Bölüm anahatları

  • Epiktetos (50-130)

    Denizlili azatlı bir köledir. Topal olduğu bilinir.

    Kendisine bilge kişi olarak Sokrates’i ve Diogenes’i örnek almıştır. Epiktetos’a göre, insan iradeden bağımsız olan iyi ya da kötü hiçbir şey bulunmadığını öğrenmeli ve olayları öngörmeye ya da yönlendirmeye kalkışmayıp, yalnızca onları anlama çabası göstermelidir. Dünyayı yönetenin tanrısal öngörü olduğunu kavrarlarsa insanların daha iyi olacaklarına inanıyordu.

    Tanrı insanları kendine eş kılmıştır. İnsan, Tanrıdan kopmuş bir parçadır. Her insanın içinde bir “Tanrı payı” vardır. Kendisini varlığa getirenin Tanrı olduğunu bilen birine yakışır bir hayat sürmek insanın ödevidir. Tanrının bize verdiği her şeyi, yani hayatın bize getirdiği her şeyi kabullenmemiz gerekir. Tüm insanlar Tanrının eşit bir şekilde yarattığı yaratıklar olduklarından, insanların hepsi tek bir topluluğun eşit üyeleridir. Daha büyük bir birliğin üyesi olarak gerekirse, bir parçası olduğu o daha büyük bütün adına kendisini seve seve feda eder.

    İnsanların doğaya uygun yaşamaları gerektiğini söyleyen Epiktetos, insanı bir dramdaki aktöre benzetir. Burada insan yalnızca bir oyuncudur. Oyuncu, oynayacağı rolü seçemez, dekora, oyuna etkide bulunamaz. Dünya sahnesinde, bir tiyatro eserindeki oyuncuya benzeyen insan, hiçbir etkide bulunamayacağı şeyler karşısında kayıtsız kalmak durumundadır. Kontrol edebileceği tek bir şey vardır: Kendi tavrı ve tutkuları. Bir başkasına daha iyi bir rol verildiği için kıskançlık duymamalıdır. İnsan, kendisine ne verilmişse onunla yetinmeli, erişemeyeceği şeyler için açlık, kıskançlık duymamalıdır. Bütün bu duygular onu mutsuz kılar. Yapılması gereken şey, akla uygun olmayan duygular karşısında kişinin bağımsızlığını kazanmasıdır. Bu bağımsızlığa giden yol ise bilgelikten geçer. Der ki: “ Unutma ki bir oyunda oyuncusun. Bir dilenci rolü oynaman isteniyorsa, bunu elinden geldiği kadar iyi oynamalısın. Topalı, prensi, halktan birini oynamanı istediğinde de.”

    Bilgeliğe giden yol güç bir yoldur. Bilge kişi her şeyden önce nasıl davranacağını bilen kişidir. Şöyle der: “Genelde sessiz ol ya da ne gerekiyorsa onu söyle. Kırk yılda bir konuşman gerekebilir. Olur ya durum onu gerektirir, o zaman da sakın bayağı ve genel şeylerden söz etme. Ne gladyatör güreşlerinden, ne at yarışlarından, ne atletlerden, ne içmekten, ne yemekten konuş, bunlar sıradan konuşmaların konularıdır. Özellikle insanlardan hiç söz etme, ne onlarla alay etmek için, ne onları övmek için, ne karşılaştırmalar yapmak için ağzını aç.”

    Bilge kişi ussallıkla donanmış kişidir. Der ki: “Ussal insana hiçbir şey us dışı kadar dayanılmaz değildir.”

    Kötüyü gerçekleştirebilen kişi usunu ve ona bağlı olarak istemini kullanamayan kişidir. Der ki: “Körlere, topallara acıyorsun da kötülere neden acımıyorsun? Onlar kendi istekleri dışında kötüdürler, tıpkı körler ve topallar gibi.”

    Bilgelik güçtür. Bilge kişi sürekli bir arayışla ve sürekli seçimlerle yavaş yavaş var eder kendisini. Der ki: “Hiçbir büyük kendisini bir çırpıda yaratamaz.” Doğada da böyledir. Bir üzüm, bir incir bir çırpıda olabilir mi? Bilge kişi, yetkinliğe varmağa çalışırken, erdemin peşine düşerken dünya işlerini unutmayacak, onlara sırt çevirmeyecektir.

    “Ben şuralı değilim, insanım” der. Böylece sonraki yüzyıllarda gelişen ahlâkı derinden etkilemiştir. Evrensellikte anlamını bulan bu tür iyilik, alçak gönüllülük ve ruh yüceliğinin Dekart’ta, Kant’ta, Fransız devriminin temel evrensel haklar ve dileklerinde izlerini buluruz.

    Stoacılar için 4 çeşit iyi vardır:

    Adalet, cesaret, ölçülülük, bilgi.

    4 çeşit de kötülük vardır:

    Adaletsizlik, cesaretsizlik, ölçüsüzlük, bilgisizlik

    Kişi bu dört iyiye yönelişiyle ağır ağır kendini örerken, bir sorumludan başka bir şey değildir. Ahlâkta us ödevlere yönelir. Böylaca ortaya çıkan ödev ahlâkı kişiyi yaşamını tehlikeye attıracak kadar yükümlü kılar.

    Epiktetos şöyle der: “Ödevin olduğunu bildiğin bir şeyi yaptığın zaman seni görürler diye çekinme, halkın bu şey karşısındaki yargısı ne kadar kötü olursa olsun. Eylem kötüyse sakın yapma, iyi ise seni düşünmeden, gelişi güzel mahkûm edecek olanlardan ne diye korkuyorsun?”

    Mutluluk ahlâklılığın ölçütüdür. İnsan ne zaman mutsuz olur? Kendisi için uygun olan durumlara ulaşamadığı zaman. Epiktetos şöyle der: “At şarkı söyleyememekten mutsuz mudur? Hayır, koşamadığı zaman mutsuzdur. Köpek uçamamaktan mutsuz mudur? Hayır, havlayamadığı zaman mutsuzdur. İnsan aslanları boğazlayamamaktan mutsuz mudur? Hayır, insan bunun için yaratılmış değildir. O ancak utancını, iyiliğini, bağlılığını, adaletliliğini yitirdiği zaman, tanrıların onun ruhunda yarattığı tanrısal özellikler silinip gittiği zaman mutsuzdur.”

    Demek ki bilge kişi her şeyden önce gerçek anlamda mutlu olabilen kişidir. Bilgisiz kişi iyiliği ve kötülüğü kendinden beklemeyen, başkalarından bekleyen kişidir. Bilge kişi ise iyiliği de kötülüğü de yalnız kendinden bekleyendir. Bilge kişi yükümlü kişidir. Gerçekte bütün insanlar yükümlüdür. Böylece ödev anlayışı Stoacıyı toplumsala yöneltir, onu toplum karşısında yükümlü kılar.

    Epiktetos ölüm karşısındaki dinginliğini şöyle ortaya koyuyordu: “Biliyorum, doğan her şey ölmek zorunda, bu bir doğa yasası. Öyleyse ben de ölmeliyim. Ben ölümsüzlük değilim. Ben bir insanım, bütünün bir parçasıyım, saat nasıl günün bir parçasıysa. Saat gelir ve geçer. Ben gelir ve geçerim. Geçiş biçimi önemli değil. Ateşle ya da suyla. Hepsi bu.”

     

    Seneca (MÖ. 3- MS. 65)

    Romalı bir avukat, Neron’un hocası olmuş, ona ılımlılığı öğretmeye boşuna çalışmıştır. Neron’un davranışları onu çok üzmüş, sonunda onun emrine uyarak tam bir Stoalı davranışıyla intihar etmiştir.

    Daha çok ahlâk görüşleri ortaya koymuştur. Doğa bilimleri ile ilgili sorunlarla çok uğraşmıştır. Doğal Sorular adlı eseri, önemli bir ahlâk incelemesidir. Yalnız filozof değil, sanatçı ve devlet adamıdır da.

    Ruhun ölümsüzlüğüne inanır. Kâhinliğe de inanır. Yıldırımın, kuşların uçmasının doğal nedenleri vardır, ama bunlar aynı zamanda işaretlerdir de, belirtilerdir de. Çünkü bütün doğal nedenler dönüp dolaşıp Tanrıda toplanırlar. Ancak tek tek nedenleri Tanrıya bağlamamalı, kuşların kanatlarını yöneten Tanrı değil, ama gerektiği gibi dikkatle bakarsak, Tanrının etkilerini kuşların uçmasında da, bütün öteki şeylerde de görebiliriz. Seneca, dindar bir düşünüşle Tanrılara yönelen kimsenin mutlu olması kaderin plânıdır der. Tanrılara tapma, onlara hürmet gösterme aslında doğanın iradesine, doğada egemen olan tanrısal öngörüye seve seve bağlanmanın bir belirtisidir. Her şeyde tanrısal olanı görüp sayan kimse sıkıntı çekmez, kaderin yükü altında ezilmez.

    “Bilge zengin olabilir, ama hiçbir zaman zenginliğin kölesi olamaz.”

    “Uzun değil, yettiği kadar yaşamaya çalışmalıyız. Uzun yaşamak için kaderin lütfüne bağlıyız, yettiği kadar yaşamak ise bizim elimizde.”

    Ahlâkın temeline doğaya uygun yaşama ilkesini ve bir bilge idealini yerleştirmiştir. Zamanın toplumunu vahşi hayvanlar topluluğu olarak gören Seneca, bilge kişiyi; kendi kendine yeten, hazza olduğu kadar eleme karşı da duygusuz, korku bilmez, evrenin gerçek efendisi olarak tanımlamıştır.

    Gerçek erdemle değerin dışarıda değil de, insanın içinde olduğunu belirtmiştir.