Bölüm anahatları
-
3. Hafta Ahmet Ağaoğlu’nun İran ve İnkılabı Eseri
Konular: İran’da Türk devletleri, onların özellikleri; Babilik; İran’da Rus-İngiliz rekabeti ve İran’ın bölünmesi; İran inkılabı, Türklerin rolü.
Temel Okumalar:
- Ahmet Ağaoğlu, İran ve İnkılabı, Ankara: Zerbamat matbaası, 1941;
- Əhməd Ağaoğlu, İran və İnqilabı, Bakı: Azərnəşr, 2009;
- Nesib Nesibli, Güney ve Kuzey Azerbaycan Sorunları, s. 121-128;
- Wikipedia’dan uygun makaleler;
- Youtube’dan değişik videolar.
Ödev: Ahmet Ağaoğlu’nun İran ve İnkılabı eseri eseri üzerine 5 sayfalık referat
Ders Notları:
Ahmet Ağaoğlu (Ağayev 1869, Şuşa – 1939, İstanbul) XIX. yüzyılın sonlarından 1920’li yıllara kadar Kuzey Azerbaycan’da daha sonra da Türkiye'de siyaset ve düşünce hayatına yön veren insanlardan biridir. Ahmet Ağaoğlu’nun zengin mirasından sadece İran ve İran Türkleri ile ilgili fikirlerini ayırıp kısaca okuyucularımızın dikkatine sunmak istiyoruz. Onun mirasına bugün de ihtiyacımız var.
Ahmet Ağaoğlu, Azerbaycan tarihinde Güney Azerbaycan meselesi olarak bilinen soruna bilimsel-objektif yaklaşan ve bu sorunun çözülmesi için gerçekçi fikirler ileri süren ilk fikir adamlarımızdan biri, belki de ilkidir. Ağaoğlu’nun Güney Azerbaycan konusuna yaklaşımı ilginç aşamalardan geçmiştir.
Ahmet Bey’in İran'la ilgili düşüncesi ilk olarak Sorbonne Üniversitesi'nde öğrenci iken şekillenmiştir. Fransa, Ahmet Beyin Sorbonne Üniversitesi’nde okuduğu dönemde, 1870-71 yılları arasındaki savaşın travmasını yaşamaktaydı. Kaybedilmiş topraklar ve ezilmiş gurur, başta aydın kesim olmak üzere toplumda milliyetçi duyguların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Ahmet Ağayev, derslerine ciddiyetle yaklaşımı ve olağanüstü yeteneği ile hocalarının da dikkatini çekmiş ve Paris'in aydın salonlarında yer bulmasını sağlamıştı. Ahmet Ağaoğlu hakkında ilginç araştırmalar yapan A. Holly Shissler'in tespitine göre, genç öğrenciye Paris hayatında Fransızlardan en çok üç kişi -onun Fars dili ve tarihi profesörü James Darmesteter, La Nouvelle Revue dergisi editörü Juliette Adam, ünlü filozof ve araştırmacı Ernest Renan- etkilemiştir. Özellikle Ernest Renan'ın dinler tarihi konusunda yazdığı eserler genç Ahmet Bey'in dikkatini çekmiş, onun isyankâr ruhunu kışkırtmıştır. Renan dinler tarihi konusunda yazdığı birçok eserde, Sami (Yahudi ve Araplar) ve Ari (Hint-Avrupalılar) ırklarının rolünü karşılaştırmıştır; Renan, Yahudi ve Arapları din tarihi açısından sert dille eleştirmiştir. Renan’a göre, İslam ilerlemeyi önleyen, gelişmeye yer bırakmayan bir dindir. Renan'ın dinler tarihini ve onun toplumdaki rolü ile ilgili tezlerini takdir eden Ahmet Bey, İslam'ı savunmak için Farsların Hint-Avrupalı olması ve Şiiliğin Farslar için milli mezhep niteliği taşımasını çıkış noktası olarak kabul etmiştir. Ahmet Bey, şuna da dikkat çekiyor; bu dönemde Avrupa'da, özellikle Fransa'da Fars tarihi ve kültürüne özel ilgi vardı. O dönem genç bir araştırmacı olan Ağayev, ortodoks İslam'dan farklı olarak Şiiliğin gelişmeye eğilimli olduğunu ve sadece Farslara özgü bir mezhep olduğunu, hatta onun bir din olduğunu savunmuştur. Bu tezlerini savunma amacıyla La Société Persane (Fars toplumu) başlığı altında ve yedi bölümden oluşan La Nouvelle Revue dergisinin 1891 yılı sayılarında makalelerini yayınlamıştır. Ahmet Bey, bir sonraki yıl diğer bir dergide Confession du Derviche (Dervişin tövbesi) başlıklı makalesini yayımlar. 1892 yılında ise oryantalistlerin XIX. Uluslararası Kongresi'nde Şiiliğin Mezdeki kökleri hakkında bir bildiri sunmuş, bu bildiri metninin basılmasına karar verilmiştir. Sorbonne Üniversitesi’nde eğitim aldığı dönemde Ahmet Bey Ortadoğu hakkında basılı iki kitabı yorumlar; ayrıca Tiflis'te yayımlanan Rus dilli Kavkaz gazetesine makaleler gönderir.
