içtenlikle söz etmeliyim… Şunu söyleyebilirim ki, onun yaratma süreçlerinde çektiği sancıları anlıyor, o denli olmasa da ben de çekiyorum. Burhan Günel yapıtlarının özünü toplumundan alan, toplumcu gerçekçi sınıflandırmada yer alan bir yazar. Oysa yalnızca serüven, polisiye, fantazya, popüler edebiyat yazan bir yazarın eşi olsaydım hayatım oldukça eğlenceli ama insansız  geçecekti.. İçinde yaşadığım toplumun bireyi, bütünün  parçası olarak mutsuzlukları görmezden gelmem, aldırmazlık ve duyarsızlıkla hayatı bir film izler gibi yaşamam insanlığımı tartışılır kılardı. Daha çok gören, gözleyen, duyumsayan, düşünen ve acı çeken bir yazarın eşiyseniz bu sorumluluğunuz ikiye katlanıyor. Yazar ağır bir dünyanın yükünü hepimiz gibi hepsini kullanamadığı beyninde taşıyan, zor hayatlar saklayan acıyı umuda dönüştürmeye çalışan bir işçidir aslında. O, gerçeğin izdüşümlerini yaratır, çok boyutlu bakmaya çabalarken bütün boyutların bedelini ödeyerek yazar, yazar… Gerçekler çirkinse öfkeyi, tepkiyi, başkaldırıyı yaşamadan yansıtamaz, üstelik çirkin için umut yaratmalıdır aynı zamanda. Gerçekler, iyiyse, güzelse karşıtlarını gösterebilmelidir ki  sorumluluğunu yerine getirsin. Böylece yorgun beyniyle dünyayla uyumsuzluğunun, muhalif oluşunun, karşı duruşunun boyutlarını her gün daha da genişleterek acıların doruğunda kendini tüketir yazar.

     

    Sonlandırılmış her yapıt bir moladır onun için. Bütün yorgunluğunu unutarak yeniden yaratmaya koyulur. Bu bir tutkudur. Bu tutku olmadığında yazmak işkencedir. Bir ömür böyle sürer gider.Yazma sürecini bir romanla somutlamam gerekirse Ateş ve Kuğu iyi bir örnektir. 1993 Sivas Kıyımı’nı konu alan 2005 Yunus Nadi Roman Ödülüne değer görülen yapıtın kahramanları gerçek hayattan, buna yazar da dahil. Kurgusal bölümün kahramanı Baharten ise yazarın türevi. Çoğu okurun kolayca yakıştırdığı gibi yazarla anlatıcıyı, yazarın yaşamıyla anlatıcının yaşamını özdeşleştirmeye bile gerek kalmadan yazar gerçek kimliğiyle katılıyor romana. Kitabı bitirdiğinizdeyse ne anlatıcı Burhan Günel’dir ne de kurgu kahramanı Baharten. İkisi de yaşamın gerçekliğinden roman gerçekliğine taşınmışlardır. Gerçek hayattan alınmış bir olayın, gerçek kişilerin kurgusal anlatıda sanatın  birer öğesi durumuna dönüştürülmeleri, roman bütünlüğünü, dengelerini koruyabilmek için olmazsa olmaz bir kuraldır bu. Oysa yazma eyleminin içinde olmayan ya da bu sürece tanıklık etmeyenler ne yazık ki sorarlar hep: “O, siz misiniz?” Bana da çoklukla yöneltilen bu sorunun yanıtı şudur: “Hem benim hem ben değilim.” Burhan Günel’in yaratma sürecinde yaşadığı değişimlere uyum sağlayabilmem, onu anlayabilmem hatta anlayış göstermem bu gerçekliği kavradıktan çok sonraydı. İlk günlerde yanılgılara düştüm, roman kişilerini kıskandım, içimi acabalarla doldurdum, ondan kuşku duydum. Sonra anladım ki  yazar dünyadan aldıklarını bize verirken insana, olgu ve olaylara bilinçli ya da bilinçaltı bir büyüteçle yeniden bakıyor, ardından bir dürbünle uzaklaşıyor ve kendi cehennemine tutsak yazma odasına kapanarak, dünyayı unutarak yeni bir dünya yaratıyor.Yaşamdaki  “şimdi”yi  yazıda dün ve yarınla harmanlayarak belleğini yitiriyor. Yaşam duruyor orada öylece yalnızca yaratmak ve yazmak kalıyor ve artık yazma zamanı Burhan Günel’in. Birlikte yaşadığım adam çekildi kabuğuna. Silindi yeryüzünden. Çalkantıları, huzursuzlukları başladı yine. Yazarak kurtulmak istiyordu hem kendini hem dünyayı taşımaktan, eli tutuştu yazma isteğiyle. Artık alışmıştım onun bu durumuna kabullenmiştim. Ama bu kez farklıydı. Yazarak da kurtulamadı ateş çemberinden. Gecelerce uyumadan yüzü bembeyaz, boşluğa asılı bir ampul gibi sallandı, silindi zamandan. Niçinini bilmeden saatlerce donmuş oturdu yazı masasında gece yarıları. Acılı, mutsuz, dipsiz bir karanlıkta yitti gitti sevdiğim adam. Boşlukta gidip geldiği yerlerden gözlerinde, ellerinde, göğsünde taşıdığı ateşleri bana da uzatıyor, durmadan yaşıyordu, durmadan yazıyordu. Bir türlü aklının almadığı, kabullenemediği, zaten bir insan aklının hiçbir zaman kabullenemeyeceği bir görüntüyü; kendilerine genç, kendilerine aydın, kendilerine sanatçı dediğimiz insanların bir otele doldurularak yakılması gerçeğini, Sivas Madımak kıyımını yazıyor yazdıkça da daha beter gömülüyordu içine. Olaya daha nesnel bakabilmek için on yıl beklediğini ve bu sürenin acısını daha da bilediğini seziyordum. Zaman nasıl köreltebilirdi ki o her yanları kara, kapalı, yalnızca gözleri görünen elleri meşaleli şeytanların yaktığı insanların acısını. Üstelik hâlâ yakıyorlardı bizi…

    Yıl 1993, AMASRA, Canlı Balık Lokantasındayız.Yeni tanışmışız. O zamanlar aramızda nergislerden başka hiçbir şey yok. Bir de sezgilerimiz. Özgür ve coşkuluyum. Oturduğumuz bölüm akvaryum gibi. Önümüz deniz ve silme kuğu… Akşamın buğusu kuğuların beyazına vurmuş. Hiç yazar tanımamışım yakından. Mutsuzluklarına tanık olmamışım. Karşımda suskun bir adam .Yüzü akşamdan da kara. Öylece oturuyor. Aklı başka bir yerde gibi ağır davranıyor, yitik bakışlı, ilgisiz, umarsız bir gülümseyişte kalmış. Sessizce kuğuları izliyoruz, balık yiyor, rakı içiyoruz. Ne biçim bir adam bu, oysa o getirdi beni buraya, niye konuşmuyor diye geçiriyorum içimden. Ateş ve Kuğu’yu okurken anlıyorum ki Burhan Günel bir romana başlamış orada, hayattan kopmuş, denizle, kuğularla birlikteymiş benimleyken. Beni mi merak ettiniz? Bu hüzünlü, yaralı, çekingen, derinden de olsa hayata gülümseyen o adamı terk etmedim o gün, ama kuşkulu, güvensiz, klasik bir hesaplaşmayla “daha önce buraya getirdiği kadını düşünüyor, onu unutamamış herhalde” dedim. Ve yüzünün izlerini sürdüm hep. Dalışlarında, susuşlarında beynini okumaya çalıştım. Romantizminden hoşlandığım, uzun, derin susuşlarında boğulduğum Burhan Günel’i tanıdım sonra. Bir yazarın birçok yaşam ve birçok karakter barındıran sınırsız evrenine girdikçe, yazarak yaşamanın zorluğunu daha iyi anladım. Amasra’ya daha sonra pek çok kez gittik. Orası benim için çocukluğumda çok sevdiğim gizemli, yağmurlu bir koydu. Satıcı kadınların bir kavanoz reçeli satmak için döktükleri dili, şivelerini seviyordum. Burhan’ın yazma zamanları benim geçmişime dönme, düşünme zamanlarım olmuştu. Artık sıkılmamam, susan bir yazarı anlamanın, desteklemenin ilk adımıydı. Romanın bitme aşamasına doğru bir kez yalnız gitmek istemişti. Döndüğünde başka bir dünyadan gelmiş, enkaz altında kalmış gibiydi. Yazdıklarını yaşayan sorgucu, kuşkulu, güvensiz ve sevimsizdi. Bir yıkıntıya soru sormanın, neden, mantık aramanın anlamsız olduğunu öğrendim o günlerde. Yanıtını kendisi de bilmiyordu çünkü. Romandan kurtuluncaya dek karakterlerini, olayların ağırlığını içinde taşıyacak, bir süre bunalımıyla yaşayacak, sonra bana yeniden doğacaktı. Bir romanının adı gibi “bütün zamanlar”ı barındıran hesaplaşma sürüyordu hâlâ. Bir roman  için on yıl, yazarı için ömür boyu sürecek bu durumu gözlemlemem içimi daha da acıttı. Hem ona hem kendime acıdım. Günlerimizi çalan kuğular öylesine güzel, öyle beyaz yüzüyorlardı ki denizde. Durgun, sessiz, incecik duruşlu, doğa harikaları. Onlar için değerdi. Romanda kuğular gencecik semahçılardı yakılan, ateşe verilen. Oysa şöyle bitiyordu roman: “ateşin içinde kuğular yüzüyordu.”

