Bölüm anahatları

  • Cicero ( MÖ. 106-43)

    De Finibus (Hayatın Ereklerine Dair): “En yüksek iyi, doğaya uyumlu olanı yeğleyip, doğaya karşıt olanı reddederek doğal nedenlerin işleyişinin bilgisini hayatın yönlendirilmesine uygulamaktan ibarettir; başka ifadeyle, en yüksek iyi, doğayla barış ve uyum içerisinde yaşamaktır.”

    Ona göre, katı Stoa ahlâkı pratiğe aktarılamazdı. Doğayla uyumlu ve bu yüzden de yapılması uygun yalnızca tek bir davranış türünün bulunduğunda diretmek keyfi ve sapkındı. Hayatın her evresinde kendine özgü ahlâki ödev vardır. Hayatta, ahlâken doğru olan her şey bu tür ödevlerin yerine getirilmesine, ahlâken yanlış olan her şey de bu tür ödevlerin savsaklanmasına bağımlıdır.

    Ödevlere Dair adlı eserinde, toplumsal ödevleri hemen hemen tüm ayrıntısıyla tartışmıştır. Öğütleyiciydi. Bu yüzden bir insanı daha iyi hale getirmesi mümkün olmakla birlikte, bu eserin pek felsefi önemi yoktur. Önemli olan, Cicero’nun 1) sadece yönetimin yaptığı yasalar (yani aldığı kararları uygulama gücüne sahip bir bireyin ya da grubun yasaması) ile 2) Şeylerin doğasına dayanan yasalar arasında ayrım yapmaya sürüklenmesiydi.

    Cicero’nun Stoa ahlâkını topladığı altı madde:

    1)Yalnızca güzel iyidir.

    2) Erdemi elde etmiş kişide, mutlu olmak için hiçbir şey eksik değildir. Yalnızca bilge kişi yetkinliğe ulaşır.

    3) Bütün hatalar birbirine eşdeğerdedir, bütün doğru eylemler de birbirine eşdeğerdedir, bu yüzden de iyilikte ve kötülükte derece yoktur.

    4) Akılsız insan bir çılgındır. Yalnızca akılla uyuşmaz değil, kendi kendisine ve dünyaya da yabancıdır.

    5) Yalnızca bilge kişi özgürdür ve akılsız insan bir köledir. Bilge özgürdür, çünkü olması gerekeni ister, yalnızca o istence sahiptir. Sağduyudan yoksun olan, eylemlerinin nedenini anlamaktan acizdir. Bu yüzden, bilgeliğe sahip olmayan birinin yapacağı en soylu davranış, ancak erdemin görüntüsü olabilir.

    6) Yalnızca bilge kişi zengindir. Kimsenin ondan alamayacağı bir şeye sahiptir: İç özgürlük.

    Cicero’ya göre, ödevin yerine getirilmesi için nihai yaptırım akıldır. Bu formülasyon, düşünce tarihinde çok önemli sonuçlar doğuracaktı:

    1) ilkin, devletlerin ve yasalarının değerlendirilebileceği evrensel bir ölçüt sağladı. Devletin yasaları, öncesiz sonrasız doğa yasasını model aldıklarında, bir devlet olabilirdi. Halk, adalet üzerine bir ittifak kurmuş bir insan yığınıdır, devlet halkın mülküdür.

    2) Doğa yasası, yalnızca akla sahip olmaları koşuluyla tüm insanlara eşit ölçüde uygulanabilir olduğundan, bu öğreti dolaysız bir şekilde kozmopolis düşüncesine götürüyordu.

    “İnsana, onu yaratan Tanrı tarafından ayrıcalıklı bir mevki verilmiştir, çünkü bu kadar farklı türden ve çeşitten canlı varlık arasında, tüm geri kalanların yoksun olduğu akıldan ve düşünceden pay alan tek varlık odur. Akıldan daha üstün hiçbir şey olmadığından ve akıl hem insanda hem de Tanrıda bulunduğundan, insanın ve Tanrının ortak olarak sahip oldukları ilk şey akıldır. Fakat akla ortak olarak sahip olanların, aklıselime de ortak olarak sahip olmaları zorunludur. Ve aklıselim Yasa olduğundan, insanların yasaya da tanrılarla ortak olarak sahip olduklarına inanmak zorundayız. Üstelik, Yasayı paylaşanlar aynı zamanda Adaleti de paylaşmak zorundadırlar ve bunları paylaşanların ise aynı hükümranlığın mensupları olarak görülmeleri gerekir. …Bu yüzden bütün bu evreni şimdi, mensupları tanrılar ve insanlar olan tek bir hükümranlık olarak kavramak zorundayız.”

    “Evreni yöneten tanrısal buyruktur. Evren, mensupları hem insanlar hem de tanrılar olan bir şehir ya da devlettir ve her birimiz bu evrenin bir parçasıyız. Buradan hareketle, kendimiz için ortak yararı yeğlememiz gerektiği doğal bir sonuç olur.”

    Böylelikle, tek bir devletin yurttaşları olarak tüm insanlar kardeştir ve tek bir yasanın uyruğu olarak hepsi eşittir.

    “Akıl hepimizde ortaktır. Hiçbir insan yoktur ki bir rehber bulunduğunda erdeme erişmesin.”