Daha sonralar Türkçülük düşüncesinin tanınmış isimlerinden biri olarak ün kazanan Ahmet Bey'in Paris yazılarında "kendini doğma kültürü hakkında yazan Fars gibi sunması" Amerikalı araştırmacı A. Holly Shissler’in de dikkatini çekmiştir. Araştırmacı, genç Ahmet Bey’deki kimlik sorununu iki olası nedenle anlatıyor. Birincisi, dini-emperyal kimlikle (Rusya Müslümanı) Petersburg’u terk etmiş Ahmet Bey'in yetiştiği Kafkas ortamı Fars kültürünün güçlü olduğu yer idi; bu kültürün özünde Şiilik hâkim idi. İkincisi ise Orta Doğu'dan gelerek bir Batı başkentinin akademik ortamlarına giren bir insanın kendisini Ari ırkına mensup olarak göstermesi belli değer ifade edebilirdi.
Altı yıl sonra Sorbonne Üniversitesinin Doğu dilleri ve hukuk diplomaları ile vatana dönen Ahmet Bey yol üstü, dört ay İstanbul'da kalmıştır. Burada Osmanlı'nın bir dizi görkemli aydını ve devlet adamı ile görüşmüştür. İstanbul'da bulunan Şeyh Cemalettin Afgani ile yeniden bir araya gelmiş, siyasi-ideolojik meseleleri tartışmıştır. Eski dostu Ali Bey Hüseyinzade onu İstanbul’da İttihat ve Terakki Komitesi'nin lider kadrosu ile tanıştırmıştır. Bu görüşmeler ve uzun tartışmalar Ahmet Beyin bakış açısının değişmesinde önemli rol oynamıştır. Bir süre Tiflis lisesinde öğretmen olarak çalışıp mahalli gazetelerde makaleler yazdıktan sonra Meşrig (Doğu) adlı Türkçe bir gazete yayımlamak için müracaatta bulunmuştur. Ancak dönemin hükümeti bu müracaata ret cevap vermiştir; çünkü "dönemin hükümeti Rus unsurundan olmayan Müslümanların böyle bir araç sahibi olmalarına izin vermiyordu.” Ahmet Bey bu dönemde (1901) İslam’a göre ve İslam dünyasında kadın ve İslam ve molla adlı eserlerini kaleme alıyor. Bu eserlerin asıl konuları İslam’da reformun gerekliliği, İslamiyet’in cahil mollaların inhisarından kurtarılması ve günün ihtiyaçlarına uyarlanması, Sünni-Şii ihtilaflarına son verilmesi, kadına hak ettiği yerin verilmesi ve alfabe meseleleridir. Bu dönemde Ahmet Bey, Şiiliği artık tek taraflı övmüyor ve Fars kültürünü diğer etnik kültürlerden üstün görmüyordu. Hatta "Türk kadınını aşağılayarak Türk hayatiyet ve kültürünün gelişmesi ve ilerlemesine engel olan gücün de eski ve çürük İran kültürü" olduğunu ifade ediyor. A. Holly Shissler de bu dönemde O’nun “kimlik problemi”nde değişiklik olduğunu tespit etmiştir.
Bu arada milli aydın kesimini bir arada tutabilen asıl merkez 1898 yılından sonra Ali Merdan Bey Topçubaşov’un (bazen de Hasan Bey Zerdabi’nin) editörlüğü ile yayımlanmaya başlanan Kaspi gazetesi idi. Rusça yayımlanmasına rağmen, yeni editörün katılımıyla bu gazete yerel sorunlara, milli hayatın çeşitli alanlarına ait yazılar yayımlamaya başlamıştır. İşte bu yüzden bu gazete ulusal basın organı olarak kabul edilir. Müellifler çoğunlukla Azerbaycan’ın tanınmış ziyalılarından oluşuyordu; bunların içinde Hasan Bey Zerdabi ve onlarca genç yazar da bulunuyordu.
1898 yılından sonraki dönemde gazetenin önemli yazarı Ahmet Bey Ağayev idi. O, çeşitli konularda, örneğin İslam tarihi, siyasi-ideolojik konularda, ulusal ve uluslararası hayatın çeşitli yönleri ve uluslararası politika hakkında onlarca makale yayımlamıştır.
Ahmet Bey bu gibi konularda yazılan kitap ve makaleler hakkında kendi düşüncelerini ifade etmiş ve müelliflerle tartışmaya girmiştir. Kaspi gazetesinin 1899 yılı 16 Mart tarihli sayısında, geleceğin ünlü oryantalist âlimi gibi tanınacak olan Krımski’nin Müslümanlık ve geleceği başlıklı küçük kitabı Ahmet Bey Ağayev’in sert eleştirisine hedef olmuştur. Kitabın temel hükümlerine katılmayan Ahmet Bey, Farsların, İslâm tarihinde oynadığı rol ile ilgili makul ve ilginç fikirler ileri sürmüştür. Makalenin yazarına göre, "galipleri etkisi altına alma" yeteneğine sahip olan Fars etniği, "İslam’ın özünü tahrif eden çeşitli mezhep ve tarikatlar yarattı." Ahmet Bey kısa bir süre sonra, Muharrem başlıklı uzun makalesinde Farsların İslâm tarihindeki rolünü tekrar ele almıştır. O, Farsların Abbasi hilafetindeki etkisinin arttığını ve yüksek statüler elde ettiğini izah etmiştir. Ona göre, “... Farslar İslam'ın kalbini kemirmiş ve her yıl yeni tarikatlar kurmuşlardır. Nezaketten ve kolay olduğu için bu tarikatlara dini kılıf giydirmişlerdir; ama [bu tarikatların] mahiyeti tamamen siyasidir; böylece Zeydiler, İsmaililer, Bettaniler, Kermetiler ve sayısız mezhepler ortaya çıkmıştır. Ahmet Bey’in hilafet üzerinde İran’ın siyasi kayyumluğu olarak adlandırdığı bu dönem, putperest Moğolların saldırıları ve sonraki dönemlerde yaşanan siyasi olaylarla sona ermiştir. "Bu tür uygunsuz koşullarda bile Fars Müslümanları ulusal bağımsızlık ve onun gerçekleşmesi uğrundaki mücadeleyi daha büyük azim ve inatla sürdürmüşlerdir." Ahmet Bey Ağayev’e göre, bu mücadele "Safevi hanedanı başta olmak üzere ayrı bir devletin kurulması ile başarıya ulaşmıştır. Safeviler “seyit”, yani Hüseyin'in soyundan idiler. Onlar Şiiliği, yani Hz. Ali, Hz. Hüseyin ve onların takipçilerinin kültünü Farsların milli dini olarak ilan ettiler. Bu dini, örtbas ederek Farsların kalbini mümkün olduğu kadar ona bağlamak için hiçbir araçtan çekinmediler.
Ahmet Bey Ağayev’in Bizim milletçiler başlıklı makalesi, O’nun Paris döneminin yanlış düşüncelerinden tamamen uzaklaştığını göstermektedir. O, İran'ın İslam tarihindeki rolü hakkında ilginç fikirler ileri sürmüştür. Ahmet Bey'e göre, “kendi özgünlüğünü ve kendi dilini muhafaza etmeyi” başaran bir ülke olarak İran, "İslam’ı kendi yorumuna veyahut manevi ihtiyaçlarına uygun bir şekilde değiştirmiş ve Arapçılığa karşı öylesine direnç ve karşı duruş göstermiştir ki İslamiyet hala kendini bulamamıştır. İslam’a tüm mezhepler, tüm ayrılıklar, tüm zorlamalar, subversiv teoriler İran'dan geldi ve sadece "assimilyatora" [Araplara] karşı bitmez tükenmez nefretle telkin edildi. İran, bu nefreti örtbas ederek, bazen onu gizleyerek, sabırla kendi dönemini bekledi."
Hacı Zeynelabidin Tağıyev’in tavsiyesi üzerine 1905 yılında Hayat gazetesi tesis edilmiş ve editörlüğüne Ahmet Bey Ağayev (Ali Bey Hüseyinzade ile birlikte) teklif edilmiştir. Böylece Ağayev’in hayatında yeni bir dönem başlamıştır. O, aynı düşünceye sahip olan arkadaşları ile birlikte, halkının sorunlarının çözümüne yönelik etkili bir araç elde etmiştir. Ahmet Bey, tarih konusunda yazdığı makalelerinde ve ya herhangi bir tarihsel dönemin analizinde, yazarları hep objektif olmaya çağırmıştır. Onun gerçek milliyetçilik anlayışında geçmişi idealize etme yoktur; aksine O, tarihin öğrenilmesi ve ondan ders çıkarmanın gerekli olduğunu vurgulamıştır. Ahmet Bey bir makalesinde şu ifadeleri kaydetmiştir: "Gelin açık ve samimi konuşalım. Atalarımız bize neyi miras bırakıp gittiler? Onlara neden saygı duymalıyız? Kendi aptallıkları ve akılsızlıkları yüzünden şehirleri yağmalanıp, köylerinin terk edildiği için mi; kendi atalarının emeği ile yaratılmış bütün dev organizmaları harabeye çevirdikleri için mi? ... Neden atalarımıza saygı duymalıyız? Baskı karşısında geleneksel olarak korkup geri çekildikleri için mi; bizim güçlerimizi halen zayıflatan, bizi yaşama isteğinden tamamen yoksun bırakan güçlülerin önünde körü körüne, anlamsızca baş eğen karakterin kuşaktan kuşağa ırsen geçmesine göre mi?
1909 yılının ortalarında İstanbul'a gelen Ahmet Bey Ağayev, burada yetenek ve enerjisini kullanmak için uygun bir ortam buldu. O, milletvekilliğinin yanı sıra aktif olarak Türkiye'nin ideolojik-siyasi hayatına dâhil olmuş; Türk Yurdu Cemiyeti ve Türk Yurdu dergisinin, daha sonra ün kazanacak olan Türk Ocakları’nın kurucularından biri olmuştur. İstanbul gazetelerinde düzenli olarak onlarca makalesi yayımlanan, gazetelerin birinde (Tercüman-i Hakikat) de editörlük yapan Ahmet Bey, etkin örgütlenme dönemini yaşayan Türkçülüğün liderlerinden biri haline dönüşmüştür. Bu dönemde O, genel Türk tarihi ve çağdaş yaşamı hakkında bir takım kavramsal makaleler yazmıştır. Bunlardan halen Azerbaycan'da az bilinen bir eseri örnek alalım; Türk Yurdu dergisinin sekiz sayısında (1, 2, 3, 5, 7, 10, 14, 18) basılan Türk âlemi adlı geniş makalesi özellikle dikkat çekmektedir. Bu analitik eserde müellif, Türk dünyasındaki ayrılığın nedenlerini (mezhep farkı, siyasi bölünmüşlük ve ortama aşırı bağlılık, milli bilincin yokluğu) araştırmıştır. Türk dünyasından bahseden Ahmet Bey, İran Türkleri konusuna da temas etmiştir. Ahmet Bey, eserin bir bölümünde Türklerin İran tarihindeki rolü hakkında şöyle yazıyor: "Türk kadar temessüle (asimilasyon), şerait-i mühitiyyeye tabıyyet etmeğe meyyal [temayül gösteren] bir kavim yoktur. Türk, muhitinin esiridir; o kadar ki kendini, kendi şeref-i kavmiyyesini, haysiyyet-i tarihiyyesini, edebiyat, lisan ve hatta an’anat-i milliyesini bile unutuvermeye hazırdır; şu hakikati bütün tarihimiz bütün safahatı ile ispat ediyor: Türkler İran medeniyetinin amil ve sani’i [kurucusu] oldukları halde adat-i kavmiyye ve lisan-i millilerini unutarak tüm kalpleri ile Fars adat ve lisanına kapıldılar."
Ahmet Ağaoğlu yukarıda değinilen son düşüncesini İran ve İnkılabı eserinde daha da genişletmiştir. Bu tamamlanmamış eser, muhtemelen 20. yılların başlarında yazılmış, ilk kez 1941 yılında oğlu Samet Ağaoğlu tarafından İstanbul'da basılmıştır. Üzerinden 68 yıl geçtikten sonra bu değerli kitap Bakü'de de yayımlanmıştır.
Eserde Azerbaycan sorununun tarihini anlamak açısından burada aktarılan düşünceler anahtar rolü niteliğindedir. "İran'ı bin yıllardan beri yöneten, ona bazen evrensel bir kıymet kazandıran Türklerdir" diyen Ahmet Bey, haklı olarak "İran'ın son bin senelik tarihini gerçekte ve doğrudan doğruya Türk tarihinin bir bölümü" olarak görüyor. İran coğrafyasına hükmetmiş Türk hanedanlarının davranışını analiz (ve eleştiri) eden müellif yazıyor ki: "...Türkler başka yerlerde gösterdikleri zayıflığı burada da göstermişlerdir. Fiilen ve maddeten hâkim oldukları halde manevi hâkimiyetlerini kurmakta kusur göstermişlerdir. Hükümet, ordu, ticaret, ziraat ve hatta edebiyat ellerinde iken kimliklerinin [milliyetlerinin] en canlı ve süreklilik taşıyan amili olan dilleri[ni] kabul ettirmemişler. Tersine, başkalarının dillerini devlet dili olarak kabul etmişler ve sahibi oldukları devlete Türk devleti dedirtmeye önem vermemişlerdir. Bu suretle devlet millileşmek yeteneğini kaybetmiştir.” Türk hanedanları Türk dilini kendi aralarında, sarayda, Türk kitleleri arasında kullanmışlardır. "Fakat resmi dil Farsça olduğu için ve okullarda, idarelerde, yazışma ve görüşmelerde yaygınlaştığı için devlet fiilen Türk olduğu halde, manen yabancı kalmıştır." Yazarın sonraki düşünceleri çok ilginç, daha doğrusu metodolojik olarak büyük öneme sahiptir: Böylece "Türk karşıtı [yabancı] ulusal akımlara elverişli kanallar bırakılmıştır. Nitekim bugün [1920’lerin başlarında] İran'da bu gibi kanalların kullanıldığını gözlemlemekteyiz."
Ahmet Ağaoğlu bu durumun nedenlerini Türk hanedanlarının milli bilince sahip olmayıp, aşiret birliğine bağlı kalmalarıyla açıklıyor. Türk hanedanları döneminde Fars diline olan özel ilgi, Fars edebiyatını yükseltmiştir. Farsça düşünce ve edebi cereyanlar Türk hanedanları döneminde meydana çıkmıştır: "Doğu'nun tüm tarihi şunu ispatlıyor ki; eğer Türk sülalelerinde milli bilinç olsaydı, tüm bu akımlar Türkçe olacaktı ve bu suretle Türk kültürü millileşerek tüm Doğu'ya hâkim olacaktı." Ahmet Bey, Ali Şir Nevai örneğinde "Türk lisanının böyle bir kültürü taşımak ve beslemek yeteneğine sahip" olduğunu kaydetmiştir. Ahmet Bey'e göre, Türk hanedanlarının İran coğrafyasında kurduğu devletlerin genel özelliği şunlardır: 1. Devletin millileşmemesi; 2. Devletin kabile konfederasyonu şeklinde kalması; 3. Devletin yabancı unsurların manevi ve bozucu etkisine maruz kalması.
Ahmet Ağaoğlu'nun bu kitabında ve diğer eserlerinde üzerinde özel olarak durduğu konulardan birisi de Şiiliğin İslam dünyasında, özellikle İran coğrafyasında oynadığı roldür. Safeviler döneminde Şiiliğin devlet mezhebine dönüşmesi büyük bir coğrafyada etnik-kültürel sürecin yönünü değiştirmiştir. Bu, Ahmet Ağaoğlu’na göre, "Doğu ve özellikle Türk tarihi üzerinde derin ve korkunç etkiler bırakmıştır." Şiiliğin zorla devlet mezhebine dönüşümü, "İran'ın düşünsel ve fiziki kaynağını kuruttu. Çünkü bundan sonra tüm düşünsel ve fiziki güçler bu mezhebi kanıtlamaya, onun temellerini ve teorik boyutunu güçlendirmeye adanacak ve bunun bir aracı olarak skolastik mantık ve safsata kullanılacaktır!"
Bir mezhebin zorla tek devlet mezhebine dönüştürülmesi Türk dünyasını da fiilen ikiye böldü. Bu bölünmüşlüğü gidermeye veya yumuşatmaya çalışan da Nadir Şah Avşar’ın faaliyetleri Ağaoğlu'nun dikkatini çekmiş ve son yüzyılların tarihinde takdire değer olumlu gelişmelerden biri olarak değerlendirmiştir. Ağaoğlu Nadir Şah hakkında, "Bu suretle Türklüğün vahdetine büyük engel olan bir meseleyi eğitimsiz ve cahil bir Türk kaldırmak istediği halde İstanbul gibi nispeten aydın bir ortam bu teklifi reddetmek gibi ağır tarihi sorumluluğu üzerine alır" demiştir. Ağaoğlu, Nadir Şah'ın teşebbüsü üzerinden hızlıca geçmiyor. Tekraren bu konuya dönerek şöyle yazıyor: "Halkın çocuğu olan bu Türk cehaletine ve okuryazar olmamasına rağmen, Türk birliğinin, Türk barışının değer ve önemini idrak etmiş ve bu bütünlüğü bozan Şiiliye karşı düşmanlık beslemiştir. Osmanlı Türkleri ile daima barış içinde olmayı gerekli görmüştür. O, Türklüğün hâkim olduğu diğer yerlerde de Türk sülalelerine hiç dokunmadı. Aksine yerlerinde tutmakla beraber onlarla akrabalık kurmaya çalıştı. Fakat ne çare ki, ne İstanbul, ne de Türkistan'daki kabile reisleri onu anlamadılar!"
Ağaoğlu eserinin bir sonraki bölümlerinde Kacar hanedanı döneminde İran'ın durumunu genel olarak ele almıştır. Ağaoğlu, "soyundan uzaklaşmış, manen ve fiziksel olarak yıpranmış olan Kacar sülalesinin hâkimiyeti kaybetmesini doğal bir olay olarak görmüştür. Kacar hâkimiyetinin sona ermesi ile İran'da 1000 yıllık Türk hanedanları dönemine son verilmiştir. Rıza Pehlevi’nin iktidara getirilmesi ile İran, Fars ırkçı devletine dönüşmüştür.
Böylece, 70 yıllık anlamlı ve verimli yaşamı boyunca Ahmet Bey Ağaoğlu mensup olduğu milleti için çalışmış ve geriye büyük bir miras bırakmıştır. Kendi ifadesiyle, "hayatı boyunca yazdığı makaleler bir araya getirilirse Bakü'den İstanbul'a yol olur." Bu "yolda" Güney'in de özel yeri vardır. Yukarıda kaydedilen diğer örneklerde de görüldüğü gibi, Ahmet Ağaoğlu, Azerbaycan siyasi düşünce tarihinde Güney Azerbaycan meselesine kavramsal yaklaşan ilk fikir adamıdır. Onun bu alanda ileri sürdüğü düşünceler bugün de Güney Azerbaycan meselesinin doğru bir şekilde anlaşılmasına yardımcı olabilir.