     

    Bir de öykü yazma sürecine göz atalım Günel’in:

    Tarih 24 Ocak 2006, saat 20.30. Günel yazmaktan yorulmuş, uyuyor. TV’de tiyatro sanatçısı Mümtaz Sevinç’in öldürüldüğü haberini izliyorum. Burhan’ın yazdığı oyunlarda oynadığını, arkadaş olduklarını biliyorum. Sevgilisi uyurken bıçaklamış, trajik bir ölüm. Çok üzülecek, acaba söylemesem mi… Bütün kanallar alt yazı geçiyor. Birden duyması daha kötü. Uyanınca söylüyorum. Şaşırıyor, inanmak istemiyor, gözlerini boşluğa dikiyor, öldürülme biçimini kabullenemiyor. Mutfak masasına kapanıp kalıyor, hıçkırıyor. Günlerce kopuyor yine yaşamdan, içine kapanıyor. Hep “neden, neden?” diyor. Bilgisayarına sarılıyor, bir ay sonra  elinde bir öyküyle çıkıyor odadan. “Bülbülü Öldürelim.”Acısını, yüreğini koymuş öyküye. Yine gerçek bir olay ama gerçeğin kendisi gibi öylesine de gerçek dışı… Bir yazarın öldürülen bir aktörle özdeşleşmesi, yaşamlarının örtüştürülmesi, ölüm, ilişkiler, gerçek ve sanal dünya. Dünya anlamsızlaşıyor, değerlerimizin yitimiyle yaşamak sanal yaşamalara dönüşüyor. Öykünün özü bu. Yazınca dindi mi acısı? Hayır.

    Burhan’ın odasına çekilip hiç gözlemlemediğini sandığı bir olayın, insanın,ortamın belleğinden çıkıp kalemine yerleşeceğini, bir anı kaçırma kaygısı taşıdığını, ivecenliğini; kimi zaman da  çok içinde olduğu bir konudan uzaklaşıp, çok bildiği bir insanı unutmak için sessizce kalemi elinde masa başına oturmak istediğini sezerim. Bir yazarla yaşamak an’ları kovalamak belki de… Onun izini sürmek, gölgesinde yürümek. Burhan Günel yazmaya tutkundur, yaşamaktan hoşlanmaz pek. Yazarken yaşadığını duyumsar ancak. Çoğu kez  korkuya kapılır. Ya yazma tutkumu yitirirsem, nasıl yaşarım? Issız, sessiz gece yarıları, el ayak çekilince, herkes uykudayken çalışmaya başlar. Gündüz çalışması gerekiyorsa bir yokadamdır o; yemez içmez, görmez duymaz… On üç saat bilgisayarının başında oturduğu bir gün en tatlı sesimle “Burhancığım” desem yanıtlamaz, duymaz. Derinlerde, yoğunlaşarak çalışır. Büyülü yalnızlığından sıyrıldığındaysa bulunduğu odayı, oturduğu sandalyeyi algılayıp “belim ağrımış” diyerek varlığımı fark eder. Televizyon izliyor sandığım çoğu zaman başka bir şey düşünüyor olur, bakar görmez. Aklı bir roman çatısı, öykü tümcesi, şiir dizesi ya da oyunundadır. Kahvaltıdaki dalgın adam hoşnut olmadığı bir karakterle boğuşuyordur diye susarım çoğu kez, yine de çok konuşuyor olurum. Çok uzun zaman susmuşsa, pencereden küçücük görünen kenti izliyorsa yeni bir yaratı hazırlığındadır. Yazma aşamasına geçtiğinde  kaybolduğu yer bilgisayar odasıdır. Huzursuz, kaygılı bir boyuta geçer, yoğunlaşır iyice. Kendini dış dünyaya ve bana kapatır. Disiplinli, titiz bir işçidir. Odasına girildiğinde, kitaplarına dokunulduğunda, eşyalarının yeri değiştirildiğinde sinirlenir, huysuzlanır. “Masama dokunmayın, ben alırım tozunu” diye yardımcımızı uyarır. Kısacası tapınağıdır yazı odası. Yazarken ilkin arkasında onu izleyen, gözleyen varmışçasına, özgürlüğünü elinden alacaklarmışçasına tedirgindir. İlk yazmalarını en güzel dolmakalemiyle, gerçekten çok güzel bir el yazısıyla yapar. Bir tek silme, karalama ya da değiştirme yoktur bu taslaklarda. Buna şaşırırım hep. Önce kafasında yazdığından olmalı. Sonra bilgisayarına geçirir, değişikliklerini orada yapar. Dil  özeni müthiştir. Çok titizdir; sürekli ayıklar, yalınlaştırır, Türkçelerini kullanmaya, hatta yoksa yaratmaya çalışır sözcüklerin.Yazdıklarının sesi olur, şiirlidir. Dil takıntısı nedeniyle TV izleyemez doğru dürüst, bana da izletmez. Kızar, söylenir, yapımın yönetmenini arar. Kurgu mantıksızlıklarına, oyuncu aksaklıklarına ve dil yanlışlarına takılır, insanı sinir eder. Yazdıklarını demlenmeye bıraktığında sevinmeye fırsat kalmadan yeni bir yapıta başlar. Gerek kitap okurken gerek yazarken  birçok yapıta başlar, aralıklarla döner. “Oldu” dediğinde bazen “Şuna bir de sen bakar mısın?” der. Söylediklerimi dikkate alır, yeniden elden geçirir. Eleştirilere, başka gözlere saygı duyar. Üslubu olan yeni değerlendirmelere açıktır, tartışırız; ancak çocuğunu koruyan, ürkek, kuşkulu bir tutumu da barındırır içinde. Açıklamalar yapar, savunur yazdığını. Bu özgüvenini severim. Bir eş olarak yazmak tanımı yapmam gerekse: “Bence her şeyden önce eş, baba, arkadaş, dost, sevgili olmaktan da önce yazar olmaktır yazmak.” Öncelik ister. İnsanı özgür kılan, sonsuzluğu çağrıştıran, ömre sığmayan bir uğraştır yazmak. Burhan Günel en çok doğurduğu zaman mutludur. Yüzü aydınlanır, erinçli, dingin gülümser hayata. Yeni bir yapıtı daha olmuştur. Ne zaman asık yüzlü, hoşnutsuz, mutsuzsa bir akraba ziyaretine gidilecektir. Bu onun zamanından çalmaktır. Benimle yazı arasında kalır hep. Yazarak var olan yazarak özgürleşen Burhan Günel ilk yapıtı öykü de olsa, şiir de yazsa bence önce romancıdır. Hayatını roman emeği gibi bedelini ödeyerek var etmiştir. Bir yazar eşi olarak yalnızca duyumsadıklarımı ve gözlemlediklerimi içtenlikle söylemeye çalıştığım bugün, “yazmak için, yaşamaktan vazgeçmektir” diyebilirim.

    Saygılarımla. ''


    (Hayrünnisa Günel, Yazarak Yaşamak, Koridor Dergisi Sayı 6, 2008, Bahar Sayısı